Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-605-316-099-1
13x19.5 cm, 248 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
 

Giriş, s. 7-11

I

Bu ciltte toplanan denemeler, son otuz yılın değişik zamanlarında yazılmış olmalarına rağmen, uzun vadeli düşünsel ilgilerimle yakından bağlantılı bir ana temaya sahipler. Bu ilgiler ise kişisel geçmişim ve deneyimimle bağlantılı.

Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden hemen sonra Almanya’daki üniversite öğrenimim boyunca dört yılımı sosyal bilimlere, bir dört yılımı da edebiyat ve tarih incelemelerine adadım. O dönemde felsefe de çalıştım. Çeyrek yüzyıldan uzun süredir ABD’de yaşıyorum ve bu süre içinde mesleki eğilimim hem burada hem de dışarıda sosyoloji yönünde oldu. Düşünsel yaşantımın bu çıplak olguları, net biçimde tanımlanmış bir uzmanlık dalına bağlanmayı kabullenemeyeceğime ve bununla övünemeyeceğime işaret ediyor. Ben bunun bir avantaj olduğuna inanıyorum. Sosyolojik araştırmalara beşeri bilimler perspektifinden yaklaşırken aynı zamanda beşeri bilimlere sosyolojik bir bakışı korumak, bizi Batı zihnindeki ortaklaşmaya dair yeni bir farkındalığa götürebilir. Ne yazık ki, tekil akademik uzmanlıkların inatçı ayrıcalık iddiaları bu birliğin genellikle üstünü örtmüştür.

Elbette dâhiler ve şarlatanlar haricinde hiç kimse, sınırsız sayıda alana ve veriye hâkimmiş gibi davranmaz. Kendi çalışmam yıllar boyunca, kısmen kazaen kısmen de bilinçli bir tercihle kültürel fenomenlere, özellikle yazınsal üretime odaklandı. Sosyoloğun dilinde bu, iletişim alanıdır; beşeri bilimcilerin dilinde ise (sanatsal olsun ya da olmasın) edebiyatın alanıdır.

Fransız düşünür ve siyaset teorisyeni Charles de Bonald şöyle der:

Biri tarihini bilmediği insanların edebiyatını görürse, o insanların ne olduklarını söyleyebilir; edebiyatını bilmediği insanların tarihini okursa da, o edebiyatın temel özelliğinin ne olduğunu kesin olarak tahmin edebilir.

Yani edebiyat, uluslardan ve çağlardan özel altgruplara ve zamanlara uzanacak biçimde, toplumsal gruplarda tutunum sağlayan temel sembollerin ve değerlerin özellikle uygun bir taşıyıcısıdır. Edebiyat bu anlamda kavrandığında, iki güçlü kültürel bileşimi kucaklar: bir tarafta sanat, diğer tarafta pazar-yönelimli meta.

Popüler emtia, öncelikle çokluğun (multitude) sosyo-psikolojik niteliğinin belirteçleridir. Kitle iletişim araçlarının örgütlenmesini, içeriğini ve dilsel sembollerini inceleyerek, çok sayıda insanın emellerinin, önyargılarının, ortak inançlarının, davranış ve tutumlarının tipik biçimleri hakkında bilgi edinebiliriz. Popüler edebi ürünler, en azından edebiyatın sanat ve meta olarak iki ayrı alana bölündüğü on sekizinci yüzyıldan beri, içgörü ve hakikat iddiasında bulunamazlar. Fakat modern insanın hayatında önemli bir kuvvet haline geldikleri için çağdaş toplumda insanın incelenmesine yönelik teşhis aletleri olarak bu ürünlerin sembollerinin değeri ne kadar vurgulansa azdır.

Sanat olarak edebiyat ise başka bir meseledir. Bireylerin yaratımıdır, bireylerin bireyler olarak deneyimlediğidir. O yüzden, hekim ile hastası arasındaki ilişki bir biyokimya araştırmacısının ilgi alanına ne kadar uzaksa, sanat olarak edebiyat da bir sosyal bilimcinin ilgi alanına o kadar uzak gibidir ve sosyal bilimcilerin onun etrafından dolaşmış olmaları –en azından mesleki çalışmalarda– şaşırtıcı değildir. Ama ben içtenlikle inanıyorum ki, özellikle çağımızın Rönesans dönemindeki şafağından beri, yaratıcı sanatsal edebiyat insan ile toplum arasındaki ilişkiyi incelemek için asli kaynaklardan birini teşkil ediyor.

Daha önceki bir çalışmamda yaratıcı yazar ile anı, otobiyografi, günlük ve mektup gibi kişisel belge yazarlarını karşılaştırmış ve şöyle bir yorum getirmiştim: “Gerçekliğin olduğundan daha gerçek bir portesini çizen kişi, sanatçıdır.”1 Bu oldukça geniş kapsamlı, hatta belki abartılı bir ifade. Buradaki hedefim bunu biraz ayrıntılı ele almak.

