Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
metis söyleşiler
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
Bu yazıyı bir arkadaşınıza
göndermek için

Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
 Fethiye Çetin:
"Gerçek hakem halklar ve onların vicdanlarıdır."
Emre Terekli, Fatih Kızıltaş, Onur Aytaç, Bir+Bir, Ocak-Şubat 2014
19 Ocak 2007’de Agos gazetesinin önünde katledilen Hrant Dink, Türkiye Cumhuriyetinin ve AKP hükümetinin en büyük utançlarından biri hala. Hrant Dink davası için verilen karar Yargıtay tarafından kısmen bozulup yeniden görülürken, cinayetle şu ya da bu şekilde ilgili polis müdürleri ve valiler, bakanlar da istifa ve görev değişiklikleriyle kamuoyunu meşgul etmeyi sürdürüyor. Dink davası devletin ve toplumun kılcal damarlarına nüfuz edecekken bu ilerleyiş bizzat yargı tarafından engelleniyor. Hrant Dink’in avukatı Fethiye Çetin, Metis’ten çıkan “Utanç Duyuyorum!” kitabında, cinayetin öncesi ve sonrasını, dava sürecini ve verdikleri büyük mücadeleyi anlatıyor.

"Gerçek hakem halklar ve onların vicdanlarıdır. Benim vicdanımda ise hiçbir devlet erkinin vicdanı, hiçbir halkın vicdanı ile boy ölçüşemez.” Kitabınız “Utanç Duyuyorum!" Hrant Dink’ten yaptığınız bu alıntıyla başlıyor. Gerek  Hrant Dink davası gerekse son dönemdeki gelişmeler bağlamında bu söz sizin için ne ifade ediyor?

Bu söz, öncelikle kitabın başta gelen amacını çok iyi özetliyor. Hrant Dink’in bu sözle dile getirdiği yaklaşımı çok önemli buluyorum, bu nedenle ben de yürüttüğüm faaliyetlerde bu yaklaşımı kendime rehber edindim, hemen her konuda bu sözü benimseyerek çıkıyorum yola.  Daha da önemlisi,  bu yaklaşımın ne kadar doğru olduğunu ve ne kadar isabetli olduğunu bizzat hayatın kendisi doğruluyor. Konumuzla ilgisi bakımından mesela, sadece siyasi cinayetler, faili meçhuller ve bunlara ilişkin yargı pratiğine bakmak bile yeterli. Ne yazık ki bu toprakların tarihi,  bir anlamda faili meçhul bırakılmış cinayetlerin tarihi. Kısa sürede unutturulan, hesabı sorulmamış cinayetlerin ve suçların tarihi. Sabahattin Ali, Abdi İpekçi, Doğan Öz, Uğur Mumcu, Musa Anter ve daha niceleri ile ilgili açılan davalar, ilk ya da ikinci duruşmalarının ardından unutturulur,  ilk tepkiler ve duruşmaların ardından yargılamalara ilgi azalır ve böylece dava dosyaları kapatılır arşive kaldırılırdı.  Fakat ilk defa, bir cinayet dosyası yedi yıldır kapatılamadı. İşte bu, Hrant’ın “gerçek hakem” dediği halklar ve onların vicdanı sayesinde oldu. “Artık yeter” dendi ve arkası bırakılmıyor, bana göre bu çok önemli. Gerçekten bir şeyler değişecekse belki bu sayede değişecek. Gezi Parkı ve çevresinde gelişen protestoların devlet tarafından nasıl bir şiddet yoluyla bastırıldığına hepimiz tanığız. Sakat kalan, öldürülen insanlar oldu. Hrant Dink davasını tam da bu yüzden önemsiyorum, hem her davanın konusunun ve kararının aslında birbiri ile bağlantısı nedeniyle ve bu davanın aydınlatılması çabasının diğer cinayetlerin aydınlatılması için de kapı aralayacak işleve sahip olmasından ötürü, hem de gerçek hakemin yarattığı rüzgârın gücü ve etkisinden dolayı.  Bu bakımdan egemen olanın geçici olduğunu, asıl kalıcı olanın, karar verecek olanın halklar ve onların vicdanı olduğunu unutmamak gerek. Hrant’ın bu sözünü her daim akılımızda tutmalıyız.

Hrant Dink davasının ilk duruşması 2 Temmuz 2007’de yapıldı ve Yargıtay’ın yerel mahkemenin kararını bozmasının ardından, 17 Eylül 2013’de dava yeniden görülmeye başlandı. Yaklaşık yedi yıllık süreçte davanın aldığı yol hakkında ne düşünüyorsunuz?

