www.metiskitap
www.metisbooks
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
    
KİTABI / YAZARI BUL
 
  
 
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-236-9
13X19.5 cm, 416 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Kış Ruhu, 2000
Geç Dönem Üslubu, 2008
Medyada İslam, 2008
Başlangıçlar, 2009
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
 

Giriş'ten, s. 11-18

I

1975-76'daki korkunç iç savaş sırasında Beyrut'ta bulunan bir Fransız gazeteci, yerle bir olmuş kent merkezi için, "burası bir zamanlar Chateaubriand ile Nerval'in Şark'ına ... aitmiş gibi görünürdü" diye yazmıştı yana yakıla. Beyrut konusunda haklıydı tabii, hele bir Avrupalı olduğu düşünülürse. Şark neredeyse tümden Avrupa'ya özgü bir buluştu; antikçağdan beri, gönül maceralarının, egzotik varlıkların, akıldan çıkmayan anılarla görünümlerin, olağanüstü deneyimlerin mekânı olagelmişti. Artık yok oluyordu; bir anlamda yok olmuştu bile, vadesi dolmuştu. Bu süreçte Şarklılara ait bir şeylerin de tehlikede olduğu, Şarklıların Chateaubriand ile Nerval'in zamanında da orada yaşamış olduğu, şimdi acı çekenin onlar olduğu, kayda değer bulunmamıştı belki de; Avrupalı ziyaretçi için esas olan, Şark ile onun bugünkü yazgısının Avrupa'ya özgü bir temsil biçimiydi, gazeteci ile Fransız okurları açısından bunların ikisinin de özel bir toplumsal anlamı vardı.

Amerikalılar Şark için aynı şeyi hissetmeyecektir; onlar için Şark, bambaşka bir biçimde, Uzakdoğu'yla (temelde Çin ve Japonya'yla) bağlantılıdır daha çok. Amerikalılardan farklı olarak Fransızlarla İngilizlerin –onlarınki kadar güçlü olmasa da, Almanların, Rusların, İspanyolların, Portekizlilerin, İtalyanların, İsviçrelilerin– benim Şarkiyatçılık diyeceğim köklü bir gelenekleri, Şark'ın Avrupa-Batı deneyimindeki özel yerine dayanan bir Şark'la uzlaşma biçimleri vardır. Şark, Avrupa'nın sadece komşusu değildir; Avrupa'nın en büyük, en zengin, en eski sömürgelerinin mekânı, uygarlıkları ile dillerinin kaynağı, kültürel rakibi, en derin, en sık yinelenen Öteki imgelerinden biridir. Ayrıca, Şark, onun karşıt imgesi, düşüncesi, kimliği, deneyimi olarak Avrupa'nın (ya da Batı'nın) tanımlanmasına yardımcı olmuştur. Ne ki, bu Şarkların hiçbiri salt imgelemde yaratılmış değildir. Şark, Avrupa'nın maddi uygarlığı ile kültürünün bütünleyici bir parçasıdır. Şarkiyatçılık bu bütünleyici parçayı, kültür, hatta ideoloji düzleminde, bir söylem biçimi olarak –bu söylemi destekleyen kurumlarla, sözcük dağarcığıyla, araştırmalarla, imge dağarcığıyla, öğretilerle, hatta sömürge bürokrasileri ve sömürge biçemleriyle birlikte– dile getirir, temsil eder. Amerika'nın Şark anlayışının ise tersine, –yakın dönemdeki Japonya, Kore, Güneydoğu Asya maceralarımızın şimdilerde daha ölçülü, daha gerçekçi bir "Şark" bilinci yaratması gerekiyorsa da– Avrupa'nın Şark anlayışınınki gibi bir düşünsel yoğunluğu olmayacaktır. Dahası, Amerika'nın Yakındoğu'daki (Ortadoğu'daki) alabildiğine yaygın siyasal, iktisadi etkinliği, Şark anlayışımıza büyük ölçüde damgasını vurmuştur.

