Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-456-1
13x19.5 cm, 224 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Ağlayan Dağ Susan Nehir, 2007
Kış Uykusu, 2009
Başka Aşklar, 2011
Ara Tonlar, 2015
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
 

Tülin Ural, "Dilsizliği yazmak, cehenneme bakmak", İAN Edebiyat, Eylül 2015

"Bir sabah Eylül’ü de 12’den vurdular.

1980’di.

Anonsla duyurulan en hazin sonbahar.

O nedenle Eylül’de kimimizi kan tutar."

Böyle yazıyordu twitter’da, 12 Eylül’den tamı tamına 35 yıl sonra, bir karakol baskınında ölen Barış Aybek. Çok güzel bakışlı gencecik bir çocuk, yaşasalardı bugün annesi-babası yaşında olacak bir kuşağın anısını yıllar sonra işte böyle hatırlıyordu.

Bizi içinde eritip yok edecek diye korktuğumuz dehşetli hatıralarla yüklü ise, hafıza, çetrefil ve lanetli bir gayya kuyusudur ilk bakışta. O hatıralara dönmek, sonsuza dek kaçmak istediğimiz cehenneme dönmektir. Acılarımıza veya daha da beteri günahlarımıza dönmek demektir hatırlamak.

Hatırlamak dediğimiz en nihayetinde, yaşadıklarını kendi kendine ya da diğerlerine ifade etme, ifade ederken yeniden kurgulama ve canlandırma eylemidir. Acı çekmişsek, korktuğumuz, kaçmak istediğimiz, bu yeniden canlandırma eylemidir asıl. Ve elbette bunu dile getirecek bir dil bulmanın imkânsız görünen ağırlığından da kaçmak isteriz: Kimsenin bize acımayacağı veya bizi yüceltmeyeceği; acılarımızı, insan kalarak ve haysiyetimizi kaybetmeden ifade edebileceğimiz bir dil aramak demektir hatırlamak: Çok zorlu bir yolculuktur ve çekilen acı bazen öyle baş edilmezdir ki bu dili bulmak imkânsız görünür.

Ama hafıza sadece acı çeken için değil, günahkâr için de bir girdaptır. Günahı işleyenin dili (çoğu kez de mantığın sınırlarını zorlamak pahasına) şirret bir inkâr veya avaz avaz bir böbürlenmedir: Suçluluk duygusundan kaçmak için kendi kendine kurulmuş bir tuzak yani. Ama bir de günaha kayıtsız kalarak, sonrasında onu unutulmaya terk ederek ortak olanların (sessiz çoğunluğun, ‘normal’ vatandaşlarımızın) çöl gibi ve korkak suskunluğu vardır ki işte günahı asıl besleyen budur.

Ama nasıl olmalıdır bu dil?

Oysa hatırayı ifade etmenin dilini; bu dilin ‘haysiyetli’ sözcüklerini bulmanın kendisi, mazlum açısından, kendine yeniden kavuşmak anlamına gelir. Tüm o zorlu yolculuğun sonunda, cesurca dilini aradığında, hem kendine hem ona zulmedenlere, ‘tüm olanlara rağmen, beni yıkamadınız’ demiş olur. Bu yüzden hatırlamak başlı başına bir direniştir. Ama nasıl olmalıdır bu dil? İnfazcılardan ve nefesini tutup infazı seyreden sessiz yığınlardan hesap mı sormalıdır? Hesap sormanın bir faydası var mıdır peki? Veya tüm olup biteni (ama sadece olanları değil, içindeki insanların duygularını da) anlatmak mıdır yüzleşme? Sadece anlatmak yeter mi adaleti sağlamaya? Veya anlamaya mı çalışmalıdır bu dil: Bu olanlar neden oldu, başka türlüsü mümkün müydü? Hem sonra adalet nedir? Yapan ettiğinin cezasını görünce adalet olur mu hakikaten? Ya da asıl adalet, parçalanmış ruhların teselli bulduğu yerde midir? Ve adalet bir işe yarar mı? Biz hatırlayınca, yani anlatınca, böyle şeyler bir daha olmaz mı gerçekten? Ve elbette tersi, anlatmadıkça, yapılanlar yapanların yanına kâr kaldıkça, ruhlar teselli bulmadıkça, yüzleşmedikçe her şey yeniden, diyelim 35 sene sonra yeniden yaşanabilir mi?