Aslında, bu davada yol alındığını düşünmüyorum, hatta başladığımız noktadan geride olduğumuzu çok kez ifade ettim. Hrant Dink davası başlangıçta terör örgütü suçlamasıyla açıldı. Farklı dil, din, etnik kökene, farklı inanca ve siyasal görüşe sahip insanlara karşı örgütlenmiş bir yapıdan söz ediliyordu. Üstelik, savcılar iddianamede örgütün bu yapıdan ibaret olmadığını ve yeni bir soruşturma dosyasıyla soruşturmaya devam edileceğini bildirmişti. Biz ise işin başında “Evet, örgüt bunlardan ibaret değildir. Bu nedenle de dava eksik açılmıştır, ancak soruşturma önemlidir, dava sırasında da bu sınır genişletilecektir” diye açıklamalarda bulunmuştuk. Davanın beşinci yılında Mahkeme karar verdi ve bu kararda “Örgüt yoktur” dendi ve Erhan Tuncel dahil olmak üzere pek çok sanık için beraat kararı verildi. Sonra Yargıtay bu kararı bozdu, “Hayır, örgüt vardır, ama bu örgüt terör örgütü değildir. TCK 220 kapsamında suç işlemek amacıyla kurulmuş bir örgüttür” dedi. Yargıtay’a göre, Türklüğe hakaret ettiği Mahkemece tespit edilen Hrant Dink'i “cezalandırmak amacıyla”, Yasin Hayal arkadaşlarından oluşan bir örgüt kurmuştur. Yani bu örgüt Hrant Dink’i öldürmek amacıyla kurulmuştur ve sadece Yasin Hayal ve çevresindeki birkaç kişiden oluşmaktadır. Yargıtay’ın bu kararı gerçeğe ve delillere tamamen aykırı, fakat yeni yargılama sürecinde en azından bunun sınırlarını genişletme olanağı var, bunun için çalışacağız. Şimdi bulunduğumuz nokta bu. Hrant Dink davası 18 sanıkla açıldı, ardından iki sanık daha dahil oldu ve 20 sanıkla sürdürüldü. Şu anda ise beraat edenleri bir yana bırakırsak, beş – altı sanıkla sınırlanmış durumda. Yani yargılanan kişi sayısı, örgütün amacı ve kapsamı sınırlandırıldı. Bu anlamda başlangıçtan geri noktadayız diyorum.

Hrant Dink’e 13 Şubat 2004’te Agos’ta yayımlanan yazısından ötürü 16 Nisan 2004’te "Türklüğü Tahkir ve Tezyif" suçundan dava açıldı. Ardından, adil olmayan yargılanmanın yanı sıra, kamuoyu önünde linçe maruz kaldı: Medyada “Türk düşmanı” olarak yaftalandı, Agos’un önünde “öfkemizin ve nefretimizin hedefidir Hrant” denerek açıklamalar yapıldı, yargılama ise milliyetçi atmosferde ilerledi. Bugünden baktığınızda o günleri nasıl anlatırsınız?

Kuşkusuz çok zordu. O dönem inanılmaz bir linç atmosferi yaratıldı. Azınlıklar ve hiç olmayan bir tehdit, yani misyonerlik büyütülerek kamuoyu korkutulmaya başlatıldı. Mesela, o zamanlar televizyonu açtığımızda “misyonerler cirit atıyor, gençleri kandırıyor, dinimiz tehlikede, ülkemizi bölecekler” içeriğindeki haberlere sıklıkla maruz kalıyorduk. Hrant Dink tam da bu sıralarda “Sabiha Hatun’un Sırrı” başlıklı bir haber yaptı. Haber Atatürk’ün manevi kızlarından biri olan Sabiha Gökçen’in 1915’te ailesini kaybeden Ermeni yetimlerden biri olduğunu söylüyordu. Gökçen’in kendi teyzesi olduğu iddiasının sahibi Hripsime Sebilciyan’ın tanıklığıyla ve bazı belgelerle haberleştirilmişti. Bu haber Hürriyet gazetesinde manşetten verildikten sonra Hrant’ın adeta ipi çekildi. Birbiri ardına davalar açılmaya başlandı. “Ermeni Kimliği Üzerine” başlıklı yazı dizisinden bir cümle cımbızla çekilip “Türklüğü Tahkir Ve Tazyif” suçu isnat edildi. Oysa hukuken bu suçun oluşabilmesi için yazı dizisinin tamamına bakılması gerekiyordu,  cımbızla çekilen cümlenin ne anlama geldiği, yazının bütünlüğü ve bağlamı içinde anlaşılabilirdi. Bütün Yargıtay içtihadları da bu yöndeydi. Buna rağmen savcılar, yargıçlar, kendileri için bağlayıcı olan kuralların ve kararların aksine o cümleyi tek başına ele alarak, Hrant’a dava açtılar. Hrant’la bunun öncesinde tanışıyordum, fakat avukatı değildim. Bu saldırılar olduğunda Agos’a destek vermek için gidiyorduk. “Dava açılmayacak zannediyordum, ama açtılar” demişti. O kadar emindi ki kendinden, çünkü yazdığı yazı Türklükle ilgili değildi, yalnızca Ermeni kimliğini ve onu oluşturan öğeleri tartışıyordu. Bana “Avukatım olur musun?” dedi, hiç düşünmeden kabul ettim.  Gerçi söz konusu cümle tek başına ele alındığında, biraz da önyargılı iseniz yanlış anlaşılmalara sebep olabilecek bir yapıdaydı. Çevremizdeki insanlar bile “Bu cümleyi nasıl savunacaksın, işin zor” demişlerdi. Ben ise şunu düşünmüştüm. Normal olarak bu yazı dizisinin tamamını okuyan bir hakim Hrant Dink’in amacının “Türklüğü aşağılamak” olmadığını anlardı. Ne yapıp edip hâkime bu yazının tamamını okutmalı ve meramını anlatmalıyım. Ama onca iş yükü arasında davaya bakan hâkim bu yazı dizisinin tamamını okuyacak mıydı? Çareyi bilirkişi incelemesi talep etmekte buldum.  Esasında, bilirkişiye çözümü özel bilgi ve tekniğe bağlı olan konularda gidilir. Yani, mahkemenin bu konuda bilirkişiye gitmesine gerek yoktu. Hakim o yazı dizisinin tamamını okuduğunda konuyu rahatlıkla kavrayabilirdi. Fakat onca iş arasında hâkimin bu yazıya vakit ayıramayacağını düşünerek ısrarla bilirkişi incelemesi talep ettim. Savcının da uygun görmesi ile bilirkişi talebim kabul edildi. Dosya, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza Ve Ceza Usûl Anabilim Dalı’nda görevli üç öğretim görevlisine gönderildi. Yazı dizisinin tamamını dikkatle irdeleyen, bilimsel gerekçeleri somut olaya uygulayan bilirkişilere göre ortada Türklüğü tahkir ve tezyif suçu yoktu. Rapor şu anlama geliyordu:  Hrant Dink atılı suçtan beraat etmelidir.  Bu durum bizim için sevindiriciydi, umutlandık.  Çünkü mahkemeler genellikle bilirkişi raporuna uyar.  Umutlanma vesile olan bir başka gelişme ise şöyleydi:  Raporun dosyadaki nüshası üzerinde hâkim çalışmıştı ve beraat kararına  gerekçe oluşturacak cümlelerin altını çizmiş ve bir kısmının yanına yıldız koymuştu. Ancak, bilirkişi raporundan sonra işin seyri değişti, “Kemal Kerinçsiz’ler” duruşmalara gelmeye başladı. Daha önce şikayet edenlerden sadece bir kişi davayı takip ediyordu. Ancak “Kemal Kerinçsiz’ler”in davaya katılımıyla yargılama hukukî olmaktan ziyade milliyetçi saldırganlığın had safhada olduğu bir atmosferde ilerlemeye başladı. Bu arada basın yayın organları aracılığıyla Hrant Dink sürekli “Türk düşmanı” olarak lanse ediliyordu. Bütün bunlar yanyana geldiğinde davanın bilirkişi raporuna kadar olan seyri değişti ve ne yazık ki mahkeme Hrant’ı mahkûm eden o kararı verdi. Bu süreçte Hrant’ın yanında olmak ve o saldırıları önleyememek gerçekten çok zordu. Çünkü Hrant benim hem dostum hem de müvekkilimdi. Hrant’ı bu olanlardan koruyabilmek adına elimden gelen her şeyi yapıyordum fakat yaptıklarım bir türlü karşılığını bulmuyordu, olumlu sonuç alamıyordum. Karşımızda olan kalabalığın saldırganlığı ise akıl almaz boyuttaydı. Kalabalığın bu saldırganlığı hâkimleri bile esir almıştı. Mahkeme önündeki kalabalığın saldırganlığından ötürü adliyeden çıkamadığımızı hatırlıyorum. Polis otosuna binip o kalabalıktan kaçmaya çalıştığımızda ise arabayı yumrukluyanlara, hatta ve hatta arabanın kaportasını ısıranlara tanık oldum. Bunu gördüğümde dehşete düşmüştüm, aklımdan demek ki “Hrant’ı yakalasalardı ne yapacaklardı” diye geçirdim.

