Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-973-3
13x19.5 cm, 144 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Çalgın, 2006
Efsus'a Yolculuk, 2017
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
 

Halim Şafak, "Geçmişi değerlendirme yolu olarak şiir", Evrensel Kültür, Ocak 2015

Şiir geçmiş değerlendirmesidir ve bu değerlendirme bugünü de içerir. Geçmiş aynı zamanda önce kendiyle sonra bugünle hesaplaşma imkânıdır. Felsefenin temellendirdiği bir geçmiş ve bugün değerlendirmesi fazladan psikolojik, politik ve dinsel çıkarımlar yapmamıza izin verir.

Geçmiş değerlendirmesinin şiirin sonuçlandırabileceği bir tartışma olduğunu söylenemez. Böyle olmasına rağmen şiirin geçmişi değerlendirme konusu edip durmaktan başka bir seçeneği yoktur. Şairin karşı çıktığı ve eleştirdiği dünya dönüşüp başka bir dünya haline gelmedikçe ondan önemlisi devlet ve otoritesi ortadan kalkmadıkça bu tartışma bitmez. Şiiri en insani edim haline getiren de bu dediğim yani şiirdeki dönüştürme eğilimidir.

Ama öte yandan geçmiş bir bireylik değerlendirmesine dönüşmekte her zaman zorluk çekmiştir. Hatta geçmiş ya bireyliği dışlayan bir toplumsallıkla ya da toplumsallığı dışta tutan bir tavırla söz konusu edilmiştir. Bu yüzden şiirde geçmişi bireysel temelde değerlendirmiş örnekler azdır. Yücel Kayıran’ın şiirini bu örnekler içinde sayıyorum.

Özne bugün geçmişten farklı olarak toplumsal olanı aileden sonra tamamıyla kendinin varlık ve mücadele alanı haline getirmiş toplumsallığını da bu temelde oluşturmuştur. Bireylik dediğimiz şey toplumsal olanla kendini gerçekleştirirken öznellik bunun tersine toplumsal olanın yerini almıştır. Bu noktada Beatriz Sarlo’nun dediği gibi öznenin bugünle ilişkisi ve bu ilişkinin bugünün sonucu gibi algılanmaya ve öyle kabul edilmeye sonuna kadar açık olması ihtimalen sorundur diyebiliriz. (Geçmiş Zaman, Çeviri: Peral Bayaz Charum, Deniz Ekinci, metis,2012)

Ahmet Oktay yoğun geçmiş duygusu ve hesaplaşmadan dolayı Yücel Kayıran’ın şiirini “psiko-anlatı” olarak değerlendirir. (İtirafçı bir şiir, Cumhuriyet Kitap, 16 Ekim 2008, Sayı 974) Çünkü Yücel Kayıran’ın şiirinde felsefi temellendirme önce psikolojik olanı çağırır. Geçmişin bugüne dönük bireysel ve toplumsal temeldeki ağır psikolojik sonuçları söz konusu edilir. Bu da daha çok özne olarak Yücel Kayıran’ın çocukluğu/gençliği ve başka çocukluklar /gençlikler üstünden gerçeklik kazanır.

Bu nedenle Ahmet Oktay “psiko-anlatının, kolektif, daha uygun düşeceğini umduğum sözcükle, çoğul bir özneye ait olduğunu öne” sürer. Buysa Beatriz Sarlo’nun kuşkularını ve itirazlarını hiç olmazsa Yücel Kayıran’ın şiiri özelinde geçersizleştirir, azaltır. (agy) Ahmet Oktay’ın dediğinden hareketle belirtirsem bugüne ait görünen özne söz konusu çoğullaştırmayla kendini bugüne karşı bir konuma getirmektedir.

Bugün karşısında özellikle 12 Eylül sürecinde toplumsal seçeneklerin dünya karşısında oldukça geride durduğunu, etkisiz kaldığını düşünerek öznenin öne çıkmasını anlayabiliriz. Üstelik Yücel Kayıran ve akranları için 12 Eylül tam olarak hesaplaşılmamış ya da hesaplaşması süren ve sonuçları ortadan kalkmamış bir süreçtir.

