Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
metis söyleşiler
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
Bu yazıyı bir arkadaşınıza
göndermek için

Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
 Ayhan Geçgin:
"Kim bilir, belki (insanlık olarak) henüz konuşmaya başlamadık"
Hüseyin Kesim, IAN Edebiyat, Mayıs 2015
Ayhan Geçgin 2003’te ilk romanı Kenarda ile çıkmıştı okur karşısına. Sonra 2006’da Gençlik Düşü, 2011’de Son Adım ve içinde bulunduğumuz 2015 yılında ise Uzun Yürüyüş romanı geldi. 1970 doğumlu, ODTÜ Felsefe bölümü mezunu Ayhan Geçgin, her yeni kitabı sonrasında dergi ve gazete-lerde röportajlarıyla görünen bir yazar değil, tercih etmiyor böylesini. Ama o her ne kadar geri dursa da kitapları daima konuşuluyor, üzerine çalışılıyor... Edebiyat dünyasında ayrı bir yeri var Geçgin romanlarının. Bu ayki Odak Yazar sayfalarımıza konuk ettiğimiz Geçgin, IAN Edebiyat’ı geri çevirmeyerek sorularımızı yanıtladı.

Romanlarınızda, ana karakterimizin yokluğunu ve bu yokluğun içerisinde diğerlerini betimleyerek kendisini birisi kılmaya çalıştığını hissediyoruz. Aileden kurtulma çabası, geçmişle hesaplaşma veya kendi kelimelerinin öznesi olabilmek arzusu... Ancak etrafını, ailesini ve diğerlerini betimleyerek onlar üzerinden kendisini tanıdığımız birisi bu. Karakterleriniz kendi kelimelerini arıyor ve onlar aracılığıyla mı var olmaya çalışıyorlar? Kelimelerle şeylerin koptuğu bir çağda, kendi yaşantısından önce kendi kelimelerini mi bulmalıdır insan?

Kelimeleri aramak, kelimeleri bulmaya çalışmak. Bundan söz etmeniz ilginç. Böyle bir şeyden doğrudan doğruya bahsettiğimi anımsamıyorum. Ama iyi bir nokta. Sözcükler nedir? (Ben ‘sözcük’ sözcüğünü kullanayım.) Herhalde bir sürü şeydir ama ilk aklıma gelen iki şey. İlkin, sözcükler güçtür. Bize neyi yapıp ne yapmamamız gerektiğini söylerler. Sözcükleri ele geçiren, gücü de ele geçirir, belirler. Demek ki sözcükler üzerine her düzeyde -kişisel, toplumsal vs.- bir kavga vardır, bu kavga aynı zamanda elbette sözcükler yoluyla yapılır. İkincisi, sözcükler bir dünya kurar. Heidegger’i anımsayalım. Hayvanların dünyası yoktur. Yeni doğmuş bir bebeğin dünyası da yoktur. Ancak konuşan varlığın, yani insanın bir dünyası vardır. Dünya bir bakıma, aslında sözcüklerimiz olduğu için yuvarlaktır. Dünya adeta bizi bir küre, bir yuva gibi sarar; gökyüzü ya da atmosfer, başımızın üstündeki bir şemsiye gibi, sanki bizi korumak için vardır.

Şimdi böyle bakarsak belki iki tür edebiyatın olduğunu söylemek gerek. Tabi hiçbir şey kesin biçimde birbirinden ayrılamaz, ama bir yön, yönseme olarak. Bir yanda sözcüklere egemen olmaya çalışan, sözcüklerden bir “dünya,” bir “ev” kurmaya çalışan bir edebiyat. İkincisi de, sözcüklere sahip olmakta zorlanan, “kekeleyen” bir edebiyat. Belki sözcüklerin zaten hiçbir zaman bir dünya, bir ev oluşturan öğeler olarak belirmediği, beliremediği bir edebiyat. Latife Tekin yıllar önce sanırım buna, “mırıldanmak” demişti.

Peki, sözcüklere sahip olmak güçse, bu ikinci tür edebiyat güçsüzlük müdür? Bir yandan öyledir. Öte yandan böyle bir güçsüzlükten tuhaf şeyler, tuhaf güçler diyelim, doğar. Örneğin Kafka. Kim kendini bir böcek yerine koyar? Bir böcek gibi duyup bir böcek gibi yazmaya çalışır? Bu ‘böcek,’ Dostoyevski’nin yeraltı adamının hissedebileceği türden bir böceklik değildir. Kafka’da başka bir şey vardır. Deyim yerindeyse, daha kökten bir şey. Kafka’da hayvanla insanın artık ayırt edilemez olduğu; şunun insan, bunun da hayvan olduğunu söyleyen zeminin ortadan kalktığı bir bölge vardır. Kafka bu bölgeden konuşmaktadır.

Ya da Coetzee’nin Costello’ya söylettiği gibi, Kafka’nın hayvan hikâyelerinde artık konuşanın gerçekten kim ya da ne olduğunu bilemiyoruz, bir insan mı, hayvan mı, insanlaşan bir hayvan mı, yoksa hayvanlaşan bir insan mı, bilemiyoruz.

Bir de daha geniş bir açıdan şunu belirtebiliriz. Birçok düşünürün söylediği gibi biz sözcüklere sahip değiliz, sözcükler bize sahip. Biz dili değil, dil bizi konuşmaktadır. Peki ama biz dili nasıl konuşabiliriz? Gerçek anlamda dile nasıl egemen olabiliriz? Bunun bir yolu var mı? Kim bilir, belki -insanlık olarak- henüz konuşmaya başlamadık.