Kitapta cinayetin Ergenekon’dan daha üst bir yapı tarafından tasarlandığını belirtiyorsunuz. Özellikle kayda geçen “msn” yazışmalarında Özel Harp Dairesi’nin direkt olarak bünyesinde yer alan yahut bu yapının faaliyet alanı çerçevesinde iş gören iki isim dikkat çekici Oğan Türkmen ve Zafer Yener. Bildiğimiz kadarıyla bu isimlere Ergenekon yargılamaları kapsamında da dokunulmadı, değil mi?

Hayır, bu isimlere dokunulmadı tabii. Ancak, takma ad kullanmış olmaları da yüksek ihtimal diye düşünüyorum. Ancak örneğin Ogan ya da Oğan Türkmen’in nerede görev yaptığı ve müstear adla hangi kitapları yayınladığı da belli. Dava dosyalarını inceleyebildiğim kadarıyla bu kişilere dokunulmadı. Dokunulmayanlar bunlardan mı ibaret? Değil elbette. Süreçte yer alan ve dava dosyalarında yer verilen bazı isimlerin de Özel Harp’le ilişkili olduğunu düşünüyorum; sadece Türkmen ve Yener’e değil, diğerlerine de dava açılmadı. Sanıyorum Ergenekon ve Balyoz davalarıyla derin devlet dediğimiz yapıda bir grup tasfiye edildi, diğer kalanlarla da AKP hükümeti bir şekilde uzlaştı. Yani Devlet geleneği bu şekilde korundu ve devam ediyor. Okuduklarıma, tecrübelerime bakarak rahatlıkla söyleyebilirim ki, MGK tarafından belirlenen milli güvenlik siyaseti belgesine ve kararlara uygun olarak ve ona bağlı alt birimler bünyesinde önce psikolojik harp yöntemleri kullanılarak uygun ortam yaratılıyor. Hrant Dink cinayetinde de ön hazırlık yapıldı, yani psikolojik harp yöntemleri kullanılarak cinayete uygun ortam yaratıldı.  Uygun ortam yaratıldıktan sonra operasyonel güç giriyor devreye. ‘Operasyonel güç’le kastedilen ‘Özel Harp Dairesi’ ya da bugünkü adıyla Özel Kuvvetler Komutanlığı.  Ergenekon davası sanıklarından Ümit Sayın’ın bazı yazışmalarından gördüğüm kadarıyla, Özel Harp Dairesi’nde görev yapan subaylar Hrant Dink’in TCK madde 159’dan –yeni TCK madde 301’den– yargılandığı, kamuoyunda “Türklüğe hakaret” olarak bilinen davayla yakından ilgileniyorlar, fakat bunun üstüne ne emniyet ne de savcılar gitti. Özel Harp Dairesi’ne dönecek olursak, bu yapıya bugüne kadar dokunulamadı, işlediği söylenen suçlardan hesap sorulamadı. Bu yapı gerçek anlamda tasfiye edilmedi. Geçenlerde bir gazetede okuduğum kadarıyla, bu yapının şube sayısı dörtle sınırlanmış. Ancak tasfiye edilen şubelerde görev alan kişilerle, kadrolarla ilgili herhangi bir bilgi yok. TBMM’nin Darbeleri ve Muhtıraları Araştırma Komisyonuna gelen raporlardan öğrendiğimiz kadarıyla, bu yapının ülke çapına yayılmış 100 bin kişiden oluştuğu söyleniyor. Ne oldu bu kadrolar? Bu kadroların başka görevlendirmelerle mevcut yapıyla olan bağlarının korunduğunu düşünüyorum. Bu konuda son olarak şunu söyleyebilirim, biliyorsunuz kozmik odaya girildi ve oradaki belgelerin bir savcı bir hâkim aracılığıyla dökümü çıkarıldı. Ancak, bunlar hiçbir şekilde açıklanmıyor. Öyle sanıyorum ki, devletin bizzat tuttuğu kirli işlerin ifşa olmasından korkuluyor.