Bu noktada geçmişe dönük bir değerlendirmenin, özeleştirinin ya da itirafın özneyi temel alması da anlaşılır bir şeydir. Çünkü bireyliği dışta tutan legal ve illegal örgütlenmelerden böyle bir değerlendirme en azından şimdilik beklenemez söz konusu olsa bile bu başka bir tartışmadır. O yüzden bugünle ilişkisi ne olursa olsun geçmiş değerlendirmesinin ihtiyatla da olsa özne temelli olması dışında başka bir seçeneği yoktur diyebiliriz. Kaldı ki baştaki bireylik tartışmasının sonunda onu da geçip özne tartışmasına dönüşmesi de bunu dayatmaktadır.

Burada “geçmiş nedir?” gibisinden bir soru muhakkak sorulmalıdır. Geçmiş en başa baba ve imgesinin geçtiği anne, kardeşler yani aile ve etrafla tamamlanan ve toplumsallığını bu sırayla açıklayan bir dünyadır ya da öyle bir dünya olmuştur. Bugündeki kırılmaları unutmadan ifade etmeye çalışırsam geçmişte otoritenin, disiplinin ve hiyerarşinin alanı olan örgütlenmelerin özneyi baştan tartışmanın dışında tutmaya özen gösterdiğini düşündüğümüzde bireysel biraz daha ileri gidelim öznel olanın toplumsal olanı açıklama ve anlama noktasında şart olduğu da öne sürülebilir. Özne burada başka bir toplumsallık önermese de hem bireysel hem de toplumsal olanı etraf üstünden değerlendirme ve tartışma konusu etmekte böylelikle dünya etraf olmaktadır. Hatta bu dediğimin başta Yücel Kayıran olmak üzere birkaç şair için geçmişi değerlendirme ve yolu haline geldiğini de yazabilirim.

Böylelikle bizim sempatizanlığımızın yaşadıkları etraf üstünden toplumsal olanı kendine dâhil etmekte yaşadıklarımız kadar duyduklarımız, tanığı olduklarımız, bir şey yapamadıklarımız ancak acı çekebildiklerimiz hatta acı bile çekemediklerimiz yazdığımız şiirin konusu haline gelmektedir. Buysa yazılan şiir için tanıklıktan duyduklarımıza, hesaplaşmalarımıza, pişmanlıklarımıza ve itiraf edemediklerimize/ettiklerimize kadar genişleyen izleksel ama politik bir alan açmaktadır.

Yücel Kayıran baştan beri bu alana dinsel olandan beslenen bir ruhsallığı dâhil ederek şiirini oluşturmuştur. Bu durumu da yine etraf ilgisi ve onun dinseli de en azından söylemsel olarak içine alan ruhsallığı ile açıklamak istiyorum. Çünkü en azından etraf özellikle Anadolu’da din karşısında neyi meram etmiş olursa olsun dinsel olanın ürettiği ruhsallıklardan kurtulmamış, kurtulmayı istememiştir.

Ahmet Oktay bu noktada Yücel Kayıran’ın şiirini de dâhil ederek 12 Eylül sonrası şairlerinin bir bölümünün belirgin bir biçimde “özürcü tik haline gelen dini/İslami bir boyut kazanma ya da çok ihmal edildiği sanısı uyandıran bir manevi iklim edinme duygusuna uygun düştüğü öne sürülebilecek bir tavrı” benimsediklerini söyler. (agy) İslam’ın ve daha başka dinlerin oluşturduğu ruhsallık ve ondan kalkınan şiirsel söylem aslında geçmişi açıklama konusunda epeyi işe yarasa da özellikle Yücel Kayıran’ın şiirinde belirginleştirdiği şey dinselin eleştirel olanın imkânı gelmesi/gelebilmesidir. Bu durum Son Akşam Yemeği’nde bünyesine ironik olanı da alarak eleştirel olanı şiddetli bir tepkiye hatta duygusal olanı ihmal etmeden saldırganlığa dönüştürmüştür.(metis,2014)

Yücel Kayıran’ın şiirinde bu anlamda belirginleşmesine izin verdiği aynı zamanda kültürdür. Anadolu’nun kendine dinsel olana da dâhil eden yaşama kültürüdür. Direnme de isyan da etrafta bu temelde gerçekleşir. İsyan tanrıya dönük tepkimeyi de dinsel olanı tamamıyla reddetmeden kendinde tutmayı her zaman önceler. Çünkü çocukluğumuz tanrının olduğu ve “Allahım neden yardım etmiyorsun bana?” dediğimiz bir dünyada yaşamış ve büyümüştür. Çocukluğumuz belki bizi aynı dünyadan koruyabilir o yüzden de dünya karşısında çocukluğumuza sığınmak zorunda kalabiliriz. Tabii orada babanın da tanrının da yerinin ne olacağı dünyadan koruyup korumayacağı çocukluğumuz tarafından belirsiz bırakılmıştır.