Okur, "Şarkiyatçılık" derken, birbirine bağlı olduğunu düşündüğüm birkaç şeyi birden kastettiğimi anlayacaktır (ilerki birkaç sayfada daha açık hale gelecek bu). Şarkiyatçılık, en kolay kabul gören nitelemeye göre, akademik bir şeydir; bu etiket birtakım akademik kuruluşlarda hâlâ kullanılıyor. İster özel ister genel yönleriyle uğraşsın –antropolog, sosyolog, tarihçi ya da filolog olması fark etmez– Şark hakkında yazan, ders veren ya da Şark'ı araştıran kişi Şarkiyatçıdır, yaptığı iş de Şarkiyatçılıktır. Şark araştırmaları ya da bölge araştırmaları'yla karşılaştırıldığında Şarkiyatçılık teriminin –hem çok muğlak ve genel olmasından hem de ondokuzuncu yüzyıl ile yirminci yüzyıl başı Avrupa sömürgeciliğinin kibirli yönetici tutumunu anıştırmasından ötürü– mütehassıslarca pek yeğlenmediği doğrudur. Ne var ki, yeni ya da eski usul Şarkiyatçılar, konunun önde gelen yetkeleri olarak, ana konusu "Şark" olan kitaplar yazıyor, kongreler düzenliyor. Önemli olan, varlığını eskisi gibi sürdürmese de Şarkiyatçılığın, akademik dünyada, Şark ile Şarklıya ilişkin öğretileri ve savları aracılığıyla yaşamasıdır.

Kazanımları, dönüşümleri, ihtisaslaşmaları ve aktarımlarıyla kısmen elinizdeki çalışmaya konu olan bu akademik gelenekle bağlantılı, daha genel bir anlamı da vardır Şarkiyatçılığın. Şarkiyat, "Şark" ile (çoğu zaman) "Garp" arasındaki ontolojik ve epistemolojik ayrıma dayanan bir düşünme biçemidir. Aralarında ozanların, romancıların, felsefecilerin, siyaset kuramcılarının, iktisatçıların, imparatorluk yöneticilerinin de olduğu kalabalık bir yazar topluluğu, Şark'a, Şark'ın insanına, törelerine, "aklına", yazgısına vb. ilişkin kuramları, destanları, romanları, toplum betimlemelerini, siyasal kayıtları işleyip inceltirken, Doğu ile Batı arasındaki temel ayrımı başlangıç noktası saymıştır. Bu Şarkiyatçılık Aiskhylos'la, diyelim Victor Hugo'yu, Dante'yi, Karl Marx'ı bir araya getirebilir. Bu Giriş bölümünde, biraz aşağıda, bu kadar geniş tanımlı bir "alan"da karşılaşılacak yöntembilimsel sorunlara değineceğim.

