ISBN13 978-975-342-287-1
13x19,5 cm, 288 s.
Yazar Hakkında
İçindekiler
Okuma Parçası
Eleştiriler Görüşler
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Tarihsel Kapitalizm ve Kapitalist Uygarlık, 1992
Irk Ulus Sınıf, 1993
Sistem Karşıtı Hareketler, 1995
Liberalizmden Sonra, 1998
Amerikan Gücünün Gerileyişi, 2004
İki Kültürü Aşmak, 2007
Kapitalizmin Geleceği Var mı?, 2014
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Göksel Aymaz, “Ütopya, Gerçek Olandan Daha Zengindir”, Virgül, Sayı 41, Mayıs 2001

Marksizmin krizi denen şey, bugün en imanlı sol çevrelerde dahi hatırı sayılır bir mahcubiyete sebep olmuşken, “Marx, düzenli aralıklarla ölü ilan edilmiş ve aynı sıklıkta diriltilmiştir” diyen Amerikalı sosyolog Immanuel Wallerstein, bu durumun da geçici olduğunu söyleyerek, “ortodoks”ları bile ideolojik olarak sağda bırakan bir kararlılıkla Marksizmi savunmayı sürdürüyor.

Wallerstein, bütün yazılarında ısrarla, hataları, sınırlılıkları ve olumsuz etkileriyle geçen yüzyıldaki (XX. yüzyıldan bahsederken “geçen yüzyıl” demek de henüz alışamadığımız tuhaf bir duygu) deneyimlerin, henüz var olmayan bir sosyalist dünya düzeninin değil, tarihsel kapitalizmin bilançosunun birer parçası olduğunu vurgular. Wallerstein’a göre, SSCB ve bağlı ülkelerin çöküşünü Marksizmin çöküşüymüş gibi değerlendirmek gerçekliği yanlış algılamaktır. Wallerstein’ın bir önceki, Liberalizmden Sonra adlı kitabı kendi deyimiyle, bu tezin açımlanmasına hasredilmişti. Yazar, Bildiğimiz Dünyanın Sonu’nda da aynı tezden hareket ediyor; buna göre 1789-1989 arasında, yani Fransız Devriminden SSCB’nin çöküşüne kadar geçen sürede modern dünya sisteminin küresel ideolojisi “liberalizm” idi. Özellikle “devrimler çağı” olan 1848’de bu ideolojik ufuk sabitlenmiş ve XIX. ile XX. yüzyılın “siyasi hayatının çerçevesini oluşturmuş olan ideolojiler üçlüsüne” ulaşılmıştı: muhafazakârlık, liberalizm ve sosyalizm (s. 102). Bunlar aslında merkez ideoloji olarak liberalizmin “soldan sağa” üç görüntüsüydü; dolayısıyla çöken de onun ta kendisiydi.

“Liberalizm sonrası” dünyaya kesin olarak girdiğimiz bu yüzyılın, önceki yüzyıllara göre çok daha önemli bir siyasi mücadele dönemi olacağına inanır Wallerstein. XXI. yüzyılın ilk yarısında göreceklerimizin, “yirminci yüzyılda gördüğümüz her şeyden daha güç, daha düzen bozucu” olacağı inancındadır (s. 9). Geride bıraktığımız dönem, her şeye rağmen umutların çağıydı. Hemen önümüzdeki dönem ise sorunların ve güvenden çok umutsuzluktan doğan mücadelelerin çağı olacaktır. “Bildiğimiz dünyanın sonu”na geldiğimizden ve artık kapitalist dünya ekonomisinin tam ve şiddetli bir kriz içinde olacağı yeni bir döneme, “bilmediğimiz” bir dünyaya adım atmış olduğumuzdan, Wallerstein için önümüzdeki en ciddi ve gayet açık tek sorun, yeni strateji ve programları olan yeni dönüştürücü hareketlerin gerçekten ortaya çıkıp çıkmayacağıdır.

Wallerstein, daha 1983 yılında yayımladığı Tarihsel Kapitalizm adlı çalışmasında, kendine "ivedi" gelen görevin, "neyin durmadan değiştiğinin ve neyin hiç değişmediğinin" net bir biçimde açıklanması olduğunu ilan etmişti. "İlerleme" kavramı içinde, değişmeyenin ne olduğuna dair cüretli fakat yalın bir tezi savunur Wallerstein. Buna göre, kapitalizmi, öncesindeki sistemlerle iyi ya da kötü diye kıyaslamak zulümleri karşılaştırmak anlamına gelecektir; üstelik de insani açıdan hiç de iç açıcı olmayan bir tablo ortaya çıkacaktır.

Zamanın temel siyasal ve entelektüel meselesi, toplumsal değişimin bundan sonra gerçek bir ilerleme olup olmayacağı üzerinde odaklanmaktadır. Wallerstein, burada, basit mesleklermiş gibi katı disiplinlere ayrılıp parçalanmış olan sosyal bilimleri yeniden yapılandırarak özgür bir dünya ütopyasının hizmetine sokmayı önerir.

