Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
metis söyleşiler
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
Bu yazıyı bir arkadaşınıza
göndermek için

Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
 Yücel Kayıran:
"Şair başkaları adına konuşmayı bırakmalı"
Derviş Şentekin, Radikal Kitap, 17 Ekim 2014
Sanırım öncelikle felsefi şiir üzerinde durmak gerekiyor? Bu yeni kitabınla felsefi şiir yeniden gündeme geliyor?

Felsefi Şiir, genel olarak şiirin ne olduğuna ilişkin yazılardan oluşan bir kitap değil, bir şairin, Türk şiirinin sorunlarıyla hesaplaşmasının ve kendisine, kendi hikâyesini anlatabileceği poetik bir güzergâh arayışının kitabıydı. İdeolojik şiirin dışında, kendi hikâyemizi anlatabileceğimiz bir dil nasıl olanaklıydı? Kitabın getirdiği yaklaşım ve sorunsal oldukça ilgi gördü. Geçen günlerde bu kitabın ikinci baskısı yapıldı. Bugün birçok şair, şiirin bir düşünceye dayanmasından, şiirin bir felsefesinin olması gerekliliğinden söz ediyor; şiirin sorunlarını, felsefi bilgi eşliğinde tartışıp irdeliyor. Bu durum, Felsefi Şiir’in etkisel başarısıdır. Öyle görünüyor ki, felsefi şiir anlayışı, Türk şiirinde bir kırılma evresini oluşturacak.

Kişisel hayat çok belirgin olarak öne çıkıyor. Bununla birlikte Son Akşam Yemeği için, felsefi şiir anlayışının en belirginleştiği kitabın diyebilir miyiz?

Kişisel hayat, insanın bir aile varlığı içinden bireyleşmesini dile getirir. Bu yaklaşım, felsefi şiirin temel ilkelerinden biri. Şiir, insanın varlığını dile getirmeli ama bunu, epistemik bir söylemle fikir izah ederek değil, onu, gerçeklikteki varlık durumu içinden dile getirilmeli. İnsanın varlığı, maddi ve dünyevi bir temelde şekillenir. İnsanın kişisel varlığı, ailenin varlıksal ortamı içinde vücut bulur. Hangi değerlere itikat edip etmediğimiz, öfke ve endişelerimiz, içsel gerilimlerimiz, şiddeti bastırma biçimimiz gibi durumlar aile varlığının gerçekliği içinde vücut bulur. İnsanın oluş sürecini içermeyen bir varlık hikâyesi, dünyevi bir varlık hikâyesi değildir.

Evet dikkati çeken şiirlerden biri de "Spinoza Okumaları". Bu şiir felsefi kavramlarla kurulmuş.

Spinoza Okumaları, Spinoza’nın felsefi görüşlerinin şiire aktarılması değil, Spinoza’nın felsefesinden hareketle, bugünkü dünyada olup bitenin oluşturduğu durumun okunmasına ilişkin bir şiir.. Dolayısıyla, bu şiirlerde, Spinoza’nın düşüncesinin bana göre olan öznel bir kavranışı söz konusu.. Şiirin felsefeleştirilmesinden değil, şiirin olanakları içinde kurulan bir felsefeden söz edebiliriz.. Buna, şiir-felsefe demek lazım belki de.. Ama bu şiir-felsefe de, epistemik bir söylemle değil, şiirde konuşan anlatıcı-ben’in varlık durumumdan hareketle kurulan bir şiir-felsefe.

Kişisel hayat da burada çok belirgin olarak öne çıkıyor.

Türk şiirinde, şiirde konuşan özne, yaygın olarak, bütün benleri kapsayan bir ben tasarımı üzerinden kurulur. Ama asıl ayırıcı olan, başkaları adına konuşmak için söz almakta değil, başımıza gelenler bakımından, acılarımız bakımından, başkalarıyla aramızda bir benzerliğin olup olmamasında. Şunu söylüyorum, şair, başkaları adına konuşmayı bırakmalı, başkalarının yaşadığına benzer bir acısı, bir çıkmazı var ise onu anlatmalı, onun üzerinden konuşmalı. Temsil şiirin değil, siyasetin söylemidir. Şiir ile siyaset arasındaki temel karşıtlık, ilkinin kişisel olmasında ikincinsin ise temsil olmasında ortaya çıkar.