Şarkiyatçılığın akademik anlamı ile az çok imgelemle yaratılmış anlamı arasındaki etkileşim kesintisizdir; onsekizinci yüzyılın sonundan beri bu iki anlam arasında, dikkate değer ölçüde, denetlenen –hatta düzenlenen– bir alışveriş süregelmektedir. Şimdi Şarkiyatçılığın, diğer ikisine göre daha tarihsel, daha somut bir tanımı olan üçüncü bir anlamına geliyorum. Kabaca belirlenmiş bir başlangıç noktası olarak onsekizinci yüzyıl sonu alınırsa, Şarkiyatçılık, Şark'la –Şark hakkında saptamalar yaparak, ona ilişkin görüşleri meşrulaştırarak, onu betimleyerek, öğreterek, oraya yerleşerek, onu yöneterek– uğraşan ortak kurum olarak, kısacası Şark'a egemen olmakta, Şark'ı yeniden yapılandırmakta, Şark üzerinde yetke kurmakta kullanılan bir Batı biçemi olarak incelenebilir, çözümlenebilir. Burada, Şarkiyatçılığın ne olduğunu anlamak için, Michel Foucault'nun L'Archéologie du savoir (Bilginin Arkeolojisi) ile Surveiller et punir'de (Hapishanenin Doğuşu) tanımladığı söylem kavramını kullanmanın işe yarayacağını düşündüm. Savım şu: Şarkiyatçılık bir söylem olarak incelenmedikçe, Aydınlanma sonrasında Avrupa kültürünün Şark'ı siyasal, sosyolojik, askeri, ideolojik, bilimsel, imgesel olarak çekip çevirebilmesini –hatta üretebilmesini– sağlayan o müthiş sistemli disiplinin anlaşılması olanaksızdır. Dahası, Şarkiyatçılığın öylesine yetkin bir konumu vardı ki, bence Şark'a ilişkin yazan, düşünen, eyleyen hiç kimse, bu işleri, Şarkiyatçılığın düşünce ile eyleme dayattığı sınırlamaları hesaba katmaksızın yapamazdı. Kısacası Şark, Şarkiyatçılık yüzünden bağımsız bir düşünme ya da eyleme nesnesi olamadı (hâlâ da değil). Bu, Şarkiyatçılığın Şark hakkında söylenebilecekleri tek yönlü olarak belirlediği anlamına gelmiyor; bütün bir çıkar ağının, "Şark" denen özel bütünlüğün söz konusu olduğu her durumda etkili (dolayısıyla bağlayıcı) olduğu anlamına geliyor. Bu kitapta ortaya konmaya çalışılan şey de bunun nasıl gerçekleştiği olacak. Ayrıca Avrupa kültürünün gücünü ve kimliğini, kendini bir tür ikamesi, hatta yeraltı benliği olan Şark karşısında konumlandırarak kazanmış olduğu da gösterilmeye çalışılacak.

Tarih ve kültür açısından bakıldığında, Fransızlarla İngilizlerin Şark'a müdahaleleri ile –İkinci Dünya Savaşı sonrası başlayan Amerikan hâkimiyeti dönemine değin– diğer Avrupa ve Atlantik güçlerinin Şark'a müdahaleleri arasında niteliksel olduğu kadar niceliksel bir fark da var. Dolayısıyla Şarkiyatçılıktan söz etmek, yalnız onlara özgü olmasa da, öncelikle İngilizler ile Fransızlara ait bir kültürel girişimden, bir tasarıdan söz etmektir; bu tasarı, farklı yönleriyle, imgelemin kendisi, tüm Hindistan ile Doğu Akdeniz, Kutsal Kitap ile kutsal topraklar, baharat ticareti, sömürge orduları ile uzun bir sömürge yönetimi geleneği, korkunç bir araştırma birikimi, sayısız Şark "uzmanı", "ustası", bir Şark hocalığı, "Şark"a ilişkin karmaşık bir fikirler dizisi (Şark zorbalığı, şaşaası, acımasızlığı, şehveti), yerel Avrupa kullanımı için ehlileştirilmiş pek çok Doğu mezhebi, felsefesi, bilgeliği... diye uzayıp giden neredeyse bitimsiz bir listedeki başka başka çalışma alanlarını içerir. Ben Şarkiyatçılığın, İngiltere ve Fransa ile Şark arasındaki (aslında, ondokuzuncu yüzyıl başına değin yalnız Hindistan ile kutsal toprakları kapsayan bir Şark arasındaki) özel yakınlıktan kaynaklandığı düşüncesindeyim. Ondokuzuncu yüzyıl başından İkinci Dünya Savaşının sonuna değin, Şark ile Şarkiyatçılıkta Fransa ile İngiltere egemendi; İkinci Dünya Savaşından sonra Şark'a Amerika egemen oldu, eskiden Fransa ile İngiltere'nin yaklaştığı gibi yaklaştı Şark'a. İtici gücü –Garp'ın (İngilizlerin, Fransızların, Amerikalıların) Şark karşısındaki görece büyük gücünü pekiştirip dursa da– son derece üretici olan bu yakınlıktan, Şarkiyatçı dediğim yüklü metinler bütünü doğdu.