Kitabın “Bildiklerim ve Sezdiklerim” bölümünde belirttiğiniz üzere, yargının “örtme faaliyetlerinin” üzerine gitmemesini neye bağlıyorsunuz? Delilleri araştırma görevleri olmasına karşın, onları görmezden gelmeyi tercih ediyorlar. Bu tutum yargıya hakim olan genel ideolojiden mi kaynaklanıyor?

Bu soruya cevap vermek için sadece yakın dönem yargı pratiklerine bakmamız yeterli. Önümüzde pek çok dava var: Ergenekon davaları, Balyoz davaları, KCK davaları… Bu soruşturmalarda ve davalarda delil başlangıcı olarak kabul edebileceğimiz bazı emarelerin delil olarak kabul edilip hukukî ve fiilî bağlantı kurularak şahıslar aleyhine dava açıldığını görüyoruz. Bir telefon görüşmesi, bir mesajlaşma, bir buluşma vb. Bütün bunlar hukukî ve fiilî bağlantı için yeterli görülüyor ve davalar açılıyor. Bu tip davalar için tahmin edemeyeceğiniz kadar örnek var. Fakat Hrant Dink davasına baktığımızda, bırakın emareyi, açıkça delilin kendisi ortada olmasına rağmen savcılık direniyor, mahkeme direniyor: “Hukukî ve fiilî irtibat yoktur” deniyor, davalar açılmıyor, açılan davalar birleştirilmiyor. Şüphe üzerine açılır soruşturmalar, yani soruşturmanın yapılması ve dava açılması için şüphe yeterlidir, kuvvetli  şüphe aranmaz. Hrant Dink olayında ise bırakın şüpheli durumu, kuvvetli şüphe doğuran deliller, beyanlar, irtibatlar var. Dünya kadar bilgi-belge var ve bir de oradan buradan topladıklarımızı götürüp koyuyoruz mahkemenin ve savcılığın önüne, ama ne yazık ki bunlar itibar görmüyor. Cevaplanması gereken ikinci noktaya geçersem, yani neden kısmına:   Davanın açıldığı Özel Yetkili Mahkemeler, ya da şimdiki adıyla TMK 10. Maddeyle görevli mahkemeler hangi suçlara bakar? Ceza Kanununda  ‘Devlete Karşı Suçlar’ bölümünde yazılı suçlara.  Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin devamı bu mahkemeler. Yani devleti ve güvenliğini koruyan mahkemeler. Bu nedenle,  devletin güvenlik politikasını neredeyse bire bir uygulanıyor. Acı olan tarafı da bu. İçinde bulunulan zamanda, konjönktürel olarak devlet politikası, devletin güvenliği neyi icap ettiriyorsa, bu mahkemelerin de ona uygun kararlar verdiklerini görüyoruz. Ne yazık ki  bu böyle.  Devlet politikası şu anda da sanıyorum aynen uygulanıyor. KCK davalarının açılmasını isteyen devlet, Hrant Dink cinayetinin aydınlatılmasını istemiyor.

Cinayetin hemen ardından Muhittin Zenit ve Erhan Tuncel arasında bir telefon görüşmesi var. Bu görüşmenin sonunda Tuncel “Bizimle alâkalı olduğunu zannetmiyorum da. İnşallah da değildir. Ama yapanın da eline koluna sağlık” derken, Zenit “Öyle tabii canım, orası öyle” diyerek konuşmasını bitiriyor. Bu görüşmeyi cinayet denkleminin neresinde görüyorsunuz?

