Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
metis söyleşiler
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
Bu yazıyı bir arkadaşınıza
göndermek için

Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
 Fethiye Çetin:
"Hrant Dink, onlara suç dolu geçmişlerini hatırlatıyordu"
Murat Hocaoğlu, okuryazar.tv, Kasım 2013
Agos’un, Hrant Dink'in ve ailesinin avukatı olan Fethiye Çetin, Dink cinayetinin en yakın görgü tanıklarından biri. Cinayetten önce açılan mesnetsiz davalarla bir linç atmosferi oluşturulurken Dink'le birlikteydi. Utanç Duyuyorum!, her şeyden önce bu tanıklığın hikâyesi. Dink cinayetine dair bildiklerini, sezdiklerini adli makamlara sunan, ancak çoğu bilginin soruşturma konusu edilmediğini gören Çetin'in unutmaya direnmek, hakikate ulaşmak, adalete erişmek için kamuoyuna ve adli makamlara yaptığı bir çağrı. ''Hrant Dink cinayeti, pek çok benzeri gibi Ergenekon’u aşan, daha derinde bir yapı tarafından işlendi.'' diyor Çetin.

Utanç Duyuyorum’ kitabınız Hrant Dink’in öldürülmesine giden yoldaki tüm gelişmeleri, bu sürecin doğrudan ya da dolaylı aktörlerini ve yaratılan toplumsal iklimi gözler önüne seriyor. İkinci yarısında ise aynı sürecin ‘yargı’ aşamasını… Hrant Dink’in ''Türklüğü aşağılamak'' suçlamasıyla içine çekildiği linç ve yargılama süreçlerinde böylesine büyük bir duvarla karşı karşıya olduğunuzu hissetmiş miydiniz?

Hrant Dink’in ''Ermeni kimliği Üzerine'' başlıklı yazısındaki bir cümlenin, bütününden ve bağlamından kopartılarak dava konusu edilmesi, daha başlangıcında bu davanın normal seyrinde yürüyecek bir dava olmayacağının önemli bir göstergesiydi.  “Türklüğü tahkir ve tezyif” suçlamasıyla açılan bu davada, sekiz bölümlük uzun bir yazı dizisindeki sadece bir cümle dava konusu edilmişti. Oysa yerleşik yargı pratiği,  suça konu edilen cümlenin suç oluşturup oluşturmadığının,  hakaret kastının bulunup bulunmadığının anlaşılabilmesi için yazının bütününün incelenmesi gerektiği şeklindedir ve Yargıtay içtihatları da bu yöndedir. Konu; dışlayıcı ve etnik vurgusuyla 'Türklük' olduğunda 'Türk' yargısının tarafsız olmayı başaramadığını o zamana kadar edindiğim sayısız tecrübelerden biliyordum, ancak burada, yani Dink’in yazısında sözü edilen 'Türklük' değildi. Bunu anlatabilirsem ya da anlatacak bir yol bulabilirsem davadan beraat kararı alırız diye düşünmüştüm başlangıçta. Ancak, davanın ilerleyen aşamalarında ve sonrasındaki süreçte, basında yürütülen düşmanca kampanya ile birlikte derin ve güçlü bir odak tarafından yönetilen bir kampanya ile karşı karşıya olduğumuzu fark ettim.

Kitabınız, Hrant Dink’in öldürülmesi ve bu siyasal cinayetin soruşturulmasını izleyen, olaylardan haberdar biri için bile şoke edici bir fotoğraf sunuyor. Okuduğumuz, bildiğimiz hukuk dışı gelişmeler, karanlık ilişkiler sizin derli toplu anlatımınızda bir araya geldiğinde, bir bütün oluşturduğunda dehşete kapılmamak elde değil… Siz bu kadar örgütlü bir ‘kötülükleyüz yüze geldiğinizde, bu yapıyı keşfettiğinizde ne hissettiniz?

Hrant’ın yargılandığı ilk davada, bilirkişi raporunun gelmesiyle dosya tekemmül etmişti, yani yapılacak bir iş kalmamıştı ve artık karar verilmesi gerekiyordu. İşte tam da o noktada Kerinçsizler sahneye çıktı ve saldırıların dozu arttı. Gerçi Kerinçsizlerin davaya müdahalesi, internette ve basında yürütülen kampanya, derin odaklarca yargılamaya müdahale edilmeye çalışıldığını gösteriyordu amabenim yine de umudum vardı, çünkü bilirkişi raporu çürütülemeyecek kadar sağlamdı ve bu nedenle beraat kararı verileceğini umuyordum. Ancak karar aşamasına geldiğimiz halde hâkim, bir türlü karar veremiyor, duruşmayı sürekli erteliyordu. İşte o zaman, güçlü ve derin bir iradenin devreye girdiğinden neredeyse emin oldum ve Hrant’ı, davayı kamuoyuna duyurmak gerektiğine ikna etmeye çalıştım. Sizin isabetli deyiminizle ‘bu kadar örgütlü bir kötülükle’ ancak bunu deşifre ederek, yerli ve yabancı kamuoyunun bilgisine sunarak baş edilebilir diye düşünüyordum.Lâkin ne yazık ki bu olamadı. Diğer davalara gösterilen haklı hassasiyet, bu davaya gösterilmedi.