Kuşdiline Öykünen tüm bunlarla ilgili bir kitap. ‘Zamanın çizilemese de tüm tablolarda olduğu’nu (s. 192) bilerek zamana, kapkara bir zamana yolculuk etme cesareti gösteren bir kitap.

Hem 12 Eylül’ü konu alan pek az romanda hem de yaygın söylemde, 1980 sonrası genç olanlara, abilerinin ablalarının kurduğu örgütlerin aslında ne kadar da baskıcı olduğu, bireyin kendini buralarda hiç ifade edemediği, zaten kadınlara da hep bacı dendiği anlatıldı. Zaten aynı yıllarda bir romanın (veya bir filmin) azıcık dahi siyasi olsa slogancı sayılacağını; bunun da gerçekten sanat yapmak önünde ne kadar büyük bir engel olduğunu keşfetmiştik.

Aslında o yıllarda ‘eylülist romanlar’ tartışmasını alevleyen bu yaygın anlatım, edebiyat tarihimizin en eski ikiliğine uzanmakta (evet doğru bildiniz, şu meşhur ‘sanat sanat için mi, toplum için mi?’ meselesi) ve Batı eleştiri geleneğinde de özel ve kamusal & bireysel ve toplumsal olan arasındaki bağ üzerine düşünen tüm bir külliyata gönderme yapmaktaydı. Daha doğrusu bu anlatım, çok temel bir ön kabule, özel olan ve şahsî olanın birbirinden net çizgilerle ayrıldığı kabulüne dayanıyor ve bu sayede de tüm bu tartışmada açıkça taraf tutuyordu: Sanatsal olan, şahsî ve özel olandan bahsedendir; gerisi de sanat değildir.

İşte Kuşdiline Öykünen, bu temel kabulü alt üst eden ve şahsî olanla toplumsal & siyasal olanın nasıl iç içe geçtiğini gören ve gösteren, yani sosyolojik bakış açısından nasiplenmiş bir roman. Bir yandan solun kendi iç çelişkilerinden bahsedebiliyor mesela: ‘Gülay’ın taa o zamanlar, her nasılsa keşfettiği gibi, hemen hepsinin kafasındaki kaçınılmaz devrim düşüncesi de, kadere inanmaktan farklı değildi.’ (s.119). Ya da Gülay’ın zaten sorguda yaralanmış bedenine bir de devrimci bir doktorun dokunması ve bunu sırf devrimcileri karalamamak için hasır altı etme kararı (s.144) ya da silahlı mücadelenin kendi başına bir değer olarak yüceltilişi ya da devrimci örgütler içindeki hiyerarşiler (s. 92).

Ama asıl ve daha önemlisi 1980 öncesinde bir genç için sol militanlığın nasıl tılsımlı, devrimciliğin nasıl masalsı bir büyülenme olduğunu anlatıyor: ‘Caddelere çıkmış, dalgalanan bayrakların ardına geçmiştik. Tahta masaların üstünde dirseklerimiz birbirine değerken bilinmeyen kitapların haritasına baktık, tehlikeli kâğıtları elden ele geçirdik ve kitapların içinde bize söylenmeyeni aradık. Elimizin altında dünya nasıl da yeni baştan yaratılabilir görünmüştü bize! O an inandık ki, bütün sözler yeni baştan söylenebilir, bütün hikâyeler yeniden yazılabilirdi!...’ (s. 129). İktidarın büyülenmesinden çok başka, yasak bir iş yapmanın, bunu birlikte yapmanın, bunun sihirli usullerini keşfederken herkesten başka yaşamanın ve en önemlisi daha iyi bir dünya kuı-ma inancının büyüsü bu.

İbrahim karakterinde (bir amelenin oğlunda), onun duyguları da hesaba katan coşkulu devrimciliğinde, meraklı ve derin fikirlerinde, böbürlenmeyen ve şiddeti kutsamayan cesaretinde, inançlı aşkında, varabileceği imkânların temsil edildiği bir büyü bu.