Muhittin Zenit’in soruşturmalarında bu konuyu emniyet şöyle açıkladı: Suçlular arasına koyduğumuz muhbirlerin psikolojisine göre konuşuyoruz onlardan bilgi alabilmek için, yoksa Muhittin Zenit öyle düşündüğü için bu konuşmayı yapmadı. Bu savunma hiç de inandırıcı değil. Çünkü bu tek örnek değil ki. Cinayetin ertesi günü bir yüzbaşı, Vatansever Kuvvetler Güç Birliği’nden Vehbi Şanlı ile yaptığı görüşmede, ‘bizim çocukların işi mi dün zıbartılan adam?’ gibi bir soru soruyor. Vehbi Şanlı da kabul edip onaylıyor.  Ogün Samast yakalandığında Samsun’daki o fotoğrafları ve görüntüleri hatırlayalım. Polis ve jandarma normal durumda birbirlerinin gözlerini oyarken Ogün Samast’la hatıra fotoğrafı çektirebilmek için yarışıyor. Bütün bunlara baktığımızda ise devlet görevlilerinin hücrelerine işlemiş bir düşmanlıktan, Ermeni düşmanlığından söz edebiliriz. Hrant Dink cinayeti bir anlamda Ermeni düşmanlığının odağında. Bu düşmanlık öylesine güçlü ki, Hrant Dink cinayetinin işleneceğini bilen hiçbir polis, hiç bir jandarma ya da MİT görevlisi, ya da hiçbir kurum, onun yaşamını  korumak için adım atmıyor. Onun yaşamını korumaya değer bulmuyor. Üstelik katiline de kahraman muamelesi yapılıyor.

Ali Öz dosyasının İstanbul’a getirilmesini talep ediyorsunuz, ısrarla ayrı tutuluyor. Ramazan Dündar gibi, bazı bilgileri paylaşan kişiler ortaya çıkıyor, ama mahkemede tanıklık yapmayı kabul etmiyorlar. Kitapta bahsettiğiniz savcı görüşmelerinizde, savcılar “Bunları biz de biliyoruz, ama buradan ötesine gidemiyoruz” gibi çaresizlik ifadelerinde bulunuyorlar. Ali Öz dosyasının neden ayrı tutulduğunu anlatır mısınız, cinayette ilgili bilgiler paylaşan kişiler neden tanıklıktan çekiniyor, ayrıca  savcıların “öteye gidememe” durumunu nasıl  değerlendiriyorsunuz?

Ali Öz, cinayet öncesinde ve cinayet sırasında Trabzon İl Jandarma komutanı. Yasin Hayal’in eniştesi Coşkun İğci ise jandarmaya çalışan bir muhbir. Coşkun İğci, Dink cinayeti hazırlığına ilişkin çok önemli bilgileri jandarma istihbaratı görevlileri ile paylaşıyor. Bu görevliler, Coşkun İğci’den aldıkları bilgileri, Albay Ali Öz’e ve Yüzbaşı Metin Yıldız’a iletiyorlar, hatta önlem alınması için sonrasında birkaç kez daha hatırlatıyorlar.  Ali Öz ve Metin Yıldız ise önlem alınmasını engelledikleri gibi cinayetten sonra da arşivde temizlik yapıyorlar. Sahte evrak düzenliyor, bu sahte evraklara imza atmaları ve yalan beyanda bulunmaları için astlarına baskı kuruyorlar. Coşkun İğci’yi  konuşmaması için de tehdit ettiriyorlar. Bütün bunlar ve daha fazlası Trabzon Sulh Ceza Mahkemesi dosyasında var ve esasen bunlar tam da Hrant Dink cinayeti davasıyla bağlantılı suçlar. Bu nedenle gerek Trabzon Sulh Ceza Mahkemesi ve gerekse Trabzon Ağır Ceza Mahkemesi, Ali Öz ve diğerleri hakkında açılan davanın ana dava ile birleştirilmesi taleplerimizi ciddiye alıyorlar. Çünkü ana dava dediğimiz İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki dava ile bu davalar arasında güçlü ‘hukuki ve fiili bağlar’ var. Bizim çabalarımız da Trabzon Sulh Ceza Mahkemesi hâkiminin ve Trabzon Ağır Ceza Mahkemesi heyetinin girişimleri de bugüne kadar sonuçsuz kaldı,  İstanbul’daki Mahkeme tarafından kabul görmedi. Neden mi, çünkü Ali Öz hakkındaki dava ile ana dava birleştirildiğinde cinayetin Trabzon jandarma ayağı üzerindeki perde aralanmış olacak ve bir kere bir yerinden açılan perdeyi artık kapatmak da mümkün olmayacak. Bunun için izin verilmiyor.

Hrant Dink cinayetinin izini sürdüğümüzde devletin içinde ama bugüne kadar hiç hesap sorulamamış, denetlenemeyen bir yapıyla karşılaşıyorsunuz. Bu ülkenin başbakanlarına suikast girişiminde bulunan, sayısız cinayet işleyen ancak suçları ortaya çıkarılmayan bir yapıdan söz ediyoruz. Bu yapının üzerine gitmek isteyen savcıların tehdit edildiğini, bu yapı içinden olup konuşanların öldürüldüğünü de biliyoruz. Bu yapı hakkında toplumda oluşan algı, ‘üstüne giden, konuşan yanar’ şeklinde. Böylesi bir yapının tasfiyesi ve işlediği bütün suçların ortaya çıkarılarak faillerin yargılanması ancak siyasi iradenin desteğiyle başarılabilir. Soruşturmayı yürütecek savcılara ve tanıklara ve yeterli güvencenin sağlanmasıyla. Savcılara devletin arşivlerindeki bilgileri açmakla.