Bugün, sizin de ifade ettiğiniz gibi; 'devletin bütün kurumlarıyla katıldığı topyekûn bir gizleme ve unutturma çabası' var. Bu kitap en çok bu unutturma ve karartma çabasına karşı mı yazıldı?

Bu ülkenin tarihi, bir bakıma, failleri yargı önüne çıkarılmayan, yargılansa dahi cezalandırılmayan sayısız suçun tarihi.  Failin, unutmayı teşvik etmek için elinden gelen her şeyi yaptığı siyasi cinayetlerin, faili meçhul bırakılmış suçların tarihi.  Gizlilik, sessizlik, unutturma ve inkâr, failin ilk savunma hattı oldu hep. Geçmişte tanık olduğumuz sayısız cinayet, -Abdi İpekçi, Doğan Öz, Musa Anter, Uğur Mumcu gibi -kısa sürede unutturulmadı mı? Fail ya da failler ‘unutturulma’ ‘unutulma’ olgusundan almadılar mı cesaretlerini? Bu kitabıişte bu nedenle unutmaya direnmek, hakikati ve adaleti ısrarla talep etmek amacıyla da yazdım.'

''Biliyoruz ki, bu cinayetin aydınlatılması, ülkenin aydınlatılması demek.'' diyorsunuz. Hrant Dink’in katilleri ve sürecin koordinatörleri için Hrant Dink nasıl bir simge idi?


Hrant Dink bu devlete egemen korkuların, kırmızı çizgilerin, tabuların, rakiplere karşı yürütülen kavganın tam da kesiştiği noktada duruyordu. Bir de Hrant Dink, durduğu yerle ve duruşuyla onlara, hiç hatırlamak istemedikleri,  yüzleşmekten ölümüne korktukları, unutulsun diye çabaladıkları suç dolu geçmişi sürekli hatırlatıyordu. Üstelik Hrant Dink, o geçmişin hakikatini sadece kendilerine hatırlatmakla kalmıyor, bu ülke insanına, arkadaşlarına, dostlarına, dokunduğu herkese, okurlarına, izleyenlerine de anlatıyor, dinleyen herkes de ona inanıyordu. Hrant Dink, baskının her türüne, askeri vesayet rejimine karşı çıkıyor, demokrasinin bu ülkede bütün kuralları ve kurumlarıyla yerleşmesi için çabalıyordu. Bir Ermeni’nin ortaya çıkıp da ‘demokrasi, çoğulculuk’ diye bağırması onlar açısından asla kabul edilebilecek bir şey değildi!...

Hrant Dink, bir taraftan demokrasi mücadelesi için de simge oldu. ‘Hepimiz Ermeni’yiz’ sloganının yarattığı efekt için neler söyleyebilirsiniz? Hrant Dink, ölümü toplumsal muhalefeti de dönüştüren bir etki yaptı mı?

Bunun tek ve net bir cevabı var: Evet. Hrant Dink, ölümüyle de bu ülkenin egemenlerinin asla istemedikleri soruları sorduran, faillerin alışık olmadıkları biçimde ve güçte ‘artık yeter’ dedirten, hiç duymayı istemedikleri sloganları seslendiren, düşmanlıkları ve tabuları kıran yani sonuç olarak toplumsal muhalefeti dönüştüren kişi oldu.

Hrant Dink’i linç kampanyasının başlangıçta, tamamen yanlış anlama çekilmiş bir cümle ile başlamış olması nasıl açıklanabilir? Bu bilinçli bir çarpıtma mı, yoksa milliyetçilikle zehirlenmiş zihinlerin bir arızası mı?Bir dil oyunu, mecazibir ifade bilirkişi kurumu tarafından nasıl açıklanmaz? Bir davanın seyri tam bir yalanla nasıl sürebilir?

Dava konusu edilen, ''Ermeni Kimliği Üzerine'' başlıklı uzun yazısından cımbızlanan bir cümleydi. Hrant Dink,  Agos Gazetesindeki köşesinde yayınlayacağı yazıyı, sekiz bölüme ayırmıştı. Tam da bu nedenle, birbirine bağlı sekiz makalenin her birine, bir önceki bölümde anlatılanları tekrar ederek başlıyordu. Tarihsel süreç içinde Ermeni kimliğini kuran ögeleri,  bu ögelerin Ermeni kimliğinin oluşumundaki olumlu ve olumsuz etkilerini tartıştığı bölümleri takip eden “Türk’ten Kurtulmak” başlıklı yedinci makalesinde, 1915’te yaşananların Türkler tarafından soykırım olarak tanınması yönündeki ‘saplantılı’ çabanın Ermenilerin yaşamını zehirlediğini ve Ermeni kimliğinin sağlıklı bir biçimde inşasını engellediğini savunuyor, Ermenilerin, Türklere soykırımı tanımaları için baskı yapmak yerine, Ermenistan’ın refahı için çaba göstermeleri gerektiğini söylüyordu.

