Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
Yeni Kitaplar (Header)
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
Çeviri: Haldun Bayrı

Yazar Didier Eribon’un 1980’lerde Lévi-Strauss ile iki yıl boyunca belirli aralıklarla bir araya gelerek sürdürdüğü diyaloğun ürünü bu kitap. Önce Lévi-Strauss’un hayatı ve tanık oldukları hakkında konuşuyorlar: Brezilya’da Yerli kabileleri arasında yaptığı saha araştırması, İkinci Dünya Savaşı başında askere alınması, Soykırım’dan kurtulması, Fransız gerçeküstücülerle Amerika’da kurduğu yakın ilişkiler ve yapısalcılığın kuruluşu. Ardından, birkaç kuşağı derinden etkilemiş bu büyük düşünürün kitapları ve düşünceleri geliyor. En temel önkabullerimizi dahi tartışmaya açan bir eleştirel düşüncenin yanı sıra, 20. yüzyılın zanaatkâr entelektüellerinin dünyasına açılan bir kapı gibi bu söyleşiler. Felsefe, sosyal bilimler ve düşünce tarihiyle ilgilenen okurlarımızın zevkle okuyacağına inanıyoruz.

 

Zeynep Sayın bu hafta çıkan kitabı Ölüm Terbiyesi için şunu söylüyor: “Bu kitabı yazmış olmamın nedeni, mezarı esirgenen, mezarına saldırılan ölülere yapılan kabalığa, üstüne silgi çekilen tarihe, uzun (aynı zamanda İslami) bir geleneğin bilinçaltıyla yanıt vermeyi, unutulmuş bir nezaket ve ölüm terbiyesini hatırlatmak istemiş olmamdır."

Zeynep Sayın imgeler üzerinden bu geleneğin izinin sürülebileceğini, başka tür bir insan topluluğuna duyulan umut ve özlemlerin tarihsel zaman içinde günümüze kadar geldiğini düşünüyor:

"Baş/sız ve başkan/sız, hüküm/süz ve hükümran/sız bir sarsılmaya teslim olanların, başsızların bir araya geldiğinde oluşturduğu bir cemaat mitosu. Yolda Buda ile karşılaşırsan, Buda’yı öldür diyen öğreti gibi, hiçbir tanrıya, hiçbir öndere, hiçbir akla, hiçbir puta tapmayan, bu dünyayı bir yukarıdakine, bir ötesine teslim ederek varoluşu içinde değersiz kılmayan bir mitos...

"Kıyametin kopması aslında insanlığın doğrulmasına, uyur iken ..

 
Çeviri: Orhan Koçak

Jameson, on dokuzuncu yüzyıl gerçekçi romanının doğurgan gerilimlerini, Balzac, Flaubert, Zola, Tolstoy, Perez Galdós ve George Eliot’ın metinleriyle inceliyor. Bu romanların gücü, birbirine zıt iki yönelişi aynı anda sürdürebilmelerinden kaynaklanır: kronolojik tahkiye dürtüsü ile sahne tasviri dürtüsü. On dokuzuncu yüzyılın büyük gerçekçilerini hem bir “model” haline getiren hem de taklit edilmez kılan özellik, iki dürtü arasındaki gerilimi korumalarıdır. Ama sonsuzca sürdürülebilecek bir “ustalık” değildir bu; sonunda kutuplardan biri ya da öbürü ağır basmaya başlar ve gerçekçi roman da çözülmeye doğru gider. Jameson, bu çözülme sürecinin içinde ortaya çıkan iki ana yönelişe de göz atıyor: bir yanda modernizm (örneğin Faulkner) öte yanda eski gerçekçiliğin tahkiye kalıplarını bazı modernist hünerlerin de ilavesiyle sürdüren “popüler” edebiyat ve melodram.

Kitabın ikinci kısmındaysa güncel durumun bir haritası çıkarılıyor: ileri teknoloji savaşlarıyla belirlenen yeni bir k ..

 
Çeviri: Ahmet Nüvit Bingöl, Levent Konca

İki filozof arasında hakiki bir tartışma: Alman felsefesinden, yani Kant, Hegel, Marx, Heidegger ve Adorno’dan yola çıkıp hem genel olarak felsefeyi hem de kendi pozisyonlarını tartışıyorlar. Birbirlerine şakacıktan değil gerçekten “vuruyorlar”. Jan Völker’in felsefi tartışmanın imkânı ve rolü üstüne düşünen güzel sonsözüyle beraber bu diyalog diğer Metis Diyaloglar’ın bıraktığı yerden birlikte düşünmenin yollarını araştırıyor.