Nurdan Gürbilek, "Don Kişot’tan bugüne romanların genel tema’sı, karakterlerin özgün olmaya çalışırlarken sıradan ve herkes gibi birisine dönüşmesidir" diyor. Sizin karakterleriniz de bu minvalde bir yol kat ediyor. Size göre, özgün olmaya çalışmak mı sıradanlaşmanın ve aşağı düşmenin bir ön koşuludur? Veya, Kişi bu özgün olma çabasından kurtulduğu zaman mı özgünleşir veya özgürleşir?

Nurdan Gürbilek bunu nerede, hangi bağlamda demiş, bilmiyorum, kaçırmışım. Benim karakterlerim öyle mi, onu da bilmiyorum. Aklıma yıllar önceden okuduğum Henry Miller’in bir söyleşisi geldi. Miller söyleşiyi verdiği sıralarda seksenlerinde. Klişe soruya şöyle yanıt veriyordu: Bir daha dünyaya gelsem sıradan biri gibi yaşamak isterdim, herkes gibi olmak isterdim.

Elbette buradaki sıradan ya da herkes o çokça söz edilmiş ortalama insan, sürü ya da normun insanı, ya da Wilhelm Reich’ın ‘küçük adam’ı değildir. Yeri gelmişken bu ‘küçük adam’ın hala ne kadar tehlikeli bir yaratık olduğunu bugün de görebiliyoruz. Herkes gibi olmak, herhangi biri olmaktır. Küçük çocukları düşünebiliriz. Her çocuk, herhangi bir çocuktur. Öte yandan, her çocuğun kendine özgü yanları vardır. Ama bu yanlar hiç de ‘şahsi’ bir şey değildir. Çocuğun ‘şahsiyeti’ yoktur.

Yalnızca kahramanların değil, yazarın da sıradanlaşması gerekir. Belki bizler iradi varlıklar olduğumuza çok fazla inanıyoruz. Belki bir iradesizlik noktasına varmaya çalışmak gerekir.

Yürümek, romanlarınızın dördünde de çok önemli bir yer tutuyor. Sizin için yürümenin nasıl bir anlamı var?

Daha geçenlerde okudum, hangi yazardı unuttum, yürürken ne zaman yürüdüğümü düşünsem ayaklarım birbirine dolanır, diye yazıyordu. Yani, ilginç, yürürken her şey üstüne düşünebilirsin ama yürümenin anlamı üstüne düşünemezsin. Şehirde yürümek galiba artık epey zor. Neyse ki hala parklar var. Ayrıca yürümek hala para ödemeden yapabileceğiniz ender şeylerden biri. Ama yakın gelecekte şişelenen sular gibi kalan açık alan parçacıkları, parklar, ormancıklar, sahil kenarları paralı olursa hiç şaşırmam. Yürümek elbette birçok şey için yapılabilir. Vakti geçirmek, kafayı dağıtmak, aramak, aranmak, bir yol bulmaya çalışmak vs. Edebiyatta bizden ilk Aylak Adam'ın dolanıp durması geliyor akla. Ya da Sevgi Soysal’ın Yürümek'i. Sevgi Soysal’da yürümek, yanlış anımsamıyorsam herhalde bir özgürleşme arzusunun, bir mücadelenin mecazı gibiydi. Benimkilerde ise -mecazsız- hapishanede volta atan kişiden epeyce bir şey herhalde vardır.

Edilgen olmak, izlemek, kelimelerin yokluğu ve yok olmak. Romanlarınızdaki bu temalardan bahsedebilir miyiz? Kişiye artık yok olabilmek istese de yok olabileceği bir alan kalmadı mı sizce?

Evet, edilgenlik. Oysa başta, yola çıkarken sorumuz neydi? Hayatını ele geçirmek, hayatını yaratmak, hayatının efendisi olmak. Ama şimdilik, bu karmaşık konuyu başka bir zaman deyip bir yana bırakayım, sorunuzun ikinci bölümüne geçeyim. Yok olma meselesine tersinden bakalım. Klon diye bir şey var, biliyorsunuz. İnsan klonu ne zaman çıkar, bilmiyorum ama şimdilik en azından filmlerde ya da -özellikle koyun Doli zamanında yakından tanık olduğumuz- tartışmalarda şu çelişkinin söz konusu olduğunu görüyoruz, bu klonun statüsü ne olacak? İnsan mı, değil mi? Canlı mı, değil mi? Yani, pek yakında canlılık, ona canlılık statüsü verecek ya da vermeyecek bir hakka, yasaya, kısaca hukuka bağlı hale gelecek.

Bu hak ya da yasa mantığını aslında şimdiden azınlık hakları, hayvan hakları, çevre hakları ve insan hakları denen şeyde görüyoruz. Buradaki hak ya da hukuk meselesi aslında ne diyor? Şunu : onlara ne derece canlı olma hakkı tanıyacağız. Bu durumda klon yaşayan ölü gibi bir şey oluyor, bir zombi ama korku filmlerdeki gibi değil, evcil bir zombi, ev hayvanı gibi bir zombi.
Okuyabileceğiniz diğer Ayhan Geçgin söyleşileri
▪ "Sanki dilin egemeni olan bizmişiz gibi bir hava var yazılanlarda"
Mustafa Orman, İzafi dergisi 7. Sayı, 2012
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.