Baştan söylemem gerek, pek çok kitabı, yazarı inceledim, ama incelediklerimden çok daha fazlasını çalışmanın dışında tutmak zorunda kaldım. Ancak, benim savlarım, ne her şeyi kapsayan bir "Şark'a ilişkin metinler" kataloğuna ne de bir araya gelmekle Şarkiyatçılığın geleneksel ölçütlerini oluşturan, güzelce sınırlandırılmış bir metin, yazar, düşünce öbeğine dayanıyor. Bunların yerine, bu Girişte ortaya konan bir dizi genellemeyle bir bakıma omurgasını oluşturduğum farklı bir yöntembilimsel seçeneğe dayanıyor çalışmam; şimdi çözümleyerek, ayrıntılarıyla ele alacağım şey de bu genellemeler olacak.

II

Şark'ın hareketsiz bir doğa olgusu olmadığı kabulüyle başladım işe. Nasıl Garp'ın kendisi belli bir yer değilse, Şark da belli bir yer değildir. Vico'nun önemli gözlemini, insanın kendi tarihini yaptığı, bilebileceğinin de kendi yaptığı şey olduğu gözlemini lafta bırakmayıp coğrafyaya uygulamamız gerekiyor: Tarihsel varlıklar bir yana, (yerler, bölgeler, "Şark" ya da "Garp" çeşidinden coğrafi bölümlemeler gibi) coğrafi ve kültürel varlıklar da insan yapımıdır. Dolayısıyla, Batı kadar Şark da, kendisine Batı'da ve Batı için gerçeklik ve mevcudiyet kazandıran bir tarih ile bir düşünme geleneğine, bir ortak imge ve sözcük dağarcığı geleneğine sahip bir fikirdir. Böylelikle bu iki coğrafi varlık birbirini destekler, bir ölçüde birbirini yansıtır.

Bunları söyledikten sonra, akla yatkın birkaç belirleme yapmak gerekiyor. İlkin, Şark'ın aslında, gerçeklikte karşılığı olmayan bir yaratı ya da fikir olduğu sonucuna varmak yanlış olur. Disraeli, Tancred romanında Doğu'nun bir meslek olduğunu söylerken, genç, zeki Batılılar için Doğu'yla ilgilenmenin tüketici bir tutku olabileceğini dile getiriyordu; bu deyiş, "Doğu, Batılılar için yalnızca bir meslektir" diye yorumlanmamalı. Mekânları Doğu'da olup da, yaşamlarıyla, tarihleriyle, töreleriyle, Batı'da haklarında söylenebilecek her şeyi düpedüz aşacak kadar geniş ve ham bir gerçekliğe sahip olan kültürler, uluslar vardı; hâlâ da var. Bu Şarkiyatçılık incelemesinin bu konuya, dile dökülmemiş bir kabullenmeden öte pek bir katkısı olmayacak. Ama, benim burada incelediğim haliyle Şarkiyatçılık görüngüsü, her şeyden önce, Şarkiyatçılık ile Şark arasındaki bir çakışmayla değil, –"gerçek" Şark'la tüm çakışmalara rağmen, tüm çakışmaların ötesinde, dolayısıyla çakışmanın yokluğunda– Şarkiyatçılığın ve onun Şark'a ilişkin düşüncelerinin (meslek olarak Doğu'nun) iç tutarlılığıyla ilgilidir. Diyeceğim, Disraeli'nin Doğu'ya ilişkin sözü, temelde, Şark söz konusu olduğunda baskın olanın, Wallace Stevens'ın dediği gibi Şark'ın saf varlığı değil, bu yaratılmış tutarlılık, bu düzenli düşünce dizilimi olduğuna işaret eder.