"Kafamızda sabit bir yer açmamız gereken tek şey, daha fazla bilme ve daha iyi yapma olasılığıdır... Ve bu olanağı gerçekleştirmeye başlamanın yolu, geçmişin, bizlerin daha verimli yollara girmemizi önlemiş olan sahte meselelerini tartışmayı bırakmaktır." (s. 237)

Saçma bir ayrımla felsefe değil bilim olduklarını iddia eden sosyal bilimlerin, "bilginin böyle üzücü bir biçimde iki düşman kampa bölünmesi" (s. 171) sonucunda "iki yüz yıldır yanlış yollarda gezinmiş" olduğunu söyleyen Wallerstein (s. 172), sosyal bilimin kendini yeniden yaratması gerektiğine inanır ve elindeki tüm olanakları bu yönde seferber eder. Nitekim, Uluslararası Sosyoloji Derneğini, başkanlığını yaptığı süre içinde daima, "sosyal bilimin kolektif toplumsal bilgisini, dünyanın yirmi birinci yüzyılda epeyce dönüşecek olması ışığında yeniden değerlendirme ihtiyacını kendi ilgi merkezine yerleştirme doğrultusunda" yönlendirmiştir (s. 7).

Wallerstein için sosyal bilimler, değişim bilgisinin mekânıdır: "Sosyal bilimin tamamı zorunlu toplumsal değişimin incelenmesidir. Başka bir konusu yoktur." (s. 136) Bunun dışında, örneğin Herbert Spencer'ın yaptığı gibi, "toplumsal değişimin incelenmesine yüzde elli yer ayrılarak" önceliğin "toplumsal statiğin incelenmesine" verilmesi ve toplumsal dinamiklerin de ancak "süs kabilinden" incelenmesi (s. 138), bir konu olarak "toplumsal değişim"in sadece sosyal bilimin lüzumsuz bir eklentisi olarak görülmesine yol açar.

Entelektüeller arasında artık ender rastlanan bir tavır gösterip insanlığın geleceğinden kaygı duyan ve başkalarının dertlerini kendi derdi gibi yaşayan Wallerstein, önümüzdeki dönemde mevcut dünya sistemi tepemize çökerken, kolektif bir yaratı olarak esaslı bir alternatif sunabilmemizi yürekten arzular. Yeni ve alternatif bir toplumsallığın yaratılması faaliyeti konusunda da, ütopyalarını tartışan ve ortaya koyan insanlar olmamız gerektiği üzerinde durur. "Mümkün, gerçekten daha zengindir" der Wallerstein ve değişimi incelemesi gereken sosyal bilime ütopyaları da dahil eder; "mümkünü tartışmaktan, mümkünü analiz etmekten, mümkünü araştırmaktan niye bu kadar korkuyoruz?" diye sorar: "Ütopyaları olmasa da ütopyabilgisini sosyal bilimin merkezine yerleştirmeliyiz." Tam da bir parçası olduğumuz bugünkü "tarihsel sistem"de acil bir görev olarak, "ütopyabilgisi sosyal bilimcilerin sürekli bir sorumluluğunu temsil eder." (s. 235)

Wallerstein'ın kendisinin de teslim ettiği gibi, ancak bir girdabın ortasında olabileceği kadar somuttur bütün bunlar. Bir girdapta boğulmadan hayatta kalmak için temel olarak iki şey önemlidir: İlki, hangi kıyıya yüzmek istediğimizi bilmek; ve ikincisi, çabalarımızın bizi bu doğrultuda ilerletiyor gibi olduğundan emin olmak. Şu sıralar bundan daha kesin bir şey istersek bulamayacağımızı son yılların somut gelişmeleriyle ortaya koyuyor Wallerstein. Ve gayet iyimser bir tahminle son derece insani bir dilekte bulunuyor:

"Her ne kadar önümüzdeki yirmi beş ila elli yılın insani toplumsal ilişkiler açısından korkunç yıllar olacağını düşünsem de, aynı zamanda aynı yılların bilgi dünyasında eşine rastlanmadık ölçüde heyecan verici yıllar olacağını da düşünüyorum... Sosyal bilimi yeniden birleşmiş bir bilgi dünyasının kaçınılmaz zemini olarak görüyorum. Bunun neler getireceğini bilemeyiz. Ama Wordsworth'ün The Preludes'de Fransız Devrimi hakkında söylediği şu sözler geliyor sadece aklıma: O şafak vakti hayatta olmak ne saadetti. / Ama genç olmak, adeta Cennet'ti!" (s. 237)

Sosyal bilimin bu son derece mümkün şafağında, Wallerstein'ın da aynı delikanlı heyecanıyla hayatta ve aramızda olmasını ümit ediyorum.

 
 

Kişisel Veri Politikası
Aydınlatma Metni
Üye Aydınlatma Metni
Çerez Politikası


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2024. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova









İnternet sitemizi kullanırken deneyiminizi iyileştirmek için çerezlerden faydalanmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
X