Tam da bu noktada şiirin Marc Auge’nin sözünü ettiği “zaman düzenlemesi” tartışmasına katılması gerekebilir.(Unutma Biçimleri, Çeviri: Mehmet Sert, Om,1999) Şair bir tarih yazıcısı değildir ama kendi bireyliği üstünden kara tarihi/zamanı yazdıklarında söz konusu edebilir. Bunu da reddetme ve benimseme arasında gidip gelen baba ve imgesinyle tartışmaya dönüştürebilir. Ne var ki bu tartışma baba ve imgesinin otorite olarak reddetme ya da anti-otoriter ilan etme tartışmasını tarih boyunca belirsiz ve sonuçsuz bırakmıştır.

Bunların hepsi de ölümden sonradır: “Artık babasız olduğuna göre bir babanın anısıyla uğraşmak zorundasın. Çoğu zaman bu anı, yaşayan bir babadan daha güçlüdür: emredici, uzun ve sert konuşmalar yapan, evet ve hayır diyen bir iç sestir; bir tür ikili kod: Evet hayır evet hayır evet hayır; Zihinsel ya da fiziksel her hareketinizi, en küçük bir hareketinizi bile yönlendirir. Hangi noktadan itibaren kendiniz olursunuz? Tam olarak asla; her zaman onun bir parçasısınızdır. İç kulağınızdaki bu ayrıcalıklı konumu, babanıza çektiğiniz son ‘kıyak’tır. Tüm babalar bu ayrıcalığı kullanırlar.” (Ölü Baba, Donalt Barthelme, Aktaran: Otorite, Richard Sennett, Çeviri: Kamil Durand, Ayrıntı, 1992) Donalt Barthelme’nin dediği ne yazık ki özellikle baba tartışmasında oğulların sorunudur. Yücel Kayıran da Son Akşam Yemeği’nde tam da bu temelde giriştiği şiddetli baba tartışmasını daha da sürmesi için sonuçsuz bırakır ve erken ölüme bağlayıp ayrılıkla bitirir.

Devam edelim… Son Akşam Yemeği’nde toplumsal olan dâhil şiirdeki çoğu izlek etraf üstünden söz konusu edilir. Özne olarak şair etrafı toplumsal olanın içinde değerlendirir hatta toplumsal olanın yerine geçirir. Özne burada geçmişe dönük vicdanı temsil eder. Bunun 12 Eylül sürecine karşı direnmeyle uyumlu bir durum ve tavır olduğunu düşünüyorum. Dediğim geçmişe ve bugüne bakarak anlanabilir ve kabul edilebilir de bir şeydir. Geçmiş en azından bizim için aynı zamanda 12 Eylül’le sonlandıramadığımız ama geride de bırakamadığımız çocukluğumuzun bir türlü bitiremediği hesaplaşma sürecidir ve etraf baştan beri bu hesaplaşmanın içindedir ya da taraflardan biridir.

Bu noktada Ahmet Oktay’ın “insan etrafıdır” demesi önemlidir. Çünkü biz geçmişin/bugünün faşizmine örgütlenmeler kadar hatta ondan da çok etrafla önce evimizle sonra sokağımızla, mahallemizle sonra bütün alanlarla/alanlarda direndik. (Burada parantez açıp 12 Eylül’de benim on yedi Yücel Kayıran’ın on beş yaşında olduğunu belirtmek isterim. Buysa 12 Eylül’e direnenin hatta hesaplaşanın bir ucuyla çocukluğumuz olduğunu ve etrafımızı ailemiz kadar devrimcilerin oluşturduğunu tekrarla söylememizi kolaylaştırır.) Geçmiş bizim için büyük ölçüde bireysel direnişimizin ve hesaplaşmamızın çocukluksuz yapamayan tarihidir. Etraf bugün de hala toplumsal olanın asıl dinamiklerinden birini oluşturmaktadır. Etraf tartışması bu noktada örgütlenme tartışmasını getirebilir ama o da başka bir yazı konusudur.