İkinci bir belirleme: Fikirler, kültürler ve tarihlerin gerçekten anlaşılması ve araştırılabilmesi için bunların gücünün ya da daha kesin bir deyişle, iktidar yapılarının da incelenmesi gerekir. Şark'ın yaratılmış olduğuna –ya da benim deyişimle "Şarklaştırılmış" olduğuna– inanıp da bunun yalnızca imgelemin bir gereği olarak ortaya çıktığını öne sürmek ikiyüzlülük olur. Garp ile Şark arasındaki ilişki, bir iktidar, egemenlik ilişkisidir, derecesi değişen karmaşık bir hâkimiyet ilişkisidir; bunu en açık biçimde dile getiren, K.M. Panikkar'ın klasik yapıtının adı, Asia and Western Dominance'dır (Asya ve Batı Egemenliği). Şark, sırf sıradan ondokuzuncu yüzyıl Avrupalısının varsaydığı tüm o basmakalıp biçimleriyle "Şarklığı" keşfedildiği için değil, Şark'ın Şarklı kılınabilmesi –yani, Şarklı kılınmışlığa boyun eğmesi– için de Şarklaştırıldı. Sözgelişi, Flaubert'in Mısırlı kibar fahişeyle karşılaşmasının, etki alanı geniş bir Şark kadını modeli yaratmış olduğunu kabullenmek pek güç; bu kadın hiç kendinden söz etmemiş, duygularının, kişiliğinin ya da tarihinin temsilciliğini üstlenmemişti. Onun adına konuşan, onu temsil eden Flaubert'di. Flaubert yabancıydı, kadına göre varlıklıydı, erkekti; tüm bunlar, Flaubert'in bedenen Küçük Hanım'a sahip olmasını sağlamakla kalmayan, onun adına konuşmasını, onun niçin "tipik Şarklı" olduğunu okurlarına söylemesini de sağlayan tarihsel egemenlik olgularıydı. Flaubert'in Küçük Hanım karşısındaki güce dayalı konumunun münferit bir örnek olmadığını öne süreceğim. Bu örnek, Doğu ile Batı arasındaki göreli güç kalıbını, bu kalıp tarafından olanaklı kılınan Şark'a ilişkin söylemi, olduğu gibi dile getiriyor.

Bu bizi üçüncü bir belirlemeye ulaştırıyor. Şarkiyatçılığın yapısının, –aslı astarı anlatılsa kolayca dağılıp gidecek– yalanlarla, söylenlerle kurulmuş bir yapı olduğu sanılmamalı. Ben, kendi payıma, Şarkiyatçılığın, akademik ya da araştırmaya dayalı biçiminde savlandığı gibi Şark'a ilişkin, gerçeği yansıtan bir söylem olmasından çok, Şark üzerindeki Avrupa-Atlantik iktidarının bir göstergesi olmasının özel bir değer taşıdığına inanıyorum. Bununla beraber, gözönünde bulundurmamız, anlamaya çalışmamız gereken şey, Şarkiyatçı söylemin kenetleyici gücü, onu olanaklı kılan toplumsal-iktisadi ve siyasal kurumlarla yakın ilişkileri, sarsılmaz dayanıklılığı. Kaldı ki, ABD'de 1840'ların sonundan, Ernest Renan'ın döneminden bugüne (akademilerde, kitaplarda, kongrelerde, üniversitelerde, dışişleri kuruluşlarında) öğretilebilir bir bilgi dalı olarak değişmeden kalabilen bir düşünce dizgesinin, bir palavra derlemesinden daha çetin bir şey olması gerekir. Dolayısıyla Şarkiyatçılık, Şark'a ilişkin uçuk bir Avrupalı hülyası değildir, nesillerdir önemli parasal yatırımların yapıldığı, yaratılmış bir kuram ve uygulama bütünüdür. Süregiden yatırımlar, nasıl Şarkiyatçılıktan türeyerek genel kültüre giren önermeleri çoğaltmış, bunları gerçekten üretken kılmışsa, Şark'a ilişkin bir bilgi dizgesi olarak Şarkiyatçılığı da, Şark'ın Batı bilincine süzülerek gelmesini sağlayan, onanmış bir düzenek haline getirmiştir.