NANCY— Soruların sırasını biraz bozacak olsa bile şu soruyu yöneltmek istiyorum sana: Felsefe neden ortaya çıktı?

BADIOU— Bana mı soruyorsun?

NANCY— Evet evet, sana!

BADIOU— Bana sormakta haklısın, çünkü neden başladığını çok iyi biliyorum. Felsefe ortaya çıktı, çünkü matematik ortaya çıktı.

NANCY— Matematik neden ortaya çıktı?

BADIOU— İşte bunu bilmiyorum.

NANCY— … tek başına Antik Yunan matematiğin, felsefenin ve siyasetin doğuşudur. Fakat bu doğumun olmasının nedeni bir dünyanın değişmiş olması.

BADIOU— Elb ..

 
Çeviri: Barış Engin Aksoy

Karl Marx, Lacan’ın öğretilerinde bahsi geçen birçok kuramcıdan sadece biridir, diğer klasik düşünürler Lacan’ın yapıtlarında daha derin izler bırakmıştır – o zaman bunca etkilenme arasında Marx’a ayrıcalık tanımak niye?

Kapitalist Bilinçdışı’nın başlangıç noktasını oluşturan varsayım, Marx’a göndermesinin Lacan’ın öğretisi içinde önemli bir gelişime işaret ettiği ve Freud’a ikinci bir geri dönüşü başlattığı düşüncesidir. Böylece vurgu yapısalcı dilbilimden siyasal iktisadın eleştirisine ve özneye dair temsilden jouissance üretimine kaymıştır. Jouissance (keyif veya Freud’un deyişiyle libido) yeniden psikanalizin esas problemi haline gelmiştir; Freud’da bu zaten böyledir, ama psikanalizin gitgide ekonomik liberalizmin taleplerine tabi kılınması, böylece tedavinin esas amacının bireyleri mevcut düzene uydurma haline gelmesiyle birlikte sistematik olarak ihmal edilmiştir.

Freud’un keşfinde esasen bilinçdışı eğilimin tatmininde emeğin rolü vurgulanır v ..

 
Hazırlayanlar: Devrim Sezer, Nazile Kalaycı

Klasik tragedyalar siyaset felsefesi ve psikanalizde sık sık yorum konusu olmuştur. Bu zengin metinlerden bazıları (Persler, Troyalı Kadınlar, Antigone, Oresteia, Eumenidler ve Yakarıcılar) burada ilk defa telif yazılarda, düşünce tarihiyle diyalog içinde ele alınıyor. Kitap kronolojik olarak uzak görünen ama içerdiği olaylarla gayet yakın duran bir geçmişe ait bu metinlerle çiftyönlü bir ilişki kurma amacını güdüyor: Bir yandan siyaset felsefesindeki tartışmaları ve günümüz problemlerini klasik tragedyaların ışığında irdelemek istiyor, bir yandan da çağdaş tartışmalardan hareketle tragedyaları yeniden yorumlamak.

Yas, kolektif bellek, adalet, bağışlama, yurttaşlık ve toplumsal cinsiyet gibi konular üstüne düşünen herkesin ilgiyle okuyacağına inanıyoruz.

 
Çeviri: Ahmet Burak Kaya

"İnsanlar neden hayvan zekâsını küçümsemeye bu kadar hevesli? Kendimiz söz konusuyken hiç sorgulamadan kabul ettiğimiz becerileri hayvanlar söz konusu olduğunda sürekli reddediyoruz. Bunun ardında ne var? Diğer türlerin hangi zihinsel seviyede işlediğini bulmaya çalışırken, esas zorluk sadece hayvanlardan değil aynı zamanda bizim kendimizden de kaynaklanıyor. Hayvanların belli bir tür zekâya, özellikle de kendimizde takdir ettiğimiz türden bir zekâya sahip olup olmadıklarını sormadan önce üstesinden gelmemiz gereken, bu olasılığı düşünmemize bile karşı çıkan içsel direncimizdir."

Son yıllarda hayvanların bilme yetisi konusunda yapılan araştırmalar, insan zihnini hayvan zihninden çok ayrı, "özel" bir yere koyma eğilimimizi gözden geçirmemize neden oluyor. Ahtapotların alet kullandığını, daha iyi bir yiyecek geleceğini bildiklerinde karga ve kuzgunların önlerindeki yiyeceği yemeden dakikalarca bekleyebildiğini, şempanzelerin olağanüstü hafızalarıyla insanlara parmak ısırttığını gö ..

