Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
metis söyleşiler
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
Bu yazıyı bir arkadaşınıza
göndermek için

Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
 Ayşegül Devecioğlu:
"Toplumdan bağımsız birey tasavvuru mümkün değil"
Seda Babanur, Cumhuriyet Kitap, 22 Nisan 2015
Ara Tonlar, zamanı anlamlandırma çabasının, kapatılamayan bir hesabın hikâyesi; anımsanamayan, paylaşılamayan bir resmin çerçevesi.

Sadece romanlarınız değil öyküleriniz de yabancılaşma, kayıp, yokluk, eksiklik, yara gibi temalar etrafında şekilleniyor. Halbuki geçmişte devrim, onur, kurtuluş, zafer gibi kavramları ağzından düşürmeyen kahramanların öykülerini anlatıyorsunuz. Bu nedenle diğer metinlerinize olduğu gibi Ara Tonlar’a da bir yas ve melankoli duygusu hâkim. Ne dersiniz?

12 Eylül’le ilgili roman ve öykülerde anlatığım insanlar, anlaşılabilir ve değiştirilebilir bir dünya tanımı yapıyorlardı; devrim, onur, kurtuluş, zafer, dünyayı değiştirme, yeniden yaratma umudu ve mücadelesinin hayat verdiği kavramlardı. Bir noktada halelerini kaybettiler, olgulardan kopup kabuk söylemlere dönüştüler, belki hâlâ işlevseldiler ama temsil güçlerini yitirmişlerdi ve bu halleriyle yaklaşan yenilginin de habercisiydiler. 12 Eylül’le birlikte bu kavramların anlam taşıdığı toplumsal zeminin kaybolması, anlaşılabilir ve değiştirilebilir dünyanın yerini kaotik, anlaşılması ve dolayısıyla değiştirilmesi mümkün olmayan bir dünya tasavvuruna bırakması melankolik bir ruh hali yaratıyor ki bunu epeyce geniş bir toplumsal çerçeve içinde düşünebiliriz. Hesaplaşılmamış, kayıplarının hesabı sorulmamış, yüzleşilmemiş 12 Eylül için yastan değil yastan mahrum bırakılma halinden söz edilebilir daha çok. Olan bitenin hacmi ve yarattığı yıkımın büyüklüğünü göz önüne alalım. Toplum yas sürecini yaşayamadı. Düşe kalka 12 Eylül travmasını atlatmaya çalışıyor, bu toplumsal talebi iktidarına payanda olarak kullanan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) de, 12 Eylül’le hesaplaşmak bir yana, bütün karanlığı ile sürmesi için elinden geleni yapıyor. Yabancılaşma, kayıp, yokluk, eksiklik, yas anlatılarımın hep ekseninde olacak, metinlerde bütünlük kurma arzusu ile parçalanma arasındaki çatışma her zaman olacak. Dünyanın bana yansıması böyle. Politika dünyayı anlamlandırma yollarımdan biri ve bakışımı da şekillendiriyor ki bu doğaldır. Ben dünyayı başka türlü anlatamam.

Hikâyenin ve hayatın sürtüşmesini, hangisinin daha tuhaf, hangisinin daha hakiki olduğunu tartışıyorsunuz Ara Tonlar’da. Sizce nihai cevabı olan bir soru mu bu? Hikâye mi galip yoksa hayat mı?

Romanda da söylendiği gibi hayat ve hikâye arasındaki sınırlar çok uzun zaman önce kayboldu, yaratılan hikâyeler hayata hayat hikâyelere karıştı. İyisi mi kaybolan sınırları bulmaya yeni sınırlar çizmeye çalışmayalım.

"Tekil olandan ziyade yaygın refleksler ve ruh hallerini yansıttım"

Eserleriniz her ne kadar sosyolojik okumaya oldukça müsait olsa da, bireylerin, hatta üç romanınızda da olduğu gibi, özellikle kadın kahramanların öykülerini anlatıyorsunuz. Sizce terazinin hangi tarafı ağır basıyor; birey mi yoksa toplum mu?

Toplumdan bağımsız bir birey tasavvuru mümkün değil. Hikâyelerini anlattığım insanlar bir toplumsal durumun içindeler. Zamanın içindeler ve politik olandan ayrılamayacak bu toplumsal durum yazarların görmezden gelmeyi tercih edip etmemesine aldırmaksızın yerli yerinde duruyor. Özellikle bir travmatik unutma ki 12 Eylül söz konusu olduğunda böyle, bir büyük unutma söz konusuysa karakterlerimin nefes alıp vereceği atmosferi kurmak, kuşatıldıkları toplumsal koşulları anlatabilmek için daha çok çaba sarfetmem gerekir. Kuş Diline Öykünen’de yaptığım buydu.