Ve tüm ülkeyi etkisi altına alan bir büyülenme: ‘Sokaklarda hiç görülmedik bir çiçek gibi açan taptaze kalabalık... Her yanda yeni sürgünler boy veriyor, en mucizevî renkler, en gösterişsiz, yosunsu bitkilerin içinden fışkırıyordu. En kurak toprakları bile bereketlendiren mucizevî yağmurlar misali sökün eden özgürlük, var olanı değiştirme, yeniden yapma tutkusu. Ayaklarının altında canlanan taş; her yanda, mis gibi insan kokusu...’ (s. 107)

Bir taraftan da bu büyülenmenin getirdiği yeni somut olanakları; meselâ nasıl olup da yepyeni karşılaşmaların ve yepyeni bağlanmaların önünü açabildiğini anlatıyor Kuşdili. Bu öyle bir ortam ki artık zengin kızlarla fakir oğlanların aşkları en ideali oluyor: Romanlardan hakiki yaşamlara uzanan (bizim romanımızda Leyla ve İbrahim çiftinde veya kendini sevdiği kıza tersane işçisi olarak tanıtan mühendislik öğrencisinin hikâyesinde karşılık bulan), evet gene kadınlık ve erkekliğe ilişkin yargılarımızdan izler taşıyan, ama bunu sınıf bağlamına taşırken dönüştüren, aşkın isyancılığına göz kırpan bir ideal şimdi bu.

Ve elbette 12 Eylül’le, birlikte yeni bir dünya düşü kurmuş tüm bu gençlere nasıl vahşice dokunulduğunu; tüm bu gençlerin işkenceye dayanamayıp konuşmaktan nasıl korktuklarını; onları hayata sımsıkı bağlayan tüm o gençlikten, bir türlü ölememekten duydukları dehşeti; ve bazen nasıl ölüverdiklerini anlatıyor (s. 47-48). Kadınlar için bu kâbusun nasıl ikiye katlandığını, kitabın başkahramanı Gülay’ın sorguda yaşadığı tecavüz ve bu tecavüzün getirdiği dilsizleşme etrafında okuyoruz: ‘Sanki dokunuş erkeklerde değdiği yerde kalıyordu da kadınların teninde kalmıyordu. Tenden öldürücü bir zehir gibi içeri sızıyordu. Değdiği her şeyi yakıp kavurarak durmaksızın akıyordu. Taa yüreğe varıp da kaskatı edene kadar!.. Tene dokunmak, benliğe dokunmaktı. Tene dokunmak insanın içinde sadece ona ait bir cevhere dokunmaktı. Gülay’ı Gülay yapan her ne varsa parçalayıp yok etmekti. Polislerin ona ve diğer kadınlara yaptığı şey buydu. Tecavüz orada başlamıştı; ona dokunduklarında!..’ (s. 64)

İşte bu cehennem içinde, Gülay’ın nemli, karanlık bir apartman katında bir kaçakla yaşadığı sevişme; serpilme şansı bulacak olsa belki ferah bir aşka dönüşebilecekken, hayata tutunmak için atılmış son bir hamlenin çaresizliği ve güdüklüğü ile hastalıklı, ama güçlü bir bağ halini alıyor: ‘Yavuz onu okşarken saatlerce, hiç durmaksızın ağladı. Bedeni belli belirsiz haz yaşarken, beyni uğuldayıp yanıyor, bazen çeneleri kilitlenip katılaşıyor, sonra kafasının içinde ılık bir sıvı, dayanılmaz ağrılar vererek usul usul akıyordu. Yavuz da ağlıyordu. Kasvetli oda, bu seslerle bulanıklaşıp boyutlarını yitirdi.’ (s. 61) Tüm bunlar, umut ve hayatiyetle yüklü iki genç insanı, izbe bir apartman katında ağlayarak birbirine tutunmaya iten tüm bu felaket neden yaşanmaktaydı peki? ‘Bu sessizlikte devinen hayat, bütün gösterişine rağmen dokusunda insani olan ne varsa yitirmişçesine yabansı ve korkunçtu. Görünüşte her şey huzur içindeydi oysa. Belki de her şey huzur için feda edilmişti.Pencereler kapanmış, perdeler çekilmişti. Sokaktakiler eve dönmüş, şarkılar susmuştu. Hep huzur için!!! Gülay bunun için işkence görmüş, tecavüze uğramış, eziyet çekmişti. Yavuz bunun için ölecekti!! Huzur için!! (s. 69)