 

Ezilenler her zaman tarihten medet umar. Kendilerine yapılan zulmün unutulmayacağına, tarihe adlı adınca geçeceğine, günü geldiğinde hesabının sorulacağına inanmak isterler. Çektikleri acılar ancak o zaman bir anlam taşıyacaktır.

Totaliter rejimler işte bu umudu yıkmaya oynar. Politika yapmanın koşullarını ortadan kaldırmak için önce hakikat alanını tarumar ederler. Nesnel olguların karşısına utanmazca “alternatif hakikat” diye adlandırdıkları yalanlar çıkarır; kamuoyunu duygular ve inançlarla şekillendirmeyi hedeflerler. Kendi meşreplerince yaşamakta ısrar edenlere, değerlerini korumaya çalışanlara yalan dünyanın iyice kaypaklaştığı, değerlerin geçersizleştiği, bugün ak olanın yarın kara olabileceği mesajını verirler. Boyun eğmeyen, biat etmeyen, kulağının üstüne yatmayan, yalanı ve talanı görmezden gelmeyen bundan böyle kendini tuhaf suçlamaların odağında bulacaktır.

Basından umudu kestikçe içine gömüldüğümüz sosyal medya da gözlerimizi miyoplaştırır; sadece kendimize benze ..

 

Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde yazılmış ilk kadın romanı, Zafer Hanım’ın 1877 tarihli Aşk-ı Vatan’ıyla başlayan bir serüvene davet ediyor okuru Ayşegül Utku Günaydın.

Tanzimat’tan sonra oluşan siyasal, kültürel gelişmelerin kadın hareketine hazırladığı zeminin, kadınların dergi ve gazetelerde kolektif olarak şekillendirdiği edebiyat geleneğinin, Osmanlı kadın yazarların romanlarında modernleşmenin izleri sürülüyor kitapta. Hem kadının serüveni otuz roman analiz edilerek çiziliyor, hem unutturulan kadın yazarların yazmak, varolmak, ben diyebilmek için, kadın hakları için verdikleri mücadele hatırlatılıyor. Geleneğin ürettiği kodlarla mücadele ettiği için yalnızlaşan yeni kadının annesizliği; kadının kimliğini tehdit eden baba, kardeş, kayınvalide, koca gibi baskı figürleri ile bu yeni kadın karşısında bocalayan “aşırı alafrangalaşmış”, “zayıf karakterli” ve aydın erkeklerin ruhsal dengelerini yitirişi ele alınıyor.

Halide Edib’in Heyûlâ adlı romanın ..

 

Yücel Kayıran yıllardır yazdığı koyu, karanlık, yadırgatıcı ve giderek trajik “iç dünya” şiirini sürdürüyor. Bu kez tek ve yekpare!

 
Çeviri: Beybin Kejanlıoğlu

Frankfurt Okulu’nun önde gelen düşünürlerinden Leo Löwenthal, sosyolojik bir çerçevede Batı’da edebi sanatların ve kitle iletişim araçlarının gelişimini inceliyor. Descartes ve Pascal’ın zamanından yirminci yüzyıla gelene kadar halkın ve entelektüel kesimin edebi eserlere yaklaşımının nasıl değiştiğini örneklerle açıklayarak bu değişimin toplumsal içerimlerine işaret ediyor.

Edebiyat sanat mıdır yoksa meta mı? Her ikisi birden olabilir mi? Gazete ve dergilerin (daha sonra da radyo ve televizyonun) ortaya çıkması edebi eserlerin niteliğini ve toplumdaki yerini nasıl etkiledi? Kitle iletişim araçları insanları pasifliğe mi itiyor? Geçmişten günümüze “yüksek” ve “sıradan” sanat/edebiyat tanımları nasıl değişti? Yazarların artık varlıklı “hamiler” yerine halka, kitapçılara ve yayınevlerine bağımlı olmasının edebi eserler üzerinde ne gibi bir etkisi oldu? “Popüler yazar” tabiri ne zaman alçaltıcı bir anlamda kullanılmaya başladı? “Çoksatan” kitapların nitelikleri bize kitlelerin ede ..

 
Çeviri: Ali Karatay

Kalkınma incelemeleri alanında çalışanlar son yıllarda, postkolonyal dünyadaki nüfusun kayda değer bir bölümünün sermaye mantığının yönettiği “modern ve dinamik ekonomi”nin dışında kaldığına dikkat çekiyor. Toplum dışına itilmiş insanlar, bu “artı insanlık”, sermaye dünyasının yanı başındaki enformel sektörde hayatta kalmaya çalışıyorlar. Dışlama ve marjinalleştirme olgusuna, neoliberalizm bağlamından da önce, postkolonyalizm bağlamında dikkat çekilmiştir. Gelgelelim, şaşırtıcı bir biçimde, bu olguyu teorik olarak postkolonyal kapitalist formasyonun siyasal iktisadıyla ilişkili biçimde ele almak için çaba gösterilmemiştir.