''Ermenistan’la Tanışmak'' başlıklı sekizinci makale, yazı dizisinin önceki bölümündeki mantığı izleyerek şu cümleyle başlıyordu: ''Türk’ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermeni’nin Ermenistan’la kuracağı asil damarında mevcuttur, yeter ki bu mevcudiyetin farkında olunsun''.

İşte bu cümle,   yazının bütününden ve bağlamından tümüyle koparılarak dava konusu edildi. Tekrar etmek gerekirse, hukuki uygulama, suça konu edilen cümlenin suç oluşturup oluşturmadığının ve yazarın hakaret kastının bulunup bulunmadığının anlaşılabilmesi için yazının bütününün incelenmesi gerektiği şeklindedir, Yargıtay içtihatları da bu yöndedir. Bu ilke dün olduğu gibi bugün de böyle uygulanmaktadır. Zira öne çıkarılan ve dava konusu edilen cümle, tek başına okunduğunda yanlış anlamaya yol açabilecek nitelikte olabilir, yazar dil oyunu yapmış olabilir ya da yazdığı cümle mecazi bir anlam taşıyabilir.  Bu nedenle, hakaret kastının gerçekleşip gerçekleşmediği, suç unsurunun bulunup bulunmadığınıanlamak içinyazının bütününü okumak gerekir. Hrant’ın söz konusu yazısında bütününü bile okumaya gerek yoktu, dava konusu edilen cümlenin önündeki ve arkasındaki birkaç cümle okunsa dahi yazarın kastının ne olduğu anlaşılıyordu. İşte bu nedenlerle, tek bir cümlenin seçilip bunun üzerinden bir kampanya yürütülmesini son derece bilinçli bir tavır olarak değerlendiriyorum.

Agos gazetesinde yayınlanan bir araştırmada Hrant Dink, Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçen’in bir Ermeni yetimi olduğunu belgeliyor ve tartışmaların ardından Genelkurmay’dan yazılı açıklama geliyor. Linç kampanyasının şalteri, Genelkurmayın bu açıklamasıyla mı iniyor sizce?

Yazı dizisinin konusu ve maksadının bu kadar net ve açık olmasına, yazının ve dava konusu edilen cümlenin yasada yazılı suç tipine uymamasına rağmen bu davanın açılması, o sıralarda Hrant ve Agos aleyhine yürütülen kampanyanın bir parçası olabileceğini gösteriyordu. Hrant Dink, Agos Gazetesi’nin 6 Şubat 2004 tarihli nüshasında;  “Sabiha-Hatun’un Sırrı” başlığını taşıyan bir haber yapmış,  Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçen’in bir Ermeni yetimi olduğunu, yetimhaneden alındığını yazmıştı. Ermenistan’da yaşayan Hripsime Sebilciyan, Sabiha Gökçen’in teyzesi olduğunu söylüyor ve bu konuda ayrıntılar veriyordu.  Aynı haber, 21 Şubat 2004 tarihinde Hürriyet Gazetesinde manşet olunca ertesi gün Genelkurmay Başkanlığı sert bir açıklama yaptı. İşte Hrant’a ve Agos’a dört koldan yöneltilen saldırılar bu açıklamadan sonra başladı.

Genelkurmay açıklamasının hemen ertesinde kimi kişi ve kurumlar harekete geçtiler, Agos’un önüne kadar ‘ya sev ya terk et, bir gece ansızın gelebiliriz’ sloganları eşliğinde gelen grup adına Ülkü Ocakları İstanbul İl Başkanı Levent Temiz bir açıklama yaptı: “Kalbinde Türklük sevgisi olan herkese diyoruz ki Hrant Dink bugünden sonra Türk Milletinin hedefidir. Onu buradan hedef olarak ilan ediyoruz. Hrant Dink bundan sonra bütün öfkemizin ve nefretimizin hedefidir, Tanrı Türkü korusun ve yüceltsin” dedi. Benzer bir gösteri birkaç gün sonra “Asılsız Ermeni İddialarıyla Mücadele Federasyonu” (ASEF) tarafından yine Agos önünde yapıldı. Gösterileri hemen bütün televizyon kanalları ve gazeteler izledikleri ve kaydettikleri halde, Özgür Gündem ve Kanal 7 haricinde hiçbir medya kuruluşu bu saldırıyı haber yapmadı. Hrant, bu durumu, “derin gücün blokajı” olarak niteliyordu. Sistemli ve tek merkezden yönetildiği izlenimi veren saldırılar, kimi internet sitelerinde ve kimi gazetelerde devam etti. Bu saldırılarda Hrant Dink sürekli hedef gösteriliyordu.