Kuşkusuz bu hesaplaşmada bugünün özgül ve politik koşullarının ve biçimlenmesinin ikisinden de önemlisi yalnızlığımızın etkisi çoktur. Bugün bundan dolayıdır ki yine bugünün asıl oluşturucusu olarak bizi sürekli geçmişle o sonlandıramadığımız hesaplaşmaya göndermektedir. Çünkü geçmiş bugünün asıl oluşturanıdır.

Hesaplaşma daha çok şiir üstünden şiirle olmaktadır. Üstelik bu hesaplaşma çoğu zaman şiirsel olanı geride tutan hatta estetiği dert etmeyen bir düzlemde kendini gerçekleştirir. Böyle olmasının temel nedeni estetik olanın meram edileni geriletme ya da geride tutma ihtimalidir. Estetize olan eninde sonunda baştaki özelliklerinden büyük ölçüde kurtulur ya da kurtulmaya eğilimlidir. Aslına bakırsa estetiğin doğayla ilgili olup olmadığı da baştan beri tartışmalıdır. En azından doğanın kaotizmi düzen olarak alınmaya mesafelidir. Kaos da zaten daha çok düzensizlik olarak açıklanmaya eğilimlidir.

Bu yüzden “doğaya karşıdır estetik/ bakımsız kalmış bahçeyi, mesela/yabanıldır şekil verilmemiş doğa/manzara kendiliğinden değildir/../ güllerin açtıkça kesilmesi gerektiği/tabiat, kanunu değildir, mesela/tabiatın kanunu.. yani doğadaki doğa/uzamasıdır kesildikçe güllerin/tanrının sınırsız sonsuzluğu/ böyle gelir vücuda mesela/…/ (…) hakikat, estetik değildir.. doğadaki doğa./ her bireyin içerdiği doğa”

Yücel Kayıran ilk şiirlerinden bu yana hem kendi geçmişini hem de ortak geçmişi etrafı üstünden dert edindi. Etrafının geçmişini kendi geçmişi kabul etti öyle anladı, ele aldı. Hatta bu geçmiş duygusunun şiirini belirlemesine izin verdi. Son Akşam Yemeği bunu yine özne üstünden daha da ilerleterek sürdürüyor.

Bunun kimse için güçlü bir şiirin imkânı olabileceğini düşünenlerden değilim. Yakın tarih olarak adlandırabileceğimiz geçmiş ve duygusu güçlü olmaktan çok güçsüz olmayı baştan tercih etmiştir. En azından şiirsel anlamda bir güçlülüğü mesele olarak görmemiştir. Hatta estetik olandan çok basitleştirmeyi kendine temel almıştır. Şiirin özne üstünden ilerlemesi bunu daha da çoğaltmıştır. Anlatılmak istenen bir bakıma söz konusu basitleştirmeyi çağırmıştır.

Bu da daha çok duyguyla ilgidir. Çünkü duygular daha çok yalınlıkla/yalınlıkta direnir/diretir. Richard Sennett bu yüzden duyguyu “ her zaman, insanın tam olarak kendisini verdiği bir yorumlama ve dünyaya anlam verme eylemi.”olarak kabul eder. (Richard Sennett, age) Böylelikle şiirde düşünce aynı zamanda duyguların güçlülüğünü etkileyen hatta gerileten bir şey konumunu kazanır/kazanabilir. Özneyi temel alan tarih eleştirisinin/düzenlemesinin asıl ve olumlanması gereken özelliğinin duygu değerlerinin düşünceyi belirlemesi olduğunu düşünüyorum.

Özellikle bizim kuşağın çocuklukla ilkgençlik arasında gidip gelen/ kalan öznelliğini bu tartışmada ayrı bir yere koyabiliriz. 12 Eylül sürecinde erginliğini tamamlayamamış biz devrimci sempatizanlar hatta dünyayı değiştirmekten çok merak edenler ve merak etmeyi değiştirmek olarak anlayanlar ister istemez dünyayı örgütlenmelerden önce etrafla tartışma konusu ettik, değerlendirdik. Bu insan bireyliğini geliştirmemize katkıda bulundu ama bir yandan da örgütlenmelere mesafeli durmamızın, içinde olsak bile eleştirmemizin nedeni de oldu.