Aslında 12 Eylül’den sonra toplumsallıktan neredeyse yalıtılmış bireyi öykülerinin merkezine koyan yazarların kitaplarını da sosyolojik okuma içine dahil etmek yerinde olur. Çünkü bu görmezden gelmenin kuşkusuz yazarların da dahil olduğu travmatik unutmanın 12 Eylül’ün sosyolojisi içinde çok özel bir anlamı var.

Ara Tonlar için bir 12 Eylül romanı demek yetersiz olacaktır herhalde, ama sol hareketin içinden gelen bir özeleştiri romanı dersek hata yapmış olur muyuz?

Özeleştiri kavramının hakkını vererek konuşacak olursam kitabın bir özeleştirel niyeti yok. Fakat dönemi anlatırken tekil olandan ziyade yaygın refleksler ve ruh hallerini yansıttım. Bunların içinde övünülesi olduğu kadar yerinilesi şeyler de vardı. Hayat da bunları eksiksiz barındırır.

"Kavramsallıktan uzak siyaset dilinden fazlasıyla şikâyetçiyim"

Ara Tonlar’da bir kuşağın ana tonlarda takılıp kaldığından ve ara tonları kaçırdığından bahsediyorsunuz. Bu nedenle romanın ana damarında eleştiri zaten var, ancak Türkiye’deki sol hareketlere daha spesifik eleştiriler getirdiğiniz bölümler var. Bunu, önceki yapıtlarınızda da gördük. Ara Tonlar'da ise şöyle bir örnekler var buna: Emekçi kökenli bir aileden gelmeyen bir devrimciye yoldaşlarının nasıl baktığı, iki devrimcinin yakınlaşmasına diğerlerinin nasıl baktığı ya da bir devrimcinin kılık kıyafetinin bile belirli bir standartının olması gibi ince detaylar. Bunlara değinmiş olmanız nedeniyle sol çevrelerden eleştiri alıyor musunuz?

Aslında ara tonlara takılıp kalmaktan ziyade önceleri duyumsadığı ara tonları görmezden gelmeye başladığını söylüyorum; ana tonların güvencesine sığındığını… Hayatı bütün vecheleriyle anlatmaya çalışıyorum, romanla ya da yazdığım öykülerle benim siyasi tutumum arasında kaçınılmaz bir bağ olsa da, siyasi eleştirileri siyasi kavramlarla yapmayı tercih ederim. Kavramsallıktan uzak siyaset dilinden fazlasıyla şikâyetçiyim. Bu kargaşaya katkıda bulunmak istemem, yani 12 Eylül öncesi ve bugünkü solun kimi yönelimleri edebiyat içinde kabul edilebilecek ara tonlar -ana tonlar mecazıyla anlatılmaktan ziyade siyasi kavramlarla tartışılmaya muhtaç. Bu yüzden romana taşıyamayacağı yükler yüklememek istemiyorum. Sol çevreler geniş bir tanım, kimileri hayatın eksikli anlatılmasından medet umacak kadar -ki edebiyat kadar siyaset de bunu reddeder, özgüvenlerini yitirmiş olabilirler, bunu tahmin edebilirim. Kendi sol çevrem diyeyim, özellikle birlikte devrimci mücadele içinde bulunduğumuz arkadaşlarım, benim anlatımımdan şikayetçi olmak bir yana bana yansıdığı kadarıyla gayet memnunlar.

Kahramanlarınız kendi içlerinde yeniden kurulacak, onarılacak bir şeyin kalıp kalmadığını, ardından gidilecek bir amaç kalmadığını tartışıyor. Sizce kaldı mı? Ülkenin geleceğiyle ilgili umudunuz var mı?