Hrant Dink’i mahkûm eden karar, oybirliğiyle alınıyor. AKP’ye yakınlığı bilinen isimler, Cumhuriyetçi refleksleriyle, AKP alerjileriyle tanınan isimler, hepsi oybirliğiyle… Bu büyük uzlaşıyı nasıl anlamalıyız?

Kıyasıya sürdürülen savaşların ve bütün mevzilerin kesiştiği yerde duran Hrant Dink, aynı zamanda tarihten devralınan ve sürekli beslenerek büyütülen ‘Ermeni düşmanlığı’nın da görünürdeki hedefiydi. Söz konusu Bir Ermeni’nin yaşamı ise, bu düşmanlık ve Ermenilere karşı önyargıların, birbirleriyle savaşan taraflar açısından hiçbir farklılığı yok ne yazık ki.  Hrant Dink’in yaşamı bu nedenle ‘korunmaya değer’ bulunmamış, birbirlerinin gözünü oyanlar, Ermeni düşmanlığında buluşmuşlardı. Jandarmasıyla, polisiyle güvenlik güçleri Ogün Samast’a kahraman muamelesi yapmadılar mı? Onunla aynı karede yer almak, yan yana fotoğraf çektirebilmek için birbirleriyle adeta yarışmadılar mı?  Cinayet sonrası soruşturma ve yargılamalara da Ermeni düşmanlığının gölgesi düştü.Yargılama makamlarında da durum ne yazık ki farklı değildi.

Kitabın birinci bölümünde gerçekten büyük bir dikkatle ve anlaşılır bir akışla, tamamen yasal evraklardan alıntılayarak süreci anlatıyorsunuz. ‘Bildiklerim ve Sezdiklerim’ adlı ikinci bölümde ise, doğruluğu kanıtlanmamış ama yetkili makamlara aktardığınız, soruşturulmaya muhtaç bilgi ve belgelerden bahsediyorsunuz. Tüm bu bilgi kırıntıları devletin karanlık koridorlarında kaybolup gitti mi?

Bildiklerimi, gördüklerimi öncelikle adli makamlara sundum, sunmaya devam ediyorum. Lakin bu yöndeki çabalarım, sayısız klasörden oluşan dava dosyalarında birer dilekçe olmaktan ileri gidemedi, soruşturmaya dönüşmedi, işaret ettiğim olgular araştırılmadı, kişiler sorgulanmadı.Bazı bilgiler ise savcıların ajandasında ve masa takviminde not olarak kaldı. Savcılara, suçtan zarar görmüş taraf olarak, maddi hakikatin ortaya çıkarılmasında kendilerini yardımcı olmak istediğimizi defalarca anlattım ve birlikte çalışmayı teklif ettim. Ne yazık ki bu da gerçekleşmedi.

Yürüttüğünüz hukuki süreçte, sistemli bir karartma çabası ile karşı karşıya kalınmış. Ergenekon davasında adı geçen sayısız kişi, oldukça aleni ilişkiler ağı görmezlikten gelinmiş. Bu kişilerin bazıları Ergenekon davasında mahkûm edilmelerine rağmen Hrant Dink cinayeti ile ilgili suçlanmıyorlar, yargılanmıyorlar. Bu nasıl normalleşebiliyor?

Ergenekon davasında esas hakkında mütalaalarını sunan savcılara göre Ergenekon örgütü, NATO ülkelerinde oluşturulan Gladyo, Koyun Postu gibi gizli orduların Türkiye’deki birimine verilen isimdir.  Şöyle açıklanmış mütalaada bu konu; “Her yönden stratejik bir konumu olan Türkiye 1952'den itibaren NATO üyesidir. Tasfiye edilene kadar Avrupa devletlerinde var olan Kontrgerilla örgütü konusunda ülkemizde bugüne kadar bir yargılama olmamıştır. Avrupa’nın birçok devletinde, bir tesadüf sonucu kontrgerillanın izine rastlanılmış ve bu fırsatlar değerlendirilmiştir. Soruşturmalarda ele geçen ve Ergenekon Terör Örgütüne ait olduğu konusunda kuşku bulunmayan örgüt belgeleri başta olmak üzere dosya kapsamındaki diğer delillere göre, Ergenekon’un Avrupa’da adına Kontrgerilla denilen gizli örgütün Türkiye’deki adı ve Ergenekon soruşturmasından 11 yıl önceki Susurluk kazası sonrasında ortaya çıkan yapının da aslında Ergenekon Örgütünün küçük bir hücresi olduğu, bu örgütlü yapıya ülkemizde, Avrupa’daki örneklerine uygun şekilde Türk kültürüne ait bir terim olan “Ergenekon” ismi verildiği anlaşılmaktadır.” Bu tespiti yapan savcılara şunu sormak gerekir: Peki, bu örgütün eylemleri nelerdir?  Bu örgüt yıllarca hiçbir eylem yapmadan oturmuş da AKP hükümet olunca mı harekete geçmiş ve sadece AKP Hükümetinin görevini yapmasını engellemek için mi eylemler planlamış? Yıllardır bu ülkede işlenen ve failleri ortaya çıkarılmayan, cezasız bırakılan cinayetlerle bu örgütün hiç mi ilgisi olmamış? 1952’den beri bu örgüt ne yapmış? Benim sezgilerime göre, Ergenekon soruşturması ve davası, bu sanıkların oluşturduğu grubun tasfiyesi için yapılmış bir mutabakata uygun olarak yürütüldü ve buna göre karar verildi. Bu mutabakata göre, grup tasfiye edilecek ancak bu grubun eylemleri yargı önüne çıkarılmayacaktı. Öyle de oldu, çok sayıda cinayet gibi Hrant Dink cinayeti de bu uzlaşıya feda edildi.

Size birçok kişi ulaşmış ve ellerindeki gizli bilgi ve belgeleri paylaşmak istemiş. Bunlar arasında ciddi ipuçlarına sahip esrarengiz insanlar da var. Siyasi davalarda bu tür esrarengiz kişiler ortaya çıkar ve savunma makamına belge getirir mi? Bu yaşadıklarınızda sıra dışı noktalar var mıydı?

Bütün bu yaşananların yani cinayet ve sonrasının denk düştüğü zaman dilimi aynı zamanda ülkede büyük alt üst oluşların yaşandığı, iktidar savaşlarının yükseldiği, kurumların ele geçirilmesi kavgalarının en sertleştiği dönem. Gücün el değiştirdiği ya da eski muktedirlerin zemin kaybettiği bir dönem. Belki bunun etkisi olabilir. Kurumlar arası kavgalar da bazı bilgi ve belgelerin ortaya çıkmasına sebep oldu.

Özellikle ‘Kriptografi ve haberleşme şifreleri geliştirme’ uzmanı olduğunu söyleyen, kaçak istihbaratçı Ramazan Dündar hikâyesi çok ilginç. İçinde Hrant Dink’in öldürülme emrinin olduğu kriptolu bir belge göstermek istiyor size… Bu kişiler neden bu tür süreçlere katılmak ister? Bu bir yanıltma ya da bilgi kirliliği yaratmak için midir? Ya da istihbarat ekipleri arasındaki mücadeleler mi bu durumu doğurur?


Bir önceki sorunuzda anlatmaya çalıştığım değişim, dönüşüm ve alt üst oluş dönemi nedeniyle her iki ihtimal de geçerli olabilir. Yani, yanıltma, hedef saptırma, bilgi kirliliği yaratma ya da istihbarat savaşları nedeniyle.Biz bu nedenle ciddi bulmadığımız ya da yanıltma ve bilgi kirliliği yaratma olasılığının çok güçlü olduğunu düşündüğümüz ihbarları Savcılığa yansıtmadık. İsminin Ramazan Dündar olduğunu söyleyen kişi ile yaptığımız görüşmede bu şahıs, birkaç belge gösterdikten sonra dikkatimi çeken, üzerinde uzun uzun düşündüğüm ve şeyler yazdı, aynen aktarıyorum:

''Şimdi ikna edici bulmadı iseniz MİT’in içerisinde çözülmeler başladı son yayınlanan kararname gereği ayrılmadan önce bir mit personeli yakalarsanız Ankara’da verilen emrin detayını alabilirler, ben kriptiyograf uzmanı olarak sadece tebliğ ettim benden bu kadar soracak bir şeyiniz varsa sorun kapatmalıyım”(...)  “Ben vatan haini değilim ama son gelen iç yönetmelik gereği operasyon kısmında çalışan herkes bir suça bulaşık ve kurumda dosyası bulunacak, yani mit operasyondaki herkes cinayet işlemiş olacak ve suç dosyaları merkezde olacak nedeni sızmalar olduğu zaman kırmızı bülten ile aratmak, O yüzden şu dönemde kurumda kopmalar çoğalacak.''

Çok önemsediğim bu anlatımlara göre, o tarihte MİT’in içinde çözülmeler başlamış. Ankara’da verilen bir emir nedeniyle olmuş bu çözülmeler. Görüşmenin tarihi, emekli olacak MİT Müsteşarının yerine müsteşar yardımcısı Hakan Fidan’ın atanacağı dönem. Yine bu şahsın anlatımlarından yeni bir iç yönetmeliğin söz konusu olduğunu ve bu yönetmelik gereği operasyon kısmında çalışan herkes (onun söylemiyle) bir suça bulaşık ve kurumda cinayete bulaşık olduğuna dair dosyası bulunacak, bu dosyalar merkezde bulunacak ve gereğinde kullanılacak. Bunun için kurumdan kopmalar olacak diyor. Bu şahsın söylediklerini önemsedim ve sezgilerim bunun doğru olabileceğini söylüyor bana.

Sizin Ramazan Dündar’ın anlattıklarıyla ilgili hissiniz neydi? Doğru olduğunu düşünerek mi hareket ettiniz?

Başlangıçta karmaşık duygular içindeydim;  anlattıkları doğru olabilir mi? Yoksa bu şahıs, bir başka ülkeye iltica için bizi mi kullanıyor? Sürekli sorular soruyor, soruları kendim cevaplamaya çalışıyordum. Bazı söylemleri ve şahsın elindeki belgeleri almak için Gaziantep’e giden arkadaşlarımın anlattıklarından sonradoğru olabileceği fikri ağır basmaya başladı. Son olarak İstanbul’daki Fransa Konsolosluğundan aldığım bilgi, yani bu şahsın kendilerine sığındığı bilgisi, söylediklerinin ve verdiği fotokopi belgelerin doğru olma ihtimalini güçlendirdi. Bunun üzerine Savcılığın yolunu tuttum.

Cinayet için, ‘Bu iş ihaleye çıkarılmıştı’ cümlesiyle karşılaşıyorsunuz. Birçok ‘işadamı’na, mafya liderlerine, Hrant Dink’in öldürülmesi ‘iş’i teklif edilmiş, bu bir ticari proje olarak pazarlık konusu yapılmış, ilgilenenler olmuş, reddedenler olmuş… Bu kadar aleni bir proje mi, yoksa bir hedef şaşırtma, gerçek aktörleri karartma çabası mıydı sizce?

Hedef şaşırtma, hakikati karartma çabası olabileceğini de düşünüyorum. Hatırlayalım, Hrant Dink operasyonunun kurgusu da bu şekilde çizilmişti. Bu kurguya göre, Hrant Dink Türklere hakaret ettiği için milliyetçi kesimlerin hedefinde olacak, sonra da kafası bozulan birkaç milliyetçi genç tarafından öldürülecekti. Sözünü ettiğiniz ihbar ve anlatımlar, kurgulanan bu operasyonu doğrular nitelikte. Ancak bu ihbarları ve anlatımları, hedef şaşırtma ihtimalini belirterek şu meseleye dikkat çekmek üzere yazdım:  Adam çıkıyor, duruşma sırasında ‘Hrant Dink cinayeti bana teklif edildi, şu kişi tarafından” diyor. Ya da birtakım kişiler, yer, isim ve tarih vererek cinayetin birilerine teklif edildiğini söylüyorlar. Bu bilgiler dava dosyalarında, basında yer alıyor.  Bir savcı da çıkıp bu iddiaları araştırmıyor, duruşmada mahkeme huzurunda söylenenleri o mahkemenin hâkimleri, araştırılması için savcılığa göndermiyor. Oysa savcının da hâkimin de yasal görevleri içinde bunlar.

Hrant Dink cinayetini tarif ederken ‘Ergenekon’u da aşan bir yapı’ dan bahsediyorsunuz. Bir zihniyetten mi bahsediyorsunuz, yoksa 'Özel Harp Dairesi' türünden yapılar mı? Hala devrede olan derin bir yapıyı -Ergenekon davasını da dikkate alarak- bugün, nasıl algılamalıyız?

Benim izleyebildiklerimden ve okuyabildiklerimden çıkardığıma göre bu türden cinayetler, öncesiyle, işlenişiyle ve sonrasıyla, yargı aşamasıyla birlikte planlanıyor, adım adım gerçekleştiriliyor.Bu cinayetlerin iki önemli aşaması var; birincisi, ön hazırlık ve psikolojik harekât safhası. İkincisi ise operasyonel safha, yani eylem safhası. Ön hazırlık ya da psikolojik harekât safhası, devletin yetki şemasının en üstüne yerleştirilmiş merci tarafından belirlenmiş politikaya uygun olarak yürütülüyor, koordine ediliyor. Güvenlik endişesi üzerine kurulan bu mekanizmada devletin, kendi vatandaşlarını da tehdit olarak belirlediğini, iç tehdit olarak belirlediği bu gruplara karşı mücadeleyi bütün devlet kurumları ile birlikte yürüttüğünü görüyoruz. İkinci aşama, yani eylem safhası, Özel Harp Dairesi ve MİT tarafından organize ediliyor ve gerçekleştiriliyor. Ergenekon’u aşan yapı derken bütün bu mekanizmayı, bu mekanizmada içselleştirilen zihniyeti ve mekanizmanın kurumlarını kastediyorum.

Kitabın son metninde Hrant Dink’in öldürüldüğü siyasi atmosferi tarif ederken egemen bloğun, yaklaşan AKP iktidarını engellemek isteğinden, Cumhurbaşkanlığı mevziinin kaybedilmesinin yarattığı gerilimden söz ediyorsunuz. Peki, bu egemen bloğu alaşağı etmiş AKP iktidarının, Hrant Dink cinayetinin aydınlatılması noktasındaki pozisyonunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hrant Dink’in öldürüldüğü 2007 yılının Ocak ayında AKP hükümeti işbaşındaydı ve Başbakan Erdoğan, bu cinayet bize karşı işlenmiş bir cinayettir demişti. Cinayeti planlayanları ve adım adım gerçekleştirenleri Başbakan ve Başbakana bağlı istihbarat örgütleri biliyordu, ancak o sıralarda iktidar olan ama henüz muktedir olamayan AKP hükümeti sanırım bu nedenle bunların üzerine gidemiyordu.  Mesela Darbeleri Araştırma Komisyonuna gönderdiği bilgi notundan MİT’in en azından 2007 yılında bu yapı hakkında bilgi sahibi olduğunu öğreniyoruz. Dink cinayetinin hemen ardından Başbakana sunulan ancak daha sonra sahip çıkılmayan şema içeriğinden de.

Yine MİT belgesinde dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ile ilgili ciddi iddialar ve bir takım belgeler yer alıyor. Bunların dışında Yaşar Büyükanıt tarafından yazılan bir muhtıra, yani 27 Nisan muhtırası var. Bütün bunlara rağmen bugüne kadar hiçbir soruşturmada Büyükanıt’a dokunulmadı, soru dahi sorulmadı. Büyükanıt hakkındaki iddialar hiçbir soruşturmanın konusu edilmedi. Neden acaba diye soruyorum önce. İçeriği sır gibi saklanan Dolmabahçe buluşmasıyla bir ilgisi olabilir mi? 2007 yılının Mayıs ayında Başbakanın Yaşar Büyükanıt ile görüşmesini kastediyorum. Ergenekon soruşturmasının bu görüşmeden sonra başlaması bir tesadüf mü? Neden İlker Başbuğ’a kadar uzanan Ergenekon soruşturmasında ve davasında Büyükanıt yok? Neden Ergenekon davası, faili meçhulleri, siyasi cinayetleri kapsamıyor? Neden diğer emekli genelkurmay başkanlarına değil de Büyükanıt’a süper zırhlı araç tahsis edildi? Acaba Dolmabahçe buluşmasının bütün bunlarla ilgisi var mı, Dolmabahçe’de bir uzlaşmaya mı varıldı? Bu uzlaşmada, Büyükanıt hakkındaki iddialar mı masaya yatırıldı? Hrant Dink cinayeti ve diğer siyasi cinayetler masaya sürülen bir pazarlık aracı mıydı, bir koz muydu? Ergenekon davası bu masada varılan bir mutabakatın sonucu olabilir mi? Bir grubun tasfiyesi karşılığında faili meçhullere, siyasi cinayetlere dokunulmaması mutabakatıyla mı sonuçlandı bu pazarlık? Acaba Hrant Dink davası, pazarlıklara feda mı edildi?

''Hrant Dink’i öldürdüler, çünkü o devlete egemen korkuların, kırmızı çizgilerin, tabuların, rakiplerine karşı yürütülen kavganın tam da kesiştiği noktada duruyordu.'' diyorsunuz. Bu toplumsal iklim değişti mi?

Bu iklim ancak suç dolu geçmişimizle samimi bir yüzleşmeyi gerçekleştirebilirsek mümkün olabilir. Biz bu geçmişi ve geçmişteki bütün ‘kötülükleri’ ağır bir yük olarak taşıyoruz omuzlarımızda. Geçmişin bu ağır, acı yükünden kurtulmak için 1915’ten başlayarak yüzleşmeliyiz bütün suçlarla o büyük kötülüklerle. İyileştirilmesi gereken yaralarımız var. Geçmişimizle yüzleşerek barışabilir ve bu sayede iyileşebiliriz ve ancak o zaman toplumsal iklim değişmesinden söz edebiliriz.

Kitap boyunca Hrant Dink’le, ailesiyle ve mücadelesiyle olan derin bağlarınızı zaman zaman ifade etseniz de bütününde kendinizi geriye çekmiş, hukuki süreci ve somut verileri aktarmışsınız. Dediğiniz gibi,‘Bu kitabın sonu yok’, mücadeleniz de sürüyor. Duygularınızı, mücadelenin seyrini yine yazacak mısınız?

Hrant’a söz verdim,  gücüm ve ömrüm yettiğince bu mücadeleyi sürdüreceğim. Bir gün bu davada önemli gelişmeler yaşanır ve gerçek suçlular yargı önüne çıkarılırsa ancak o zaman kendi duygularımı ve şimdi yazmadıklarımı yazarım. Umarım bu fazla uzun sürmez.

Sizi ve yazarlığınızı 2004 yılında yayınladığınız ‘Anneannem’ kitabınızla tanımıştık. Yitip giden ve yok edilen Ermeni toplumunun bir bireyini anlatıyordunuz. Bu kitabın yazılma sürecine de tanıkmış Hrant Dink, hatta yayıncısı olması bile gündemde imiş. 'Anneannem' kitabınızdan biraz bahseder misiniz?

Anneannem, 1915 yılında ölüm yürüyüşü sırasında ailesinden alınıp Müslümanlaştırılan kız çocuklarından biri. Acı ve çok hüzünlü hikâyesini ‘Anneannem’ isimli kitapta anlattım. Hrant, anneannemin 2000 yılında ölümü ile başlayan halen devam eden ‘Anneannem’  yolculuğumda yoldaşım, yasımı paylaşan dostum, hayallerimin coşkulu ortağı oldu. Sanki görünmez bir el bizi, bu yolculuğun önemli duraklarında buluşturdu.Anneannemin ölüm ilanı Agos’ta yayınlandıktan sonraki bir karşılaşmamızda Hrant, ilandan sonra gazeteyi çok kişinin aradığını, yaşlıların telefonda ağladığını anlattı, göz pınarlarında biriken yaşı ve titreyen sesini gizlemeden…İlanın Agos’ta yayınlanışından sonraki akşamların birinde, vapurdan inmiş, iskeleden ofise gitmeye çabaladığım bir saatte beni aramış; ''Gazeteye gel, seni akrabalarınla görüştüreyim.'' demişti. Yağmurlu bir Cuma günüydü, günün de akşam saati Agos’a vardığımda hayli geç olmuş, hava kararmıştı. Bekletmiş olmanın verdiği eziklikle çaldım zili.  Hrant, o kocaman kollarını iki yana açarak, sıcacık gülümsemesini güzel yüzünün tamamına yayarak omuzumdan kavradı, odasına götürdü demeyeceğim, adeta çekiştirdi. En az benim kadar heyecanlıydı, gözleri de benimkiler gibi ıslak.Amerika’dan gelen faksı bana gösterirken elleri titriyordu. ''Şimdi seni akrabalarınla görüştüreceğim.'' dedi ve Amerika’yı arattı. Telefon bağlanmıştı. Ama ben ne söyleyeceğimi bilemiyordum. Yıllardır anneannemin akrabalarını aramış ve sonunda ne yazık ki onun ölümünden sonra bulmuştum. Telefonun ucundaki, o anda sesi bana ulaşan, onun yeğeniydi, benim de kuzenim.  Bu buluşmayı ne çok istemiştim, işte istediğim olmuştu, Agos ve Hrant sayesinde bulmuştum onları ama konuşacak tek bir söz dahi bulamıyordum.

İmdadıma yine Hrant yetişti. Benim adıma uzun uzun sohbet etti onunla. Anneannemin öyküsüyle olduğu kadar daha sonra öykünün kitap olarak basımı ile de hep yakından ilgilendi.  “Anneannemi yazdım Hrant” dediğimde aslında kitabı çoktan yazmış bitirmiştim. Bu hikâye benim için o kadar önemliydi ki, uzun süre, hikâyeyi iyi anlatıp anlatamadığım konusundaki kaygımı yenememiş ve bu nedenle ortaya çıkaramamıştım. “Gel, bu kitabı biz yayınlayalım” demişti heyecanla. Öykünün etkisi ve ulaşacağı kitle açısından bunun doğru olmayabileceğini, Ermeni bir yayınevinin yayınlaması halinde propaganda kitabı olarak yaftalanması ihtimalinin yüksek olduğunu söyledim. “Oysa ben bu hikâye sadece Ermenilere değil, hatta Ermenilerden ziyade bu ülkenin çoğunluğuna, herkese ulaşsın istiyorum. İşte bunun için Metis yayınevine göndermeyi düşünüyorum” dedim. Kısa bir süre sustu ve ''Haklısın, doğru düşünmüşsün, en iyisi bu'' dedi ve üstelemedi.Keşke bu kitaptan sonra aynı konuda onlarca kitap yazıldığını, belgeseller çekildiğini, konferanslar düzenlendiğini görebilseydi. Çünkü o, 1915’in ölenler değil kalanlar üzerinden tartışılmasını istiyordu. Keşke görebilseydi...

 

Okuyabileceğiniz diğer Fethiye Çetin söyleşileri
▪ "Adlarını bile yazamadık"
Müjgân Halis, Pazar Sabah, 1 Kasım 2009
▪ "Anneanneden Torunlara"
Isabelle Kortian, Nouvelles d’Arménie Magazine No:158, 2010
▪ "Adım Seher değil, Heranuş"
G. Serpil Geçmen, Tempo Kitap, 18-25 Mayıs 2007
▪ "Gerçek hakem halklar ve onların vicdanlarıdır."
Emre Terekli, Emre Terekli, Fatih Kızıltaş, Fatih Kızıltaş, Onur Aytaç, Onur Aytaç, Onur Aytaç, Bir+Bir, Ocak-Şubat 2014
▪ "Adı Seher değil Heranuş'tu"
Özkan Güven, Milliyet Pazar Eki, 26 Aralık 2004 Pazar
▪ "Bu toprakların öyküsü"
Ahu Erkıvanç Yıldız, Akşam, 20 Ocak 2005
▪ "Birlikte Ağlamadan Birlikte Gülemeyeceğiz"
Buket Aşçı, Vatan Kitap, 6 Nisan 2005
▪ "Hrant’ın infaz kodu 80 85"
Cansu Çamlıbel, Hürriyet gazetesi, 21 Ocak 2014
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.