Bizim çocukluğumuz o haliyle bilgiyle demeyeyim de sol düşünceyle de ilişki kurmaya başlamıştı ama burada ondan önce tartışmamız gereken düşüncenin yaşadığına/ yaşanana ya da öznenin yaşantıladığına ne yaptığıdır ya da ne olduğudur. Okur olarak geçmişle hesaplaşmayı çağıran ya da tembihleyen duygulara dönük aşırıya varan ilgime rağmen vardığım noktayı da yine düşüncenin kendisiyle açıklıyorum. Yücel Kayıran şiirini öznenin temellendirmesine en çok da bu kaygılardan dolayı izin vermektedir. Bu yüzden geçmişe dönük ilk değerlendirmemiz de bu bağlamda gecikmemiz olmaktadır.

Devam edersek Yücel Kayıran’ın şiiriyle asıl oluşturduğu geçmişin geleceğe yönelme eğilimini geçmişi değerlendirmeye ve karşı çıkmaya aynı zamanda bugüne saldırmaya dönüştürebilmesidir. Bunun karşılığı özellikle Son Akşam Yemeği’nde bugünü sorgulayan ve sorguladığı ölçüde saldıran yer yer ironik bir geçmiş değerlendirmesi olmuştur.

Bu noktada Yücel Kayıran’ın ”dünyaya Nisan’ı görmeye geldim” dizesi büyük ölçüde bugünle ilişki kurma ve bu ilişkiyi gelecek haline getirmenin ya da öyle anlamanın sonucudur. Dize aynı zamanda okuru geçmişle kurulacak olan ilişkiye de hazırlar. Bunu öne sürdüğü baştan kabul edilen çocukluk da okuru aynı noktaya gönderir. Ama dünya bir diktatörün dünyasıdır. Dünya yaşama arzusunu temellendiren ve direnmeye çağıran gelecek projelerinin çok uzağındadır. Böyle bir düzlemde babaya ne olmuşsa olmuştur.

Ne var ki dünya geçmişte olduğundan pek farklı da değildir. Hatta geçmişten daha ağır ve yaşadıkça acı veren bir dünyadır. Bu yüzden öznenin geleceğe dair özlemleri başka bir deyişle gelecek projeleri dünya karşısında gerilemiştir. “herkesten yeteneğine ve herkes emeğine göre” dizesi bu noktada umuttan çok umutsuzluğu ironik bir biçimde somutlaştırdığı için öznenin kendine ve geçmişine sığınmak dışında başka bir seçeneği yoktur. Çünkü devrim istikbalde kalmıştır.

Nisan’dan ve çocukluğundan önce söz konusu olan bizim çocukluğumuzdur. Çocukluğun bizde asıl bıraktığı kuşkudur. Dünyaya ve dünyada olup bitene dönük kuşkuculuğumuzdur. Kuşkuculuk bizim dünyaya dönük tavrımız olmakta da gecikmemiştir. Kuşkunun somutlaştırdıklarından biri de babanın önerdiği/ dayattığı formlarla yaşanmayacak olduğudur, yaşanmadığıdır. Bunun babanın otoritesiyle çatışma anlamına geldiğini yazabilirim. Ama öte yandan “itiraz edişim sanki babamın bendeki tekrarı” dizesi çatışmak kadar babayı anlamaya çalışmanın sonucu olarak algılanmaya açıktır. Ondan da önemlisi itiraz çocukluğumuzdaki baba ve imgesiyle gerçeklik kazanmış oradan de başka otoritelere itiraza ve reddetmeye doğru gitmiştir. En başta reddedilen barbarlık olmuştur “-olmayacak, barbarlık bizim elimizden olmayacak/ diye bağırıyor içimdeki oğlan”

Etraf tartışması da bir yanıyla o kuşkunun etrafında oluşur/biçimlenir. Ama kuşku arzu ettiğimize pek bir şey yapamaz. Tersine arzu ettiğimizi ifade etmemizi sağlar. Yücel Kayıran “aklım geride kalan devrimde kaldı/ devrim mıhtan kurtulmak içinde.. değil başkalarını değiştirmek için aklım içimdeki oğlanda kaldı”. O yüzden ki çocukluk “çocuk kaçırmaya başlamıştı Deniz Gezmiş” dedikodusunu anlamaya çalışırken bir yandan da babanın çocukluğa dönük baskısına sonuna kadar direnir. Böylelikle geçmiş baba ve imgesini özgürleştirdiği ölçüde onu tartışır ve karşı çıkar.