Bahsettiğiniz kokular AKP-Cemaat tartışmasından da geliyor. Bu iktidar kavgası vesilesiyle birbirlerinin yaptığı hukuk dışı uygulamaları ortaya dökmeye başladılar. “Şecaat arz ederken sirkatin söylemek” deyimi bu durumu açıklamaya çok uygun düşüyor gibi.

Evet, aynen öyle. Bunlar çok önemli gelişmeler. Çünkü bu sayede hukuk dışı uygulamalar, kapalı kapılar ardında yürütülen kirli pazarlıklar ortaya dökülmeye ve toplum içinde tartışılmaya başlandı. Bunların somut olarak ortaya çıkmasını ve üzerinde konuşulmasını çok önemsiyorum. Hiçbiri önemsiz değil, ben hiçbir zaman “kendi aralarında tepişsinler, bize ne?” tavrını benimsemedim. Çünkü artık bu kokuşmuş sisteme ait her şey son derece somut ve elle tutulacak kadar gerçek. Soyut ve muğlak değil. Değiştirmek, dönüştürmek ve yepyeni bir başlangıç için bütün pislikler ellerimize düşüyor. Bu sayede biz de görüyoruz olan biteni, geçmişte tahmin ediyorduk ama görmüyorduk.  Şimdi ise açık seçik, ortada, üzerine gidilmeyi bekliyor.

Uzun süreden beri Hrant Dink’in avukatısınız. Senelerdir hakikate ulaşmak için yılmadan mücadele ediyorsunuz. Üstelik geçmişteki Hrant Dink davasına benzer davarı da düşündüğümüzde hakikate ulaşılmadan dosyaların kapatıldığına defalarca şahit olmamıza rağmen sizdeki mücadele azmi tükenmeden devam ediyor. Bu mücadelenizdeki moral kaynağınız nelerdir?

Avukatlığın böyle bir yanı da var, özellikle de bu tip siyasî davalarda. Önünüzde hep böyle barajlar, setler, duvarlar örülüyor. Fakat tüm bunlara rağmen yılmıyorsunuz, devam ediyorsunuz. Karşınıza sürekli engeller çıkarılıyor, ama siz de bir şekilde onları aşmaya çalışıyorsunuz. Bu mücadelede yıldığınız anda zaten avukatlığı bırakmanız lâzım. Bu mesleğin bittiği yer bir bakıma umudun bittiği, yılgınlığın başladığı yerdir. Dünya tarihinde de hep böyle olmuş. Kimse özgürlükleri, hakkı, hukuku, demokrasiyi altın tepside sunmamış ki. İnsanlar mücadeleyle almış bunları. Bu mücadelede avukatların da önemli bir rolü var kuşkusuz ve siz de üzerinize düşeni yaparak bu mücadeleyi sürdürmek zorundasınız. Bazen kendimi mitolojideki Sisifos’a benzetiyorum, çünkü o da taşı en tepeye çıkarır ve sonra oradan vururlar aşağı. O tekrar alıp yukarılara taşır. Zaman zaman bu hisse kapıldığım oluyor, ama yine de ülkemizdeki avukatların, hukukçuların, savunmanın mücadelesini başarısız bulmuyorum. Sürekli kamuoyunu bilgilendirme çabası var ve kamuoyu da bundan etkileniyor. Geçmişte insanlar pek sokağa çıkmazken bugün tepkilerini sokaklarda dile getiriyorlar. Gezi gibi inanılmaz bir toplumsal hareketlilik yaşadık. Moralli olmak için umutlanmak için yeterli sebebimiz var.

Yargının yansızlaşabileceğine, yani devletten değil de insan haklarından taraf olabileceğine dair bir umudunuz var mı?

Az önce de değindiğimiz gibi devlete kutsallık atfeden, devlet söz konusu ise onun çıkarları ve politikası için pek çok şeyi feda eden bir yargı anlayışı hâkim.  Hal böyle iken,  zaman zaman olumlu kararlara da tanık oluyoruz. Bizim bir eksiğimiz de bu sanırım, olumlu kararları yeterince duyuramıyoruz. Olumlu kararları duyurarak bunun propagandasını yaparsak bu, hem toplumda geleceğe olan umudu arttırır, hem de yargı mensuplarını cesaretlendirir. Ancak, biz bunları çok çabuk unutuyoruz, maalesef bunlar pek haber olmuyor. Elbette olumsuz kararları göreceğiz, onların üzerine gideceğiz, ama onların yanında bunları da görmemiz ve göstermemiz gerek. Olumsuz kararlar kadar olumlu kararlara da vurgu yapmak, onları büyütmek, tartışmaya açmak lazım.

Hrant Dink’in anlatmaya çalıştığı en önemli şeylerden biri “1915’i ölenler üzerinden değil, kalanlar üzerinden konuşalım”dı. Sabiha Gökçen haberiyle de bunu yapmaya çalışmıştı. Bu habere gerek TSK’nın gerekse kamuoyunun verdiği tepkiyi hatırladığımızda, 1915’i kalanlar üzerinden konuşmanın ölenler üzerinden konuşmaktan daha zor olduğunu gördük.