Böylece tüm o şenlikli büyüden geriye, birkaç yıl önce onlarla yürümüş insanların kahreden suskunluğu; komşularının bu tecavüz edilmiş kıza küçümseme ve acımayla bakışı; devrimcilerle faşistleri devlet tarafından kandırılmış saf gençler olarak aynı kefeye koyan ikiyüzlü tahliller; darbe öncesi sola bulaşmış olmanın parsasını toplayacak yeni bir entelektüel zümre; yaşanan her şey magazin bir dille ortaya saçılsın isteyen, devrimci talepleri ‘yoksulluk edebiyatı’ olarak kodlayan ve tüm o masum idealleri boş bir hayale indirgeyen bir medya kalmıştı. ‘Şimdi çevresine bakınca. Birkaç yıl öncesinde en ücra köşesine kadar kıpırdanan bu toprağın, yabancı, suskun, lanetli bir taş parçasına dönüşüvermesine akıl sır erdiremiyordu. Birkaç yıl önce, bu denli haklı ve kabul edilebilir olan şey, şimdi nasıl da tüm gerçekliğini, tüm haklılığını, hatta tüm masumiyetini yitirmişti !...(s. 105)

Bir de elbet bir dilsizlik yadigar kalmıştı: ‘Kelimeler yok olup gitmişti, onları terk etmişti. Duyulardan, nabızdan, kandan, kalpten ve tenden gelip beyinde kaynaşan, damaktan, dilden ve dişten, ağız boşluğundan ve genizden biçimlenerek dışarı akan anlamlar dizgesi yoktu artık. Dilsizdiler.’ (s. 45)

Bu Gülay’ın, kimseye hiçbir şey söylemeyen, zaten kimseye bir şey söylememesi için sıkı sıkı tembihli çocukla paylaştığı kocaman bir sessizlikti. Çocuk gözünü, ailenin yaşadığı alt üst oluşta, o hayhuy içinde yitirmişti; şimdi de bu mutsuzluğa itilmiş evde, suskunluk içinde, yoksunluk içinde büyümeye çalışıyordu. Ve Gülay’dan başka bir tek o anlıyordu kuşdilini.

1915 kışıyla, Dersim’le ve daha niceleriyle yüzleşemediğimiz gibi 12 Eylül’le de yüzleşmedik biz. 12 Eylül’ün mimarını karikatür bir mahkemede yargılayıp, devlet töreniyle gömdük. Ama hakikat komisyonları kurmayı başaramadık. Mağdurları dinlemek ve sözlerini yaygınlaştırmak bir yana, bu devasa zulüm çarkının nasıl dönebildiğini anlamaya çalışan adımlar da atamadık. Nasıl olmuştu da ayakta duramayan gencecik insanlar için ‘turp gibi sağlam’ raporu verebilmişti meselâ Hipokrat yeminli doktorlarımız? O sırada askerliğini er olarak yapanlar ne hissetmişti meselâ? Mağdurlar neden susmuş, susmak zorunda kalmış; koca bir toplum, hapishanelerden yükselen çığlıkları nasıl olmuştu da duymamıştı?

Yüzleşebilseydik eğer, hatırlasak ve ifade edebilseydik, dilsizliğin en müstesna panzehirlerinden edebiyata başvursaydık ve bu cehennem yılları üzerine daha çok roman yazabilseydik meselâ, hesap sorabilsek ve yas tutabil-seydik, cehenneminin yüreğine bakmaya mahkum bırakılmış tüm o ruhlar biraz teselli olabilseydi, direnmiş olurduk; korkularımızdan sıyrılıp yetişkinleşme hakkımıza kavuşmuş olurduk; ve işte o zaman cehennemin bir kez daha yaşanmaması mümkün olurdu.

Fakat bunu yapamadık.

Bu yüzden çocuğun adı da yasaklıydı; parklarda bahçelerde yüksek sesle söylenmiyordu. Sonra bir gün, Gülay, dilini aramak için yola çıktığında, çocuğun adını söylemek cesaretini de buldu: ‘Devrim’.

12 Eylül’den sonra ilk kez bir parkta haykırılacaktı yeniden o tılsımlı sözcük. Yıllar sonra yine bir parkta haykı-rıldığında eylülde içi kan tutan herkes yeniden umutla doldu. Umut, dil ve diline kavuşmuş eylem, akacak mecrasını yine de buluyor demek.

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.