Gramsci, sivil toplum ile siyasal toplum arasında, kullanışlı, çözümleyici bir ayrım yapar; buna göre sivil toplum, okullarda, ailelerde, sendikalarda olduğu gibi gönüllü (en azından, akla yatan, zor kullanılmayan) ilişkilerle kurulur; siyasal toplumsa, yönetimdeki rolü dolaysız egemenlik olan devlet kurumlarıyla (ordu, polis, merkezi bürokrasi). Kültürün işlerlik kazandığı yer de sivil toplumdur kuşkusuz; bu işleyişte, düşüncelerin, kurumların, başka insanların etkisi, egemenlik aracılığıyla değil, Gramsci'nin rıza dediği şey aracılığıyla açığa çıkar. Dolayısıyla, totaliter olmayan her toplumda, belirli düşünceler diğer düşüncelerden daha etkili olduğu gibi, belirli kültürel biçimler de diğer biçimlere egemendir. Gramsci bu kültürel öncülük biçimine hegemonya der; sanayileşmiş Batı'daki kültür yaşamını anlayabilmek için zorunlu bir kavramdır bu. Şarkiyatçılığa buraya değin sözünü etmiş olduğum kalıcılığını, gücünü kazandıran hegemonyadır ya da daha çok, mevcut, işleyen kültürel hegemonyanın sonuçlarıdır. Şarkiyatçılık, Denys Hay'in Avrupa fikri dediği, tüm "o" Avrupalı olmayanlar karşısında "biz" Avrupalıların kimliğini belirleyen ortak düşünceye hiç de uzak değildir; dahası, Avrupa kültürünün en önemli bileşeninin, tam da bu kültürü –hem Avrupa'da hem Avrupa dışında– hegemonyacı kılan şey olduğu savlanabilir: Avrupalı olmayan halklarla, kültürlerle karşılaştırıldığında, Avrupalı kimliğinin diğerlerinden üstün olduğu fikri. Buna bir de, Avrupa'nın Şark'a ilişkin düşüncelerinin –Şark'ın geriliği karşısında Avrupa'nın üstünlüğünü yineleyip duran, daha bağımsız ya da daha kuşkucu bir düşünürün başka türlü düşünebileceği olasılığını çoğun umursamayan düşüncelerin– hegemonyası eklenir.

Şarkiyatçılık, stratejisi gereği, Batılıya görece üstünlüğünü hiç yitirmeksizin Şark'la kurabileceği bir olanaklı ilişkiler dizisi sağlayan bu esnek konum üstünlüğüne dayanır hep. Başka türlü de olamazdı zaten, hele Rönesansın sonlarından bugüne uzanan görülmedik Avrupa hükümranlığı döneminde. Bilimadamları, araştırmacılar, misyonerler, tüccarlar, askerler, Şark'tan pek bir direniş görmeksizin Şark'ta bulunma ya da Şark'ı düşünme imkânına sahip oldukları için Şark'taydılar, Şark'ı düşündüler. Şark bilgisi genel başlığı altında ve –onsekizinci yüzyılın sonlarında başlayan– Şark üzerindeki Batı hegemonyası şemsiyesinin gölgesinde, üniversitede araştırılabilecek, müzede sergilenebilecek, sömürge yönetimince yeniden yapılandırılabilecek, insanla evrene ilişkin antropoloji, biyoloji, dilbilim, ırk ve tarih tezlerinde kuramsal olarak açıklanabilecek, gelişmeye, devrime, kültürel kişiliğe, ulusal ya da dinsel karaktere ilişkin iktisadi ve sosyolojik kuramlara elverişli, karmaşık bir Şark çıktı ortaya. Ayrıca, Şark'a özgü şeylerin imgesel düzlemde incelenmesi, neredeyse sadece egemen Batı bilincine dayanıyordu; bu bilincin karşı konulmaz merkeziliğinden, önce Şarklının kim ya da ne olduğuna dair genel düşüncelere göre, ardından da salt ampirik gerçeklikçe değil, bir arzu, baskı, yatırım, yansıtma öbeğince de yönlendirilen ayrıntılı bir mantığa göre, Şark dünyası doğdu. Silvestre de Sacy'nin Chrestomathie arabe'ı (Arap Yazını Seçkisi) ya da Edward William Lane'in Account of the Manners and Customs of the Modern Egyptians'ı (Modern Mısırlıların Gelenek ve Görenekleri Üzerine Açıklamalar) gibi gerçek araştırmacıların önemli Şarkiyatçı çalışmalarını kaydederken, Viktorya döneminin birçok önemli pornografik romanının yanı sıra (bkz. Steven Marcus'un "Şehvet Düşkünü Türk" çözümlemesi) Renan ile Gobineau'nun ırk düşüncelerinin de aynı itkiden kaynaklandığının farkında olmamız gerekir.