Dünya bu kadar da değildir. Dünya annenin ”kadir mevlam! İş vermiyorlar çocuklarıma, solcu oldukları için” yakarışıdır. Ama bu dünyanın ya da tanrının karşılıksız bıraktığı bir yakarıştır. Bu yüzden de şair “biri sildi içimden Allah’ın bıraktığı izi” diye yazacaktır. Bellek vicdanın yüküyle doludur. Çünkü geçmiş kötücül olan ve baba otoritesinin yapıp ettikleri ile sınırlı değildir. Çocukluğun tanıklıkları ve pişmanlıkları ve itiraf edemedikleri de vardır. Onların her şeyden önce belirginleştirdiği oğlanın öfkesi ve bu öfkenin tutarlılığıdır.

Devrim istikbalde kalmıştır kalmasına da zamanın oluşturduğu büyük ölçüde politik bilince bir şey olmamıştır/ bir şey yapamamıştır. İdeal çoktan yenilgisini/yenildiğini ilan etmiştir ama bilinç Lenin’e Marx’a sadıktır. Bu yüzden de şairin aklı sosyalizmdedir ve gelecekte asılıdır. Ama bunlar proletaryayı tartışmaya engel değildir. Proletarya o gelecek projesinin önlerinde bir yerdedir ama dünyaya bakınca da buharlaşıp gitmiş gibidir.

Bir bakıma geçmiş geleceğe ve ona dönük arzulara bir şey yapamamıştır. Hatta geleceği hastalıklı bir tutku haline bile getirmiştir. Bu noktada başka bir dünyanın gelecek projesi olarak bugünün çok uzağında olduğunu/kaldığını düşünürsek buradaki hastalıklı hali anlayabiliriz. Çünkü hayat çaresizce gelecek beklentisiyle ancak yaşanmaktadır. Çaresizlik tabii geçmişin bizde bıraktığı ve kurtulmamıza izin vermediği ruh hali ile ilgilidir.“cemseyle götürdüler bizi berbere, kardeşim yanımda sanıyordum/makasla değil makineyle kestiler saçlarımızı, üç numara/kaymakam değildi..kim ödedi berberin parasını../ortaokulda alınan ceketim,zor kavuşurdu düğmesi iliğine(…) büyüyemedim hiç kardeşimi koruyamadığım yaşımda kaldım”

Sözünü ettiğim çaresizlik bir yandan geleceği çağırırken bir yandan da bizi tam bir çoğullukla hesaplaşması tamamlanmamış ya da itiraf edilmemiş ya da artık itiraf edilmiş bir geçmişte tutar. Özne” kendini kendi deneyimleriyle sınırlamıyor, deneyimlerini sanki başka birinin deneyimleriymiş gibi inceliyor; hammaddesi kendi tanıklığı olsa da kendi tanıklıklarına karşıdan bakıyordu.”dur. (Beatriz Sarlo, age ) Yazmak ya da konuşmak en çok bundan dolayı önemlidir. Şiir yazma böylelikle geçmiş ve günümüz karşısında kendimizi ifade etmesinden çok her ikisine dönük direniş ve isyan haline gelir. “söze dökmek suskun deneyimi azat eder, doğrudanlıktan ya da unutulmaktan kurtarır ve onu iletilebilir yani herkesin yapar.” Beatriz Sarlo, age) Bu noktada Yücel Kayıran’ın dünyanın her yanında asılı bıraktığı/tuttuğu “tek günüm yok hatırlamadan geçirdiğim” dizesi en çok hatırlama deneyiminin artık toplumsallaşan sonuçlarını göstermeye çalışır. Giorgio Agamben’in kurtulanlar hatırlamaktan başka bir şey yapamazlar demesi de aynı durumla ilgilidir.

Geçmiş meselesinde asıl tartışma konusu edilmesi gereken geçmiş kadar bugündür. Beatriz Sarlo bunu “geçmiş her zaman bugüne döner” diye açıklar. (agy) Yine Sarlo’ya göre “hatırlamak için tek uygun zaman, yani anıların sahip çıktığı, anılara özgü zaman şimdiki zamandır. “ (agy) Buysa geçmişi hatırlamanın aynı zamanda bugünü tartışmak anlamına geldiğini belirtmemizi sağlar. Bunun bir anlamı ise geçmişin bir yerden sonra tamamen bir bugün tartışmasına dönmesidir. Kaldı ki bugün diye söz konusu ettiğimiz de geçmişin sonucudur.