Sanyal’ın kitabı işte tam da böyle bir girişimin ürünü; postkolonyal dünyada kapitalist kalkınmayı kökten farklı bir biçimde düşünmeye çağırıyor bizi. Dışlama ve marjinalleştirmeyi kapitalizmin gelişiminin ayrılmaz bir parçası olarak öne çıkarıyor. Bilindiği üzere liberal, hatta Marksist teoriler, kapitalist azgelişmişliği sermayenin ekonomiyi kendi suretinde ..

 

Selçuk Demirel, Metis cep defterlerine resimler yapıyor. İlkine Metis demişti, bu ikincisine ise Elma diyor. Tıpkıbasımını sunuyoruz.

 
Çeviri: Orçun Türkay

Yeni katılanlarla hıncahınç dolan Tartaros’un zindanları adaletsizlik yapmış ruhlara artık dar geliyor. Tek çare, Sokrates’in yeryüzüne dönüp başkan olması ve insanları daha iyi birer kişi yapması. Kendisine bir de yardımcı verilecek : ağzı iyi laf yapan Gorgias.

Küçük Filozoflar Dizisi, 9 - 14 yaş çocukları için filozofların hikâyelerini anlatan çok güzel resimlenmiş kitaplardan oluşuyor. Diziyle çocukların felsefeye zevkli bir giriş yapmalarını, kendi sorularının peşinden gitme alışkanlığı kazanmalarını amaçlıyoruz. Başkan Sokrates! dizinin yirmi üçüncü kitabı.

 

Meslek hayatı boyunca, otuz yılı aşkın bir zaman sürdürdüğü grup psikoterapi seanslarından karakteristik bir kesit aktarıyor Engin Geçtan. Sürecin kendine has dinamiklerine işaret ederken, bazı temel prensiplerin de altını çiziyor. Grup psikoterapide "grubun bütünleşmesi" denen başlangıç evresine odaklanan bu metin meraklı okura bir örnek sunmayı amaçlıyor.

"Bu grup çalışmasına katılan sizler, birliktelik yaşantıları yaratma ve bunu gerçekleştirirken her birinizin kendisini daha iyi tanımasına zemin hazırlama amacıyla bir araya geldiniz.

Toplumumuzda karşılıklı ya da tek taraflı dert anlatmayı ilişki zanneden çok insan var. Ancak burası dertleşme ya da dış dünyada yaşadıklarınızı paylaşma yeri değil. Amacımız bu odanın sınırları içinde olabildiğince bütünlük yaratmak, bu da sizlerin buraya yaptığınız katkılarla gerçekleştirilebilir. Dolayısıyla şu andan itibaren ben kenara çekilerek sizleri baş başa bırakıyorum."

 
Çeviri: Orçun Türkay

Issız bir adaya düşseydiniz hayatta kalabilir miydiniz? Nasıl karnınızı doyurur, nasıl korunurdunuz soğuktan ve sıcaktan?

Yalnızlığa ne kadar katlanabilirdiniz? Ya bir gün biri çıkıp geldiğinde ne yapardınız? Nasıl ilişki kurardınız onunla?

Bugün artık bir modern klasik olan bu yeniden yazımda, Michel Tournier’nin Robinson’u karşımıza Cuma’dan doğaya, insanlığa ve özgürlüğe dair dersler alan bir kahraman olarak çıkıyor. "Beyaz bir kelebek," diyecek Cuma, "uçan bir papatyadır." Öğrenmeye açık "küçük filozoflar" için...

 
Çeviri: İnci Ötügen

Kedilere yakın yaşayan herkesin bildiği gibi onlar hakkında genelleme yapılamaz. Her biri apayrı karaktere sahip yaratıklardır kediler, basbayağı "birey"dirler. Has bir yazar olan Lessing de bunun gayet farkında olduğu için kedi ırkına bir güzelleme yazmak yerine, hayatına girmiş kedilerin hikâyelerini, hiçbir süslemeye başvurmadan anlatmayı tercih ediyor. Ama bazı kedilerin güzelliğiyle büyülenmekten de kendini alamıyor:

"Bej renkli, ... ön ayakların bitiminde gümüşe çalan patiler. Kenarları beyazla çerçevelenmiş olduğu için simli gibi duran kulaklar dikilip, öne arkaya oynardı; dinleyerek, algılayarak. ... Kuyruğu, ucu sanki diğer organlarının alamadığı mesajları alıyormuş gibi, bir başka boyutta oynardı. Hava kadar hafif, pür dikkat oturur, tüyleriyle, bıyıklarıyla, kulaklarıyla, bütün varlığıyla, bakar, işitir, hisseder, koklar, içine çekerdi. Eğer balık sudaki hareketin somutlaşmış, şekillenmiş haliyse, endamına bakılırsa kedi de hissedilmeyen havanın çizgiye dökülmüş ve b ..