Kalanlar üzerinden konuşmak daha çok ürküttü devleti. Sabiha Gökçen haberine o kadar saldırmalarının bir nedeni de buydu. 2004’ü hatırlayalım;  AKP’nin iktidardaki ilk yılları, AB rüzgârının da etkisiyle bazı reformların yapıldığı, bu gidişattan rahatsız olan kesimlerin, “bizi bölmek isteyen batı, onlarla işbirliği yapan azınlıklar ve misyonerler” söylemiyle milliyetçiliği yükselttiği zamanlar. Öte yandan yakın tarihin olaylarının, özellikle 1915 Ermeni Soykırımının konuşulmaya ve tartışılmaya başlandığı zamanlar. Tam da o sırada Hrant, Atatürk’ün manevi kızının bir Ermeni yetimi olduğu haberini yaptı. Bir Ermeninin çıkıp bunu söylemesi onlar için kabul edilemez ve üstelik bu haberin ulus-devletin bir sembolüne ilişkin olması affedilemez bir şeydi. Üstelik devletin kimlik projesini, tarih anlatımını, resmi söylemini darmadağınık edecek bir gerçekliğe dayanıyordu Sabiha Gökçen haberi. Hatırlanmasından ölümüne korktukları geçmişi inkâr edilemez bir biçimde pat diye herkesin önüne atıyordu. İşte bu ülkenin egemenleri için kabul edilebilecek bir şey değildi. Ama dikkat ederseniz Sabiha Gökçen konusu hâlâ tartışılmıyor, orada kaldı sanki.

Ayşe Gül Altınay ile birlikte hazırladığınız “Torunlar”  ve “Anneannem” adlı kitaplarınızda 1915’i yaşayan Ermenilerin torunlarından dedelerinin ve ninelerinin hikâyelerini dinliyoruz. Bu hikâyelerin nasıl bir etkisi olduğunu düşünüyorsunuz?

Bir kırılma yaratıyor bu hikâyeler. Ulus- devlet bize hepimizin saf Türk, Müslüman ve Sünni olduğunu öğretti, yani herkese homojen bir kimlik dayattı. Bu konuda beyinlerimiz bir şekilde biçimlendirildi ve bununla birlikte “öteki” düşmanlığı da yaratıldı. Ancak insanlar dedelerin ve nenelerin hikâyeleriyle birdenbire resmî kimlik algısında kırılmalar yaşadılar. Aile büyüklerinin 1915’te yakınlarını kaybetmiş veya Müslümanlaşmış Ermeni olma ihtimalini düşünmeye başladılar. “Anneannem” kitabından sonra, insanlar bir biçimde bana ulaşarak “Benim ninemin ya da dedemin de hiç akrabası yoktu, 1915’te yakınlarını kaybedenlerden mi acaba diye düşünüyorum, ne yapmalıyım şimdi?” diye sordular. Soranlar o kadar çoktu ki… Bu soru sorulduğu anda bir kere “düşman” algısı yıkıma uğruyor. En yakınındaki kişinin sana yıllarca düşman olarak belletilen gruptan olma ihtimali, sadece düşman algısında değil, resmi tarih anlatımında da ciddi kırılmalara yol açıyor. Gerek 1915 için gerekse 1937 Dersim için sözkonusu bu. Dersim katliamını da çok yakın zamanlara kadar gençler bilmiyordu. Nezahat ve Kâzım Gündoğan’ın hazırladıkları “Dersimin Kayıp Kızları” belgeseli bu konunun bilinmesinde inanılmaz etkili oldu. 1915’in üzerinden neredeyse yüz yıl geçmesine rağmen hâlâ bu konuyu doğru düzgün tartışamıyoruz. Bu suçu kabul edip yarattığı tahribatı onarmak için harekete geçileceğine arsızca ve ahlaksızca inkâr ediliyor. Bir insana yapılabilecek en büyük kötülük, ona çok büyük acılar yaşatıp da yapılanları inkâr etmekle kalmayıp bir de onu suçlamak olurdu. 1915 için yüz yıldır yapılan da bu.

Toplumsal travmalarımızı geçmişle yüzleşerek aşabileceğimiz halde, bunu yapmadıkça yenileri ekleniyor. 1915 konuşulabilseydi belki 1938 Dersim, 6-7 Eylül olmazdı.

Tabii ki öyle, daha yakına bakalım isterseniz. Maraş, Çorum Sivas katliamları olmazdı üzerinde konuşup yüzleşebilseydik. Bizler konuşma kanalları oluşturabilirsek, birlikte hatırlayabilirsek,  arkamızdan devlet de gelecektir; çünkü hiçbir devlet ‘gerçek hakem halklar ve onların vicdanlarına’ kayıtsız kalamaz.  Kaldı ki bir daha yaşanmaması, soykırımın insanların yani ‘gerçek hakemin’ vicdanında mahkûm edilmesiyle mümkün ancak.

Toplumun belli bir kesiminin kitlesel anlamda nevrotik bir tavır sergilediğini görüyoruz. Kendi yaralarıyla yüzleşmekten kaçınan ve devletle kurduğu ilişkiden de son derece memnun bir kitle söz konusu. Gerek Hrant Dink’e yönelik linç kampanyasına seyirci kalan gerekse moral anlamda bu cinayete verilen kitlesel desteğe rağmen, gelecekten ümitli misiniz?

