Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-629-9
13x19.5 cm, 312 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Hayali Cemaatler, 1993
Sınırları Aşarak Yaşamak, 2017
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
 

Giriş, s. 15-24.

Aysız, kurak ve çok sıcak bir gecede gökyüzüne bakan biri sadece alacakaranlığın ve hayal gücünün birleştirdiği durağan yıldızların parıltılı kubbesini görür. Dingin güzellik öyle uçsuz bucaksızdır ki bu yıldızların, aslında kaçınılmaz ve faal birer parçası oldukları yerçekimi alanlarının görünmez kuvvetinin etkisiyle oradan oraya sürüklendiğini, daimi ve coşkun bir devinim içinde olduğunu hatırlamak için gayret sarf etmesi gerekir insanın. Bir vakitler mesela "Japon" milliyetçiliğini "Macar" milliyetçiliğiyle, "Venezuella" milliyetçiliğini "Amerikan" milliyetçiliğiyle, "Endonezya" milliyetçiliğini "İsviçre" milliyetçiliğiyle yan yana getirmemi mümkün kılan karşılaştırmalı yöntemin Kildanileri andıran zarafeti de işte böyledir. Bu milliyetçiliklerin her biri kendi ayrı, değişmez, bölünmez ışığıyla parıldar.

Devrimci Haiti'ye gece çöktüğünde, Napolyon'un köleliği yeniden kursunlar diye gönderdiği, General Charles Leclerc'in emrindeki sarıhummalı Polonyalı askerler, hasımlarının yakınlarda bir yerde "Marseillaise" ve "Ça ira!"yı söylediğini duymuşlardı. Bu serzenişten etkilenmiş, siyah mahkûmların katledilmesi için verilen emri yerine getirmemişlerdi.(1) Amerika'da sömürgecilik karşıtı ayaklanmanın bir çerçeveye oturtulmasında İskoç Aydınlanması belirleyici bir rol oynamıştı. Amerika'daki İspanyol sömürgelerinin ulusal bağımsızlık hareketleri, evrenselci liberalizm ve cumhuriyetçilik akımlarından ayrılamaz. Sırasıyla Romantizm, demokrasi, İdealizm, Marksizm, anarşizm ve hatta daha ileride faşizm çeşitli biçimlerde tüm dünyaya yayılan ve ulusları birleştiren akımlar olarak görülmüştür. İçlerinde birleştirici gücü en yüksek unsur olan milliyetçilik ise bunların hepsiyle farklı zamanlarda ve farklı biçimlerde bir araya gelmiştir.

Bu kitap, Melville'in siyasal astronomi adını verebileceği alanda yapılmış bir deneydir. Anarşizmin gezegenin karşıt köşelerindeki militan milliyetçilikler arasındaki çekim kuvvetinin haritasını çıkarma çabasındadır. I. Enternasyonal'in dağılmasının ve Marx'ın 1883'teki ölümünün ardından anarşizm, kendine has çeşitli biçimlerde, radikal solun bilinçli bir şekilde enternasyonalist olan kesiminde baskın unsur haline geldi. Anarşizmin (Marx'tan yirmi iki yıl sonra doğan) Kropotkin ve (Engels'ten otuz üç yıl sonra doğan) Malatesta'nın şahıslarında, ana akım Marksizmde eşi benzeri bulunmayan, daha genç bir nesilden inandırıcı bir filozof ile canlı, karizmatik bir aktivist-lider yetiştirmiş olmