Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
metis söyleşiler
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
Bu yazıyı bir arkadaşınıza
göndermek için

Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
 Mustafa Erdem Özler:
"Metafor çağını yıkıyorum, metamorfoz çağını başlatıyorum"
Halim Şafak, bireylikler dergisi, 19 Aralık 2013
Kelebekli Zaman (Can,2001), Erdem Devesi (Metis, 2009) ve Tarihi Ayı Öfkesi’nin (Metis, 2013) olgu ve izlek olarak zaman ve duygusunu ele almasını nasıl anlamalıyız? Bu noktada zamanı izlek olarak almanızın zaman olarak bugünü tartışma anlamına geldiğini ve bu noktada şiirin çağ eleştirisi olduğunu söyleyebilir miyiz?

Sürekli oluş halinde olan bir zamanın içinde dönüp duruyorum. Nietzsche’ci bir ruhla bu zaman algısının içinde şiirde kendi metamorfozlarımı deneyimlediğimi söyleyebilirim. Zerdüşt’ün ilk bölümünde Nietzsche üç metamorfozdan söz eder ya: “Ruhun nasıl bir deveye, devenin nasıl bir aslana ve sonunda da aslanın nasıl bir çocuğa dönüştüğünü...”  Benim ruhumun da nasıl bir kelebeğe, kelebeğin nasıl deveye ve sonunda da devenin nasıl bir ayıya dönüştüğü kitaplarımda okunabilir.
Oluş halindeki bu zamanın içinden baktığım zaman şiirimin kozasını Kelebekli Zaman örüyor, yükünü Erdem Devesi taşıyor, öfkesini Tarihi Ayı Öfkesi yansıtıyor diyebilirim.

Kelebekli Zaman’da geleceğin geçmişte olduğu bir zamana kilitledim zihnimi. Geleneğe bağlanabilecek şiirlerdi onlar... Erdem Devesi’nde zamanımı gelenekten kurtardım. İroninin keskin makasıyla gelenekle olan bağlarımı kestim... Ama geleceğin geçmişte olduğu zaman algım hiç değişmedi, hâlâ da öyle... Tarihi Ayı Öfkesi’ndeyse insanlığımdan çıktım... Zaman içinde yaşadığım hayvan oluşlarla yeni bir canlıya dönüştüm!

Ve şiirin benim için bir çağ eleştirisi değil de bir çağ öfkesi olduğunu anladım. Öfke, arzuların bastırılmasıyla ortaya çıkıyor; aklı devre dışı bırakabiliyor, en yıkıcı duygumuz olabiliyor... Öfkede negatifliklerin, yabaniliklerin çokluğundan belki, öfke anında şiirsel dönüşümler önem kazanıyor. Öfke bedenden kendini dışa vurduğu için, öfke anında uygarlık ötesi tepkiler vermeye başlıyoruz. Hırlıyoruz! Bu hakiki bir şeydir bence. Şiir bir hırlama mı acaba? Öfke anında suni insanlık kabuğu yırtılıyor. Adeta yeni bir canlıya dönüşüyorsun. Burada nasıl bir canlıya dönüştüğün önemli.
Öfke ayrıca insan kudretsizleştirilince birikmeye başlıyor: burada öpüşmek yasaktır! Şurada gülmek ayıptır! Orada içmek olmaz! v.b.

Öfke her zaman harekete geçirmeyebiliyor, tevekküle de dönüşebiliyor. Sabır çekiyorsun mesela... Ya sabır Halim! Ya sabır Erdem! Ya sabır okur!

Öfke nesnesini bulduğu anda kişi tekrar kudret kazandığını görmeye başlıyor. Kendi arzularına göre hareket edebildiğini gördüğün andan itibaren şiirsel neşe başlıyor. Arzuların akacağı kanalların açık olması önemli. Kanallar tıkanınca öfke patlıyor. Tabii ki yıkıcı, reaktif, salt olumsuz öfkeden kaçınmak gerekiyor.

Yeryüzünde egemenlik ilişkisi kuran tek canlı insan, doğayla ve kendisiyle... Aslında tehdit algısı, düşmanlık üzerine kurulu değil bu dünya. Canlı varlıkların çevresi ile bir uyum ilişkisi var, çatışma ilişkisi değil. Her canlı kendi doğal alanının, bedeninin ihlal edilmesi durumunda öfkeleniyor.
Öfke zamana yayılabilen ve ertelenebilen bir duygu öte yandan. Nesnesini de değiştirebiliyor. Mesela birilerine öfkeleniyorsun şair oluyorsun, şiirini bitiremiyorsun millete kızıyorsun v.b. Jeneratör gibi öfke, cereyan üretiyor. Şiir de jenaratör gibi, cereyan üretiyor. Dikkat, çarpılma tehlikesi! Önemli olan öfkenin neye dönüştüğü, dönüştürüldüğü... Şiirin çağ öfkesi işte!

Zaman kimi yerde tarih olarak şiire dâhil olurken ya da böyle bir algının oluşmasına izin verirken daha da gerilere gidebilen başka bir deyişle çocukluğu geçip arkaikleşebilen geçmiş/zaman duygusu her bir şeyin önüne geçebiliyor. Geçmiş kendine yönelik eleştirellik üstünden bugüne olumsuz anlamda yönelmenin nedenleri arasına giriyor. Böylelikle de Kelebekli Zaman ve Erdem Devesi’nde zaman daha çok geçmiş ve çocuklukken Tarihi Ayı Öfkesi’nde şimdiki zamana doğru gidiyor.  “ne kadar hızlı iniyor aşağıya zaman/ misinayı kopartacak zaman” dizeleri de en çok da bu şimdiki zamanın sonuçlarına dikkat çekiyor.

Arkaikleşebilen zaman da şimdiki zamanın içinde... Böyle olunca kelimeler birbirleriyle zamansız ilişkiler içine girerek birbirleri içinde yankılanırlar. Uzaklıklar yakınlaşır. Hatırlamaya dayalı geçmiş zaman tahayyülü aşılır ve zihinsel kaçışlar başlar. Geçmiş gelecek ikiliğinin dağılışına tanık oluruz. Zihinde muğlak alanlar oluşmaya başlar. Şiir için muteşemdir bu muğlak alanlar.
İnsanın köküne kadar uzanan bu geçmiş benim için tamamlanmış bitmiş, geçmiş bir olgu değil. Bu da arkaiklik algısını yaratıyor. Yani özlemi dile getiren, antikacı bir geçmiş değil benimkisi. Zaman dışı bir yaşamı kastediyorum arkaiklikle. İnsan denen canlının doğadan kopmadan önceki zamansız yaşamını kastediyorum. Aslında şiir de zaman dışı bir hayat yaşatmaz mı bize! Doğanın ritmiyle insanların, diğer hayvanların, bitkilerin, ağaçların ritminin iç içe olduğu arkaiklikler, doğanın döngüselliğiyle belirlenen varoluşlar...

Bu zaman dışılık tabii uygarlıkla yıkılmaya başladı ve yerleşiklikle birlikte bugünkü zaman algısı başlamış oldu... Süre başladı, hız ortaya çıktı, hızla birlikte faşizm doğdu, telaş baş gösterdi, geri sayımlarla panik çıktı. Saat zamanı, saat gibi işleyen insanlar üretti. Saatler modern zaman kelepçeleri olarak bileklere takıldı. Herkes zamanın tutsağı oldu...  Şimdi herkes bu tutsaklıktan kurtulmaya çalışıyor. Zaman çok kısa artık. Modernlikteki geçmiş ve gelecek yok şimdi. Bu yüzden herkes şimdi’ye yoğunlaşmış durumda... Kimse kimsenin hızına yetişemiyor. Herkesin acelesi var, her şey acil! Kimsenin yeterli zamanı yok! Sonunda zaman da tüketildi! Yakında bir gün elli saate, altmış saate, bir yıl beş yüz güne, bin beş yüz güne çıkarılırsa şaşırmam!
Doğru, bütün bunları söyledikten sonra Kelebekli Zaman ve Erdem Devesi’nde zamanın daha çocuksu olduğunu, çocukluğun imleyici konumda bulunduğunu söyleyebilirim... Ama Tarihi Ayı Öfkesi’nde biyolojik bir zaman talebinin olduğunu vurgulayayım. Bu talebin bizzat şiirin kendisine ait olduğunu da belirteyim. Çünkü artık benim şiirim, döngüsel ritimleriyle, sesiyle, kafiyesiyle, nakaratlarıyla, hırlamalarıyla, galeyanlarıyla, tepkileriyle v.b. saat zamanının dışında inşasını arzu ediyor. Şiirin üreteceği şimdi’lerde yaşamak gibisi yok çünkü! 

ne kadar hızlı iniyor aşağıya zaman/ misinayı kopartacak zaman” dizeleri de en çok bu şimdiki zamanın sonuçlarına dikkat çekiyor. Bu sonuçlardan en önemlisi ölüm tabii ki!

Devam edelim… Şiirlerinizde zamanla ironi arasında daha çok ironiden yana bir ilişki kuruyorsunuz. Hatta Erdem Devesi ve Tarihi Ayı Öfkesi bunu kitap adlarından başlatıyor. İroni, özellikle bugüne (Gezi Parkı’nda en geniş yeri kaplayan şeyin ironi olduğunu da düşünerek) bakarak zamanla çatışmanın hatta ona karşı çıkmanın araçlarından biri olarak kabul edilebilir mi?

Benim kullandığım ironi, evet zamanla çatışmanın hatta ona karşı çıkmanın, zamana karşı şiirsel galeyanlar yaratmanın bir kuvveti. Özellikle ikili karşıtlıklarla sınırlandırmaların, tek bir anlamda sabitlenmeye zorlanmaların, zaman içinde kalıplaşan metaforların, duyguların, algıların darmadağın edilmesini arzu eden, sürekli muğlak alanlar açmaya çalışan, gülümsemeyi metne doyasıya yediren, neşeyi konum almak olarak gören bilinçli ve stratejik bir karar.

Şiir sadece haz üretmekle yetinemez artık. Şiir sadece haz almak için okunamaz. Sadece hazda kalmak özgür düşünmeyi engeller bence. Tek başına haz dikte eder çünkü... Şiirle konum üretmek, yeni perspektifler üretmek, dil müdahaleleri üretmek, direnç üretmek, duygular üretmek önemli. Çünkü insanlar şiirle isyan etmek istiyorlar. Durmadan tivit atıyorlar. Lafı gediğine sokmak istiyorlar. Şiir laftır! Hayatta aranan şey hikmet değildir artık, aranan şey laftır. Bütün bu dinamizm için ironi gerekiyor...

Gezi’de de hayat şiirle örtüştü... Gezi’de yıkıcılıklar ironi üzerinden, kuruculuklar şiirsel dönüşümler üzerinden oldu. Hayatla şiirin örtüştüğünü cümle alem gördü. Yeri gelmişken vurgulayayım Gezi’de öfke, tekillikler arasında kurulan şiirsel hayatlar sayesinde direnişe dönüştü bence. Gezi’de tekillikler şiirsel çokluklar oluşturdu. Böyle olunca empati fışkırdı. Merkezi olmayan mekanda yaşamanın neşesi bulaştı herkese. Üretilen ironik dil, bir güneş gibi ısıttı, bir ağaç gibi serinletti ruhları...
Gezi’de eril ve maço olmayan, holigan ve fetihçi olmayan, öfke kokmayan, humor dozu yüksek, arzu şelaleleri yaratan, debili, sıçramalı bir dil kullanıldı. Merkezi anlatım ortadan kalktı. Merkezi dil otoriteleri sarsıldı. Birlikte yaşamanın, paylaşmanın, empatinin, kendi kendine ironiyle arınmanın bir sonucu bu...
 
Gezi’den sonraki yeni süreçte artık şiirin vaadi önemli hale gelecek diye düşünüyorum... İroni, bu vaadin belirmesinde etkili olacak.

Zamanın en çok üstünde durduğu da çocukluk oluyor. Bu tabii çocukluğun biraz da hiçbir zaman dönülemeyecek ‘mutlu zaman’ olmasından kaynaklanıyor. Orda da bahçeler, taşlar, anne ve baba var. Bu tabii özellikle Kelebekli Zaman’nda zaman kadar çocukluğu da izlek olarak şiirde tutmanıza yarıyor.

Çocukluk sınır aşma işidir bence. Şiir inşa etmek de sınır aşma işidir. Hepimizin kimlik denen katı kabukları var. Bu katı kabukları yalnızca çocukluk ve şiir kırabilir. Yeni bir dünya yapmanın tasavvuru çocukluk benim için. Uslu durmayan imge çocukluk, kendi zihnimle yarattığım muğlak alan. Anlam öncesine götürmek okuru aslında... Kesinlikle nostalji platformu yaratmak değil kastettiğim, kaçış koordinatlarımı yeniden oluşturmak. Yanlış anlaşılmasın benim burada söylediğim çocukluk, çocukluk dediğimiz buluğ öncesi süreç değil, Nietzschevari bir teşebbüs! Onun metamorfoz zincirindeki son halka gibi bir şey. Belki bu çocukluk fikri benim için de artık kelebek oluş, deve oluş, ayı oluştan sonra kendi metamorfozumu tamamlayacağım son halka olur. “hangi suyun başında bekliyor zaman / gidip bul’cam tekrar çocuk ol’cam”...

2001’deki Kelebekli Zaman’a gidersek eğer bu ulaştığım çocukluk algısına dair ipuçlarıyla karşılaşırız. Çocukluk orada diz kapaklarımızdaki yara izleri gibidir. Daha çok hatırlatıcı konumuyla yer alır: babamın elinden sımsıkı tuttuğum günler, masalların pıhtılaştığı annemin kalbi, bahçemizdeki güllerin yazgısı, çocukluğumun gömüldüğü arka odalar... Harikaydı. Unutmuyorum, çocukken ben, evimizde sesli şiir okunurdu bizim. Kitaplığımızda kapak desenini ve fıstık yeşili rengini çok beğendiğim, üstünde “Yeni Şiirimizden, Hazırlayan: Cengiz Yörük” yazan kitapta Necatigil, Uyar, Cansever, Çelebi, Ayhan, Süreya v.b. vardı.

2001’deki Kelebekli Zaman, bence benim şiirimin buluğ çağıdır!

Ama bir yanıyla hepsi de geride kalmış oluyor. Geçmişin kasabasının yerini artık şehir alıyor. O yüzdendir ki çocukluğu taşra olarak anlıyorsunuz. En azından yaşadığımız her şehir devasa modernizme bağlı olarak böyle düşünmemize izin veriyor diyebilir miyiz? Yoksa geride kalan bıraktığımız her şey çocukluk dâhil taşra mıdır?

Benim için artık her yer merkez, her yer taşra ya da her yer taşra, her yer merkez! Kelimeler olduktan sonra, tekno-hayata bağlandıktan sonra, hayal kurmayı bildikten sonra her türlü zihinsel göçebelik yaşanabilir. Zihinsel ebatların boyutuna bağlı! Mekânla şairin ilişkisi, şiir inşa edilen alanla örtük bir düzlemde gelişiyor. Mekânın hacmi, corafi konumu şairin entelektüel hacmiyle, konumuyla değişiklik arz ediyor. Ben, Nevşehir ile New York’u aynı anda hissedebilmeyi önemsiyorum... Her türlü zihinsel sınırları yıkan, mekânsal sınırları yıkan muğlak hissedişleri önemsiyorum... Bu yüzden çocukluğu sırf taşra olarak anlamıyorum artık, geride bıraktığımız her şeyi çocukluk dahil taşra olarak algılamıyorum artık.
Modernizmin dikte ettiği ikili düşünme yapıları (taşra – merkez gibi) çoktan çöktü. Bir yere, bir şeye sabitlenme devri bitti. Artık şiirin de taşrası, merkezi kalmadı. Normlar sürekli eriyor. Şiir inşa ettikçe nerede olduğunu hissediyorsun!

Sanırım doğayla kurduğunuz ilişkide de taşra dediğiniz yer nereyse/neresiyse o var. Ama doğayla kurulan ilişki Tarihi Ayı Öfkesi’nde bir geçmiş duygusu ya da düşüncesi yaratmaktan uzaklaşıp hatta vazgeçip bugünü tartışmaya hatta bugüne karşı çıkmaya dönüşüyor.

Doğayla kurduğum ilişkide uygarlık denen şeyle yüzleşme var. Doğa hep bir tehdit olarak algılandı uygarlaşma sürecinde. Doğayla aramıza duvarlar örüldü, çitler kuruldu... Oysa biz doğaya aitiz.

İnsan ile hayvan arasındaki zihinsel duvarlar, çitler hep ilgimi çekti benim. İlkel tepkilerin uygar formlarıyla bugünün algılanışı da... 