Kuşkusuz zor. Ancak, bu utancın tekrar tekrar yaşanmaması için bunu umut etmekten başka çaremiz yok. Kitapta da bunu anlatmaya çalıştım. 1915’i hatırlayalım, o dönem toplumun gözü önünde bunlar yaşandı, belli bir kesim bu suça fiilen katılarak ortak oldu, kalanlar ise seyirci kalarak. Bazen düşünüyorum da, komşunuza tecavüz ediliyor, katlediliyor kalanları zorla götürülüyor ve siz seyirci kalıyorsunuz, bunun utancını düşünün. Hadi bunu yapmadınız, bir şekilde o komşunuzun zorla çıkarıldığı evine oturdunuz ve utanca bu şekilde ortak oldunuz. Düşünebiliyor musunuz, doğrudan fail olmanız gerekmiyor, seyirci kalarak da, komşunuzun malını,  eşyalarını kullanmakla da bu suça ortak oluyorsunuz. 1915’le niye yüzleşemiyoruz? Devletin yürüttüğü unutturma ve korku politikası bir yana, ben bu utancın da bir şekilde etken olduğunu düşünüyorum. Bu utancımızla ve korkumuzla yüzleşmeden yeni bir başlangıç yapma şansımız yok. Kuşkusuz devlet de bir müddet sonra kabul edecektir, ancak daha önemlisi devletin hemen kabul etmesini beklemek yerine, toplumsal diyalogla bunu çözebilmek. Hrant’ın da tam olarak yaptığı buydu, insanları ikna ederdi. Sizinle çok sevdiğim bir deneyimi paylaşmak isterim. Ben anneannemin Ermeni olduğunu yıllar sonra öğrendim ve yıllar sonra “Anneannem” kitabını yazdım. O kitabı yazdıktan sonra anneannemin köyünden beni aradılar, kitap istediler, köyde bir şekilde ayakta kalmış çeşmelerin fotoğraflarını gönderdiler. O andan itibaren hayal kurmaya başladım, bu çeşmeleri Kürt, Türk, Ermeni gençlerle ve o köyün insanlarıyla restore etmeliyiz diye. Yani 1915’te kuruttuğumuz çeşmeleri, geçmişi hatırlayarak, geçmişin acı olaylarıyla yüzleşerek yeniden akıtmalıyız. Yaşasaydı eğer bu proje en çok Hrant Dink’i heyecanlandırırdı. Bu nedenle Hrant Dink Vakfı yürüttü projeyi. O köyde aylarca kalarak bu hayali gerçekleştirdik. Kolay olmadı, korku vardı, kışkırtma vardı, güvensizlik vardı ama diyalogla çözdük bütün sorunları. Köyün tarihini konuşurken ilk zamanlarda daha olumlu şeyler hatırlandı ve anlatıldı; “bu köyün kilisesi, çeşmeleri çok güzelmiş, bağları çokmuş, her taraf yeşilmiş” şeklinde anılar. Fakat bir süre sonra, başka anılar da hatırlanmaya ve anlatılmaya başlandı. Örneğin, “bizim dedelerden de biri varmış, Ermenilere kötü davranmış” ya da “Ermeni kadınlara hakaret etmişler” şeklinde negatif hatıralar canlanmaya başladı insanların hafızasında ve bunlar da paylaşıldı tabii. Sonuçta yerel halkla gönüllülerle birlikte restore ettiğimiz çeşmelerin sularını hep birlikte akıttık. Bu deneyimden esas olarak üç sonuç çıkardım: Birincisi, hikayelerin ve hikaye paylaşımının insanları birbirine yaklaştıran, empati kurduran ve önyargıları kıran büyük gücü olduğu. İkincisi, geçmişle yüzleşme ya da çatışma çözümünde birlikte üretmenin, bir şeyleri birlikte yapmanın büyülü gücü bulunduğu, üçüncüsü ise hatırlamanın yerelde daha olanaklı ve etkili olduğu. İşte bunun için umutluyum, yeter ki birlikte üretmenin bir yeni yöntemlerini bulalım. Geçmişi değiştiremeyiz, ne yazık ki bu elimizde değil. Ancak geçmişin bir daha yaşanmayacağı bir gelecek kurabiliriz ve bu elimizde.

Çeşme aynı zamanda güzel metafor...

Evet su, arınma, hayat ve şifa.

Okuyabileceğiniz diğer Fethiye Çetin söyleşileri
▪ "Adlarını bile yazamadık"
Müjgân Halis, Pazar Sabah, 1 Kasım 2009
▪ "Anneanneden Torunlara"
Isabelle Kortian, Nouvelles d’Arménie Magazine No:158, 2010
▪ "Adım Seher değil, Heranuş"
G. Serpil Geçmen, Tempo Kitap, 18-25 Mayıs 2007
▪ "Adı Seher değil Heranuş'tu"
Özkan Güven, Milliyet Pazar Eki, 26 Aralık 2004 Pazar
▪ "Bu toprakların öyküsü"
Ahu Erkıvanç Yıldız, Akşam, 20 Ocak 2005
▪ "Birlikte Ağlamadan Birlikte Gülemeyeceğiz"
Buket Aşçı, Vatan Kitap, 6 Nisan 2005
▪ "Hrant Dink, onlara suç dolu geçmişlerini hatırlatıyordu"
Murat Hocaoğlu, okuryazar.tv, Kasım 2013
▪ "Hrant’ın infaz kodu 80 85"
Cansu Çamlıbel, Hürriyet gazetesi, 21 Ocak 2014
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.