Zayıflığı da dile getiren bu kişisel söylem üzerinde de biraz durmak gerek. Söylemin bu denli kişiselleştirilmesinin pek örneği yok...

Kişisel söylem için şöyle bir tanımlama yapabiliriz; yaşanılanın doğrudan yani sanatsız olarak dile getirilmesidir. Bu söylemin, rastlantısal olmadığını, poetik bir temelden vücut bulduğunu söylemeliyim. Bir zafiyeti değil, bir dili ifade ediyor bu söyleme tarzı. Bunun günümüz şiirinde pek örneği yok evet, ama bizim eski şiirimizin ana söyleme tarzlarından birini oluşturur bu söylem. Halk şiirindeki ağıtlarda, âşık edebiyatında, örneğin Pir Sultan Abdal’ın “çok hasretlik çektim bağrım eziktir” söyleyişinde, şiir, hem kişisel hikâyenin anlatımı, hem de şiirde konuşan öznenin varlıksal eksikliği üzerinden kurulur. Ama sadece Halk şiirinde değil, Divan şiirinde de böyledir bu. Ve özellikle Divan şiirinde. Halk edebiyatının, örneğin türkünün şairler üzerindeki belirleyici etkisi zaten açık. Ama Divan şiiri, bu bakımdan çok önemli.. Divan şiiri, yaygın olarak bir sanat, bir süsleme şiiri olarak algılanır ve bu algı üzerinde savunulur. Ama Divan şairi, kişisel hikâyesini, bir mahvolma eşiğinden dile getiren bir şairdir de. Söz gelimi Nesimi’nin “bende sığar iki cihan ben bu cihana sığmazam” dizesine bakalım. Buradaki “sığmazam” söyleyişi, kişisel olarak yaşanan bir acının, varlıksal bir çıkmaz durumu karşısındaki eksikliğin doğrudan ifadesidir. Bu söyleyiş tarzı, kuşkusuz sadece Nesimi’ye ait değil; diğer Divan şairlerinin şiirleri de mevcuttur. Fuzuli’nin, Nabi’nin, Şeyh Galip’in şiiri de, şiir, varlıksal yetersizliği veya varlıksal eksikliği dile getiren bir kişisel itiraf üzerine kuruludur. Ama durum, Yunus Emre’nin şiirinde de mevcuttur.. Mesela şu dizeleri okuyalım: "Yok yire geçürdüm güni âh n’ideyim ‘ömrüm seni/ Senünle olmadum ganî âh n’ideyim ‘ömrüm seni”. Kendi ömrü için, “Senünle olmadum ganî" diyor, Yunus Emre. Uzak bir örnek gibi görünecek ama Fatih Sultan Mehmet’in şiirleri de kişisel başarısızlığın itirafı üzerine kurulu bir şiirdir. Cem Sultan’ın şu dizelerine bakalım: "Ben dimezem artuk ki cihan içre kerem var/ Gezdüm bulımadım bu cihan içre kerem ben." Yaptığım şeye bir modernizasyon denilebilir.. Ama sesimi eski şiirden aldım. Kuşkusuz sezgiyle güçlendiğim, poetik ve manevi dost ararken farkına varmadan kendime dayanak oluşturduğum bir keşiften söz ediyorum. Bu arada tam poetik bir itiraf oldu bu cevap.

Kişisel tarih meselesine tekrar dönmek istiyorum.. “Yıkım” şiiri ile kitabın ikinci bölümündeki şiirler, kişisel tarihle ülkenin tarihinin, birbirine denk düştüğü bir bütünlük oluşturuyor...

Tersinden düşünerek cevap versem... Kimlerin kişisel tarihi ülkenin tarihiyle örtüşmez diye. Mesela fırsatçıların, rantçıların, hırsızların, iktidarla hayatı değişenlerin, her ağır dönemden yara almadan çıkanların kişisel tarihi ülkenin tarihiyle örtüşür mü, örtüşüyor mu? Her dönemin iktidarı olanın, ülkenin tarihiyle bir alakası var mıdır? Ülkenin tarihi de, kişisel tarih de, sel akıp gittikten sonra geriye kalan kum gibidir. Tarihin yükünden firar edenlerin kişisel tarihi, ülkenin tarihiyle pek örtüşmüyor. Bu cümle ilk kitabımın adını hatırlattı: Hayaline Firar Edemeyenlerin Afsunu’nu.