Tarihi Ayı Öfkesi’nde hayvansılığın ve uygarlığa karşı yıkıcı bir saldırganlığın, öfkenin olduğu kesin. Özellikle sanatsal yaratıcılığın ve şiirin açığa çıkması, bastırılmış hayvanlığımızın, arzularımızın bugünkü uygarlığa verdiği tepki bence. Tarihi Ayı Öfkesi, insan denen canlı ile doğa arasındaki sınırların şiirle ihlal edilmesi aslında.
Bir ayının öfkesini düşünelim: anlık bir şeydir mesela. İnsanın öfkesi, kültürel dolanımdan geçtiği için ilk cevabımda da söylemiştim, anlık olduğu gibi zamana da yayılabilir, ertelenebilir de, nesnesini de değiştirebilir. Bugünkü insanın uygar görünümünün içinde de bir ayı oluş var yani. Bugüne karşı çıkarken hayvani tepki vermek önemli bence! İlla ki fiziksel şiddete, anlık tepkiye dönüşmek zorunda değil bu. Bizi uygar yapan da bu değil mi? Bugünkü uygarlığın içinde hayvan oluş ortadan kalkmış değil demek istiyorum.

Hayat; dil, cümle, kelime ve söz gibi şeyler tekrar tekrar açıklanarak, değiştirilerek, çoğaltılarak, yadsınarak tartışılıyor.

Tarihi Ayı Öfkesi’nde ben doğanın doğurgan tavrını benimsedim. Şiirlerimde sürekli kendi kendine doğuran kelimelerden oluşan ekosistemler kurmaya çalıştım. Şiirlerimde kullandığım kelimelerin birbirleriyle yatay, çoklu ilişkiler içine girerek dil yankılanmaları oluşturmalarını istedim. Okuru şiirsel kaosların içine sürükleme, fırlatma niyetine eriştim. Dilin adeta boğazına sarılarak şiirlerimi oluşturdum. Özellikle sert ünsüzleri, kalın ünlüleri kullanarak şiirsel gerilimleri en uç noktatalara vardırdım. Şiirdeki her türlü anlam rejimini yıkmak için dil suikastleri düzenledim. Mesele benim için aslında şiirde prosesi öne çıkarmak; şiirde prosesi öne çıkarmak demek dile sürekli müdahalelerde bulunmak demek, her türlü işaretleme sistemlerini yıkmak demek, ses sistemlerini bozmak demek, şiiri varyasyonlar üzerinden çeşitlendirmek demek, yeni bir dil yaratmak demek...

Şiirimde kullandığım tekrarlar da, nakaratlar da benim için önemli. Tekrarlarla, nakaratlarla şiirlerimin senfonik düzlemini oluşturuyorum... Tekrarlar ve nakaratlar olmasa deliririz!

Şiirde bazen performatif bir dil kullanarak yaşam enerjisini artırmaya yöneldim: mesela “Çökün Çökün Örgünüz Şaşırsın” şiiri... Bazen şiirin görünen de bir şey olduğunu algılatmak için imgeleri tamamen optik kodlara indirgedim: mesela “O Biçim Dünya O” şiiri...

Ben her şeyi şiire yaklaştırmaya çalışıyorum. Şiirde farklı kompartımanlar arasındaki ilişkisellikler önemli. Şiirin güncel sanatla, kavramsal sanatla irtibatı önemli. Böylelikle hayat; dil, cümle, kelime, söz her türlü sıkıştırmadan kurtuluyor. Dilin kudretlenişi artıyor. Tarihi Ayı Öfkesi’nin kudret artırıcı bir kitap olmasını dilerim.

Sanki dünya karşısında önce dile dikkat etmemiz gerekiyor gibisinden bir telkin şiirinizde sürekli dolaşıyor. Dil ve onun bileşenleri üç şiir kitabında da izleklere rağmen geri çekilmediği gibi dili şiir üstünden direnişin parçası yapıyor.

Hayat dilden ibaret. Her insan, her hayvan, her bitki, her canlı, her şey şiir metni benim için. Dil belirliyor, yansıtıyor her durumu. Bu durumu üç kitabımda da aktarmaya çalıştım.

Özellikle Tarihi Ayı Öfkesi’nde dili şiir üstünden yeniden icat etme direnişinin parçası haline getirdim, öfkeyle kırdım, yeniden kurdum. Bunu yaparken bilinçli ve stratejik olarak şiirdeki yerleşik metafor alışkanlıklarına karşı çetin bir mücadeleye giriştim. Dilin metaforlarına karşı değildi mücadelem, şiirdeki kötü metafor oluşumlarına karşıydı. Tarihi Ayı Öfkesi’ni “Tarihi Metafor Öfkesi” olarak da okuyabiliriz!

Dildeki bu dedelerimizden kalma metaforlarla giriştiğim mücadeleyi yaşadığım metamorfozlarla kazandım diyebilirim! Yani hayvan oluşlarla!
Hiç çekinmeden şunu söyleyebilirim: Tarihi Ayı Öfkesi’yle şiirde metefor çağını yıkıyorum, metamorfoz çağını başlatıyorum! Bunu söylerken içim rahat, çünkü biliyorum ki dilin yeni metaforlar doğurması için eski metaforarın yok edilmesi gerekiyor. Şiirde yeni bir dilin belirmesi için bu şart. Nasıl olsa kelimeleri istediğin kadar sabitlemeye çalış, bir yerden vızzzzt diye kaçıyor zaten, bunu biliyorum, dildeki yenilik, kırılma da bunu bilmekten meydana geliyor zaten. Artık, şiirde mecaz anlamlara göre metaforların belirlenimi olamaz. Şiir metamorfozlar, oluşlar, yoğunlaşmalar yaratan imgelerle inşa edilebilir. İmgeden kastım her şekilde oluşun ta kendisidir. Şiirde “ben domuzum” diyorsam gerçekten domuzumdur. “gibi” edatının yeri yoktur... Ama ne yaparsak yapalım “ben domuzum”daki kelimeler zaten okunur okunmaz, görülür görünmez, duyulur duyulmaz her zihinde farklı anlam algıları yaratarak yeni metaforlar doğuracaktır. Bunu bilmek benim için heyecan verici, adrenalin artırıcı... Bir de şiirde adlandırmaların, simgeciliğin, kapalılığın devri çoktan bitmiştir demek istiyorum. Artık şiirde ne gerçek anlamlar, ne mecazi anlamlar kalmıştır; ses ve yoğunlaşmalar vardır, sürekli oluşlar, kopuşlar ve dönüşümler vardır.

Biliyorum, özgürlük gereksinimimiz arttığında hepimiz metaforlara başvuruyoruz. Bu sebeple yeni doğacak metaforların yaratacağı muğlaklık alanlarına bugün daha çok ihtiyacımız var.

Ayrıca şiir için aynı zamanda sezilere ihtiyacımız var. Seziler de önemli ama, seziler belli bir süre sonra dili muhafazakârlaştırabiliyor, dikkatli olmak lazım. Bu yüzden dilin kudretleşmesi için özellikle yeni metafor alanları oluşturmak gerekiyor. Sonuçta başka bir dünya yapmanın tasavvuru metaforlar benim için.

Tarihi Ayı Öfkesi’nin “orman orman söyle bana/benden daha canavarı var mı bu ormanda” dizeleri ile açılmasını dünyayı insana karşı savunma temelli bir refleksin sonucu olarak alabilir miyiz? Tarihi Ayı Öfkesi insana tabii uygarlığa saldırıyor diye düşünmemize izin verirken bir yandan da sanki bunun bir yanılsama olduğunu da ifade etmeye çalışıyor diye de düşünüyorum.

Tarihi Ayı Öfkesi’nde ilk defa içimdeki canavarı herkesle tanıştırıyorum. Canavarımın adı: Mustafaula Erdemula Özlerula. Ses canavarı benim canavarım. Ses emici bir canavar. Cümleler gibi sürüngen ve çok hayvanlı. Mitolojideki “Chimera”ya benziyor biraz... Bu canavar benim aşırılıklarımı ifade ediyor. Şiir de aşırılıktır zaten. Söylemiştim, sınır aşma işidir şiir.