“ciğerlerine kadar inmiş toprak… öyle yazıyor otopsi raporu/yatak odasının zeminine gömmüşler, domuz bağıyla öldürdükleri/kadını.. bakır telle elleri ardından… çuval geçirip/başına, su borusuyla dövmüşler.. cesedi battaniyeye sarılı/../ çocukları gömdüğü yerde daha önce piknik yapmış/ ilk ikisini boğduktan sonra üçüncüsü on iki yaşında/kollarını omzundan kesmiş bacaklarını bedene birleştiği yerden../ anüsündensokulan oklava delmiş bağırsaklarını/../ ‘Allahu eakbar! Allahu eakbar’ nidasında tekbir/oğlak boğazlar gibi boğazlıyorlar genç erkekleri/sonra yemek yemeye gidiyorlar ‘Allah hâkim’ diye”

Tolstoy avcılığı ve hayvan kesmeyi “vahşi zevkler” olarak kabul eder. Bu yüzden buradaki oğlak boğazlar gibi denmesine itiraz ederek sürdürmek istiyorum. Hatta oğlak boğazlama örneklemesini şiirin hayrına atlayıp geçiyorum. Çünkü ikisini de (hem hayvan hem insan kesmeyi) insanın ‘vahşi zevkler’i içinde değerlendirmek için fazlasıyla belirtinin ve nedenin olduğunu düşünüyorum. Kaldı ki bu dediği şairin “başka buyruk yoktu doğadan başka”dizesiyle de çelişebilir gibi de duruyor.

Öte yandan bu örnekler bugün ve geçmiş karşısında bu anlamda fazla bir değişiklik barındırmadığını söylememizi kolaylaştırıyor. Özne çaresizce bu dünyanın her yerindedir ve hatırlamadığı zaman yoktur. Aslına bakılırsa Beatriz Sarlo’nun tersine bugün öznelliği bir direniş sanatı olarak görmek için çok fazla nedenimiz olduğunu düşünüyorum. (Beatriz Sarlo, age) Öznenin ya da insan bireyliğinin bugün karşısında başka bir toplumsallığı üretmenin imkânlarından biri olduğunu artık biliyoruz. Bireylik ya da öznenin öne çıkması bugün kadar sorunlu bir toplumsallığın sonucudur. Postmodernizmle kurulabilecek ilişkilere ve ilişkilendirmelere rağmen böyledir.

Yücel Kayıran’ın şiirine bakarak söylememiz gereken başka bir şeyse özellikle son otuz yılda öznenin yaşadığı acının hepimizin acısı olmasıdır. Bu yüzden geçmiş yani çocukluğumuz baba ve etraf aklımızdan hiç çıkmamıştır. Hoşlandığımız kim varsa biraz anneye benzemiştir. Ama hepsini geçip yapılması gereken tek şey hatırlamaktır:

“Demirdöküm, Pertrix, Sungur, Gıslaved/İntercontinental Oteli’ni unutmayın/../ yetmiş yedi bir mayısını unutmayın..”

İnsanın bireysel gibi görünen belleği geçmiş dediğimiz şeyden dolayı toplumsallığını hiç kaybetmemiş hatta bireyliğini bu toplumsallığı tartışmaya ve hatırlatmaya dönüştürmüştür. Bellek daha çok Ahmet Oktay’ın “çoğul özne” dediği öznenin direnme ve isyan alanıdır/ olmuştur.

Arzudan arınmış dünyanın sabahı önce insanın sonra tabii şiirin sonudur. Bu yüzden geçmiş değerlendirmesi her zaman bugün ve gelecek arzusunu bünyesinde bulundurmayı bilmiştir. Bu dediğim Son Akşam Yemeği için de öyledir. Son Akşam Yemeği Yüce Kayıran’ın kendine, etrafa dünyaya dönük geçmişi ve bugünü, geleceği tam bir düzensizlikle insanın arzusu haline getirmiş ve politik olana sonuna kadar açmış bir şiir toplamıdır. Şairin “geçti geleceği dünyanın” dizesinin çaresizce geçmiş ve gelecek arzusuna dönüştüğü şiirlerin evidir ve şiirlerin hiç biri babasız değildir.

Bu yazı şöyle bitebilir: “dünyaya başkaldırmak bir hikâye değildir/ hikâye neden başkaldırdığındır dünyaya”

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.