Kitapta canları pahasına sürdürdükleri yoğun bir mücadele döneminden arta kalan bir kesimin ruh hali yansıtılıyor. Ardından gidecek bir amaç kalmadı denilirken hem ülkedeki darbe ortamı ve yenilgi hem dünyada sosyalizmlerin yenilmesi ve hayatlarını adadıkları amaç ve hedeflerin anlamını yitirmesinden söz ediliyor. Ardından gidilecek bir amaç kalmadı kesin bir hüküm değil, karakterlerin o zamanki ruh hallerini yansıtan bir cümle. Elbette umudum var, yazar ve politik bir insan olarak “umut ilkesine” inanmam bir yana; toplumsal olguları değerlendirdiğimde pek çok umut verici şey görüyorum. Gezi ve Kobani direnişleri en gözle görülür olanları. Ancak çarpıcı olanlardan ziyade toplumsal vasata baktığımda da umutsuzluğa kapılmıyorum, hatta edebiyatçı olmamın toplumsal olana bakıp gözenekleri, kristalize olmamış eğilimleri seçebilmemde çok önemli etkisi olduğunu söyleyebilirim. Sol’un 12 Eylül öncesinde olduğu gibi edebiyatla daha çok haşır neşir olması gerek. Siyasetin kristalize edemediği olguları sezebilmek ve dünyayla, dünyanın canlı cansız bütün varlıklarıyla hemhal olabilmek için. Sol'un 12 Eylül öncesinde büyük bir maneviyat dünyası vardı. Bu dünya çok yara aldı. Bu dünya ne edebiyatsız yeniden var olabilir ne de bu yaraları yalnızca edebiyat sarabilir.

Bundan sonra da 12 Eylül döneminin, sol hareketlerin içinden çıkan öykülerin peşinden gitmeyi düşünüyor musunuz yoksa farklı bir zamanın ya da mekânın öykülerini de okuyacak mıyız kaleminizden?

Aslında Ara Tonlar’la 12 Eylül dosyasını diyelim kendi içimde kapattım, öte yandan bunu bilmemin mümkün olmadığını düşünüyorum. Ben istesem de istemesem de 12 Eylül anlattıklarımın bir yerinde olacak, bunu koparıp atamam. Kaldı ki, bugüne kadar yalnız 12 Eylül’ü de anlatmadım, Ağlayan Dağ Susan Nehir ve Başka Aşklar 12 Eylül temalı kitaplar değildi. Yazmayı düşündüğüm bir şey var Kürdistan’la ilgili ama bunu kendime bile söylemeye cesaretim yok henüz. Zihnimin bana şu an uzak bir köşesindeki hazırlığı hissediyorum bende biriken şeyleri kazıp çıkarabilmek için çok okumaya ve zamana ihtiyacım var.

Okuyabileceğiniz diğer Ayşegül Devecioğlu söyleşileri
▪ "Dünyanın değişeceğine iman etmeli"
Hale Kaplan Öz
▪ "Dönmek Mümkün mü Artık Dönmek?"
Emel Gülcan, bianet, 16 Mayıs 2015
▪ "Edebiyatla anlatmak eşsiz bir yol..."
Semih Gümüş, Notos, Temmuz 2015
▪ "Öykü ile Hayat Arasındaki Sınırlar Çoktan Kayboldu"
Hatice Ebrar Akbulut, dunyabizim.com, 30 Haziran 2016
▪ "Hiçbir Hayat Sıradan Değildir!"
Emel Gülcan, Bianet, 12 Kasım 2011
▪ "Yazarın amacı ve meselesi edebiyattır"
Said Çangır, İAN Edebiyat, Eylül 2015
▪ "Edebiyat 'eksik' bir anlamı yakalamaya cüret eder"
Irmak Zileli, K24, 9 Mart 2017
▪ "Kuş Diline Öykünen - 11342"
Özay Yaşar, Baraka, İstanbul ODTÜ Mezunları Derneği Yayını, Şubat 2004
▪ "Yapılanların üstünü örterek hakikati kaybettik"
Safa Kaplan, Hürriyet Cumartesi, 14 Şubat 2004
▪ "Anımsamanın en gerçek, en acılı yolu ifade etmek"
Berat Günçıkan, Cumhuriyet, 7 Mart 2004
▪ "Kuş Diline Öykünen - 11430"
Berat Günçıkan, Cumhuriyet Dergi, 7 Mart 2004
▪ "Zamana hükmederken"
Berat Günçıkan, Cumhuriyet Dergi, 12 Eylül 2004
▪ "Birlikte Yaşamak Macera Değil"
Sema Aslan, Milliyet Sanat, Mart 2007
▪ "Ağlayan Dağ Susan Nehir"
Ayça Örer, Taraf, 25 Mayıs 2008
▪ "Çingenelerin dili şifalı zehir"
Ufuk Matara, Akşam Kitap Eki, 29 Haziran 2008
▪ "Öykülerim ima etmiyor, açıkça söylüyor..."
Sema Aslan, Radikal Kitap Eki, 29 Mayıs 2009
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.