Bence, Beni Hiç Göremezsin de devam ediyor...

Yazdığım şiirlerin yön belirleyici tezleri, sanırım Beni Hiç Göremezsin’de oluştu. Şiirle roman arasındaki temel ayrım sanırım bu noktada ortaya çıkmaktadır. Roman-yazarı her romanında farklı bir birey kurmak durumunda; nehir-roman dışında tabii ki. Ama şiir söz konusu olduğunda, bir şairin, ilk kitabından olası-son kitabına kadar, aynı şiir-kişisinin varoluşunu dile getiren biyografisinin farklı evrelerinin hikâyesi söz konusudur. Ama belirgin olan, biraz önce sözünü ettiğim kişisel söylemin belirginleşmesi.

"Nisan" ile "Soğuk Bira" şiirlerine özellikle anmak istiyorum. "dünyaya Nisan’ı görmeye geldim" diyorsun.. Hafıza, sende hâlâ bela diyeceğim ama bu kitap da gelecek de bir problem olarak ortaya çıkıyor...

Bu soru için özellikle çok teşekkür ediyorum. Ama çok kısa yanıt vereceğim. Hafıza, felsefi-şiirin temel kategorisidir. Ama gelecek, sadece siyasal bakımdan değil ontolojik bakımdan da insanın temel kategorisi gibi geliyor bana.

Bu kitabın da, önceki kitapların gibi, kitaplar arasında devam eden üç kitap-bölümlemesinden oluşuyor. Yani Son Akşam Yemeği, on ikinci, on birinci ve onuncu kitap bölümlemelerini kapsıyor. Bu tutumun arkasındaki anlam için neler söylersin?

Hayaline Firar Edemeyenlerin Afsunu, 3, 2,1 biçiminde bölümlenmişti; Beni Hiç Göremezsin ise 6, 5, 4 biçiminde; Çalgın, 9, 8, 7 biçiminde. Dördüncü şiir kitabım olan Son Akşam Yemeği ise, 12, 11, 10 biçiminde bölümleniyor. Sona doğru bu ilerleyiş, Divanımın evreleri olarak da okunabilir, şiir-kişimin varoluşunun biyografik evreleri olarak da. Bu bölümlemelerde, kuşkusuz diyalektik bir yapılanma söz konusu. Mesela her kitabın ön-kitabı birbiriyle bakışımlı bir yapıdadır; her kitabın orta-kitabı da birbiriyle bakışımlı, ve her kitabın art-kitabı da. Ama bu yapıların içeriklerinin ne anlama geldiği sorunu, benim değil, okurun, okuma ediminin yetki alanında.

Senin şiirinde Nâzım Hikmet’e, Sezai Karakoç’a, Ahmet Oktay’a göndermeler söz konusu.. Daha çok Nâzım Hikmet’e.. Bu göndermeleri nasıl yorumlamak gerekir?

Nâzım Hikmet de, Enver Gökçe de Sezai Karakoç da, Ahmet Oktay da benim şiirimin geleneğidir. Sovyetlerin yıkımından sonra dünya farklı bir paradigmanın içine girdi. Fakat biz 20. yüzyılın paradigmasıyla büyümüş bir kuşağız. Bir paradigmadan diğerine bir tür geçiş evresi belki de bu. Ama poetik hesaplaşma gibi görünen bütün bu atıfları, şiirimde konuşan anlatıcı-benin kişisel hikâyesiyle bağlantılı atıflar olarak okumak gerekir. Ben, şiiri varlıksal olanın bir dışavurumu olarak tanımlarım; ama eleştirinin konu nesnesi olması bakımından, şiir de, nihayetinde bir kurmaca metindir. Ben, yani Yücel Kayıran, bu kurmaca metnin sadece bir yazarıyım.
Okuyabileceğiniz diğer Yücel Kayıran söyleşileri
▪ "İkimiz de üryan şiir yazıyoruz"
Serpil Gülgûn, Milliyet Kitap Eki, 2 Mayıs 2006
▪ "Bana göre şiir, gelecekle değil, geçmişle alakalıdır"
Çağlayan Çevik, K24, 13 Ekim 2016
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.