II

Büyük edebiyat yapıtları, insanların toplumsal rollerini nasıl yerine getirdiklerini incelememize olanak tanır. Siyasi ve iktisadi tarih, kurumsal değişimle ilgili çok sayıda veri sağlar; ancak yakın zamanlarda sosyoloji, kendi yöntem ve olgularıyla resmi tamamlayabilmiş ve bu değişimlerin insan için önemini ortaya koyabilmiştir. Sosyologlar işlevlerinin bir kısmını hayranlık uyandıracak biçimde yerine getirmiş, çağdaş toplumsal durumlar içinde yaşayan çağdaş insan hakkında bize derinlikli ayrıntılar sunan ustalıklı yöntemler icat etmişlerdir. Fakat insanın toplumla ruhsal ilişkisinde uzun süreçler çerçevesinde yaşanan değişimin incelenmesi fazlasıyla ihmal edilmiştir. Umudumuz, bu alanı edebiyatın yardımıyla nihayet sosyologların perspektifine taşıyabilmemizdir.

Robert K. Merton ve diğerlerinin kaydettiği gibi, Amerikalıların tekniğe düşkünlüğü, genellikle Amerikalı sosyologların incelemelerinin kapsamını ciddi oranda sınırlamıştır. Problemler tekniklere uyacak şekilde seçilmiştir. Diğer yandan Avrupalılar öteki uca yönelmiş, genellikle tarihin bütününü kendi alanları saymışlardır. Uçlara itilen her iki yöntemden de elbette saçmalık doğabilir ve süremin iki ucunda da daha yapacak çok iş olduğuna şüphe yoktur. Çağdaş teori ve araştırmaların çoğu, ortaya koydukları problemler ob ovo –sosyolog dikkatini ona yönelttiği anda– doğuyormuş gibi bir yaklaşım içindedir. Edebiyatta resmedildiği haliyle bireyin tarihinin incelenmesi, buraya nasıl geldiğimizi söyleyebilir ve bunu yaparken de nereye gittiğimizi değerlendirme yeteneğimizi geliştirebilir.

Fakat daha önemli olan mesele, anlamlılık sorunudur. Eğer kendimizi gözlemlenebilir olgularla ve kendi toplumumuzla sınırlarsak, neyin önemli neyin önemsiz, neyin gerekli neyin gereksiz olduğunu belirlemenin yolu kalmaz. Burada, eski toplumların merkezi problemlerinin bilgisi açık bir değer taşır. Edebiyat sadece insanın toplumsallaşmış davranışını değil onun toplumsallaşma sürecini de gösterir; sadece tekil deneyimden değil aynı zamanda o deneyimin anlamından da söz eder. Yazarın biricik ve önemli bir yapıt yaratma arzusu, onu o güne dek adlandırılmamış kaygı ve umutları başarıyla odağa taşıyan yeni ve çarpıcı ifadeler keşfetmeye zorlar. Yazar, birey konusunda uzmanlaşmış bir düşünürdür. Edebiyat yazarının yapıtı, bireyin toplumla ilişkileri konusunda uzman olan sosyolog için kilit bir kaynak olabilir. Edebiyatın sosyolojik yorumları, belli bir kültürel fenomenin birbirinden kopuk incelemeleri olmanın ötesine geçerek, insan hakkındaki en değerli tanıklıkların bazılarını sosyolojik bir çerçeveye oturtma çabaları haline gelebilir.

Tarihçi, daha büyük olaylara vurgu yapmak adına toplumsal ilişkileri kişisel olmaktan çıkarmak zorundadır; diğer uçtaysa anılar, otobiyografiler ve mektuplar bize daha fazla kişisel veri sunar. Ancak otobiyografik “ben”, başarıları toplumun geniş kesimlerinin gerçekliğine ayna tutmalarına bağlı olan genelleştirilmiş portreleri bize sunmayı başaramaz. En iyi haliyle tümel olanı tikelde barındıran kurmaca yapıt, bu iki uç noktanın avantajlarını birleştirir: Bireyin hissettiği ve dışa vurduğu önemli bir tema sunar ve aynı zamanda bize sosyolojik olarak anlamlı bir yığın ayrıntı verir.

Edebiyatı sosyolojik bir bağlamda dikkate almak, edebiyat verilerinin güvenilirliği ve tipikliği problemini de gündeme getirir. Yazar kimin için konuşmaktadır? Yazarın zihninde, örneğin, yalnızca kendisi ve sınırlı bir seçkinler grubu oluşturan okurlar mı vardır? Yazarın içgörüleri bu grubun ne kadar ötesine uzanır? Geçmişteki önemli oyun ve roman yazarları genellikle sadece küçük bir azınlık tarafından okundular; çoğunluk ise daha çok kitlesel olarak üretilmiş ve büyük ölçüde kaçışçı materyallere maruz kaldı ve kalıyor. İster birincil isterse ikincil kalitede olsun tüm edebiyat kesinlikle sosyolojik olarak yorumlanabilir, ama Flaubert sorunları Mary Roberts Rinehart’tan tümüyle farklı biçimde sunar. Kısacası, toplum ve bireyle ilgili en etkili hakikatleri geniş kesimlerin okumadığı edebiyat içeriyor; ideal olanın gerçekleşmesi –bütün toplumun kendisiyle ilgili en derin hakikatlerin farkında olması– için gözler hâlâ gelecekte. Bir yazarın büyük yazar mertebesine ulaşmasının, insanlık durumuna ilişkin içgörüsünün derinliğinden kaynaklandığını varsayıyoruz, insanlık durumunun –kurmaca olmayan terimlerle– sosyoloğun alanına giren boyutları da dahil. Büyük yazarın nadir rastlanan bir fenomen olması ve az okurunun bulunması bir sosyolojik problem ortaya koyar, ama onun bir haberci olarak konumunu ya da gözlemlerinin kapsamını ve derinliğini hiçbir biçimde azaltmaz.

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.