Ama yine de kişi kendine, Şarkiyatçılıkta önemli olanın malzeme yığınına hükmeden genel bir düşünce öbeği mi (bu düşüncelerin, "Şark"ı bir tür ideal, değişmez soyutlama olarak gören dogmatik anlayışlarla, Avrupa'nın üstünlüğüne dair öğretilerle, türlü ırkçılık biçimleriyle, emperyalizmle bezenmiş olduklarını kim yadsıyabilir), yoksa Şark'ı ele alan tekil birer örnek olarak okunabilecek, neredeyse sayısız tekil yazarın ürettiği birbirinden çok farklı yapıtlar mı olduğunu tekrar tekrar sormak zorundadır. Bir bakıma bu iki seçenek, yani ya genelin ya da özelin üzerinde durmak, aynı malzemeye ilişkin iki ayrı bakış açısıdır aslında: Her iki durumda da, Nerval ya da Flaubert gibi büyük sanatçılarla birlikte, bu alanın William Jones gibi öncülerini de ele almak gerekecektir. Peki bu iki bakış açısının birlikte ya da sırayla kullanılması niye olanaklı olmasın ki? Düzenli olarak ya çok genel ya çok özel bir betimleme düzeyi korunursa, açık bir çarpıtma tehlikesi (akademik Şarkiyatçılığın eğilimli olageldiği türden bir tehlike) doğmaz mı?

Çekindiğim iki şey var: çarpıtma ile eksik anlatım, daha doğrusu aşırı dogmatik bir genellemeyle aşırı pozitivist bir daraltmanın yaratacağı eksik anlatımlar. Bu sorunlarla uğraşırken, yaşadığım çağın gerçekliğinin üç temel yönünü ele almaya çalıştım; bunlar, tartıştığım yöntembilimsel güçlükleri ya da bakış açısı güçlüklerini aşma yolunu gösterebilirler gibi geliyor bana. Söz konusu güçlükler, ya verilen emeğe değmeyen, kabul edilemez genellikte bir betimleme düzeyinde kaba bir polemik yazmaya ya da tüm alanı biçimlendiren, ona kendine özgü inandırıcılığını veren genel kurucu çizgilerin izini yitirtecek ölçüde ayrıntılı ve nesnesini atomlarına ayrıştırmış bir dizi çözümleme yapmaya zorlayabilir insanı. Bu durumda tekil öğeler nasıl belirlenecek; tekil öğe, düşünceye dayalı –ama hiç de edilgen ya da yalnızca buyurucu olmayan– genel, hegemonyacı, hâkimiyet kurucu bağlamıyla nasıl bağdaştırılacak?..

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax: 212 2454519 e-posta: bilgi@metiskitap.com
copyright © metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.