 
Çeviri: Müge Gürsoy Sökmen

"Çıldırmış olmalıyım. Bu sözcükleri uykumda duyuyorum ve her duyduğumda boğazımın gerisinde bir yerde, gırtlağın burunla birleştiği noktada –hani o korktuğunuzda kuruyan bölgede– kumru gibi dem çekiyorum. Sizi yaşadığımız yere götürebilmek için çıldırıyorum..."

Bir otoyolun kenarında, şehir merkezinden on iki, denizdense dört kilometre uzakta, atılmış buzdolapları, kaza geçirmiş kamyonlar, kırık lavabolarla dolu bir çöplük bölgesindeyiz. Büyük bir Olimpiyat Stadyumunun yapılacağından söz edilen bu yer aslında kendiliğinden oluşmuş bir mahalle. Bir zamanlar büyük bir işadamı olan Vico ile sevgilisi Vica'nın, buraya ilk yerleşen olduğu için herkese kendi kanununu dayatan Jack'in ve her biri kendi geçmişini bir yük gibi taşıyan Anna'nın, Marcello'nun, Melek'in, Liberto'nun, Joachim'in, Saul'ün, Danny'nin, Corina'nın, Alfonso'nun sığındıkları, yaşamlarından ellerinde kalan ne varsa korumaya çalıştıkları "evleri"nin yer aldığı kendine özgü bir mahalle. Ve bu mahallenin Vica'ya âşık ..

 
Çeviri: Tuncay Birkan

Kültür tarihinin bir kurgusu olan "uygun mesafe" hakkında bir kitap bu. Tarihsel ortamı, otuz yıllık bir savaş dönemi olan 1914 ile 1945 arası. 1918’deki yenilgi sonrası Alman kültüründe yaşanan travmayı tasvir ediyor: Wilhelm İmparatorluğu'nun aşina ufukları kaybolup gitmiştir. Otorite sisteminin çözülmesinin ardından, insanlar modernlikle yaşanan dolaysız karşılaşmayı dondurucu bir şok gibi deneyimlemektedir. Buna tepki olarak da sanayileşmiş sivil toplumun soğukluğunun yerine sıcak bir cemaat / topluluk ideali geçmektedir.

Felsefi antropolog Helmuth Plessner, ölümcül siyasi sonuçlar doğuran bu cemaat tapınması durumuna, soğukluğu savunan bir manifesto niteliğindeki Cemaatin Sınırları kitabıyla müdahale eder. Plessner'in manifestosu bugün bizi komüniteryanizm tartışmalarında su yüzüne çıkan sorunlarla tekinsiz bir biçimde bağıntılı olduğu için ilgilendiriyor. Ortakyaşarlığa dayalı bir yoldaşlık olarak cemaat fikrinin karşısına cennetvari özellikler taşımayan bir t ..

 
Çeviri: Ayet Aram Tekin

Siyasetçi ve sanatçıların yaşamöyküleriyle sık karşılaşırız ama araştırmacıların hikâyelerini pek bilmeyiz. Bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de geniş ilgi uyandıran ve sosyal bilimlerdeki birçok araştırmayı etkileyen Hayali Cemaatler ve Üç Bayrak Altında’nın yazarı Benedict Anderson bize kendi yaşamını anlatıyor. Bu sınırları aşan yaşamdan iyi bir yazarın nasıl yetiştiğini, bir saha araştırmacısının ne gibi sorunlarla karşılaştığını, bunların üstesinden nasıl geldiğini anlıyoruz. Ve en önemlisi 20. yüzyılın kendini tüm dünyadan sorumlu gören evrenselci solcu kuşaklarının dünyaya nasıl baktığını hatırlıyoruz.

Çin’de doğmuş, çocukluğunu Kaliforniya ve İrlanda’da geçirmiş, eğitimini büyük ölçüde İngiltere’de tamamlamış, 1965 askeri darbesinden sonra Suharto yönetimindeki Endonezya'dan kovulunca araştırmalarına Tayland ve Filipinler'de devam e ..

 
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.