Dünyayı insana karşı savunma temelli bir refleksin sonucu olarak oluşturdum Tarihi Ayı Öfkesi’ni diyebilirim. Bu şiirsel refleksin muhatabı da içimdeki bu canavardır. Uygarlık tarafından bastırılmış olanın tekrar ortaya çıkışını şiirle ifade ediyor bu canavar. Evcilleştirilemeyen bir şiir inşa ettiriyor. Yaşadıklarımız karşısında yanılsamadan daha ziyade, uygarlık denen şeye karşı ayılma diyelim.

Belirteyim Tarihi Ayı Öfkesi’nde ben bir canavar oluş yaşamadım. O zaten dünyaya geldiğimden beri hep benimle birlikte. Benim gibi herkes de içindeki kendi canavarıyla birlikte yaşamakta. Bastırılmış arzularımızın zuhur etmesi için içimizdeki canavarla diyaloğa ihtiyacımız var.

İroninin sırtında gelen “Derhal Bana Papatyaların Kellesini Getirin”, “Seni İstekli Yamyam Seni”, “Beyoğlu Ormanlarında Tilki Avı” gibi şiirler de okuru bu ikilemin içinde tutmak için yazılmış diyebilir miyim?

İroninin bıçak sırtında meydana getirilen şiirlerden bunlar. “Derhal bana Papatyaların Kellesini Getirin” hayatlarımızı kuşatan fetihçi, otoriter nidaların tersyüz edilmesi... “Seni İstekli Yamyam Seni” kapitalist doymazlığın, aymazlığın  parodisi... “Beyoğlu Ormanlarında Tilki Avı” bugünkü kabadayılık ekseni...

Bu şiirlerde okuru ikilemlerin içinde tutarken sürekli patika değiştiren şiirsel buluşlarla gülümsetmek istedim. Üstümüzde baskı ve denetim kuran, asık yüzlü, ciddi, tek sesli gerçekleri ironik bir dille darmadağın etmek istedim.

Aslına bakılırsa bu ikilem günümüz insanın durumunu göstermeyi başarırken bir yandan da kendinin olumsuz sonuçları ile okuru baş başa bırakıyor. Ama öte yandan “ben domuzum/sen insansan insan san” dizeleri o ikilemden çıkış anlamına da gelebilir.

Baştan beri söylüyoum, oluş ve aradalıklar beni hep ilgilendirdi... Muğlaklık alanları yaratmak da... Ben bu şiirleri inşa ederken insanlığımdan çıktım! Hayvan oluşlar yaşadım. Hayvan oluşlarla kendi kaçış bölgelerime, cümlelerime ulaştım. Burada kaçışla kastetdiğim şey şiirsel yoğunluklara kaçış. Şiirsel ormanlara kaçış. Zihinsel kaçış. Hayvan oluşları bir gizilgüç olarak yaşadım.
Bedenlerimiz aslında müthiş bir çokluk barındırıyor: hayvan çokluğu, bitki çokluğu v.b. Bu çoklukları hissederek bedenimi dil yardımıyla transforme etme çabası beni heyecanlandırıyor açıkçası. Şiirde içkin düzlemler oluşturabilmek için bu oluş evreleri çok önemli benim için.

Böyle düşününce “ben domuzum / sen insansan insan san” dizeleri her türlü ikilemden çıkış için bir ipucu sayılabilir. Kendisi olmanın derdinde olan herkes oluş cesaretleri göstermeli diye düşünüyorum.

Son olarak: üç kitap organik olanı açığa çıkarmanın şiirsel karşılığı olabilir mi? Geçmiş ve bugün ilgisinin böyle bir yanı da vardır diyebilir miyiz?

Üç kitabım da organik olanı açığa çıkarmanın şiirsel karşılığı olabilir ama ben üç kitabımın da inorganik olduğunu söyleyeyim! Organik olanı en çok sahicilikle ilişkilendirirsem eğer, benim şiirlerim organik olanı aratmaz diyebilirim ama. Geçmiş ve bugün ilgisinin daha çok bugünkü zaman algısının doğal akışlarımızı tahakküm altına almasıyla ilişkili öfkeli bir yanı var.
"mızraklı saatler saplanmış soluğuna / sesi gübreli şiir gürültüsü"

Okuyabileceğiniz diğer Mustafa Erdem Özler söyleşileri
▪ "Şiir sapına kadar plastik bence..."
Ezgi Okay, Cumhuriyet Kitap Eki, 24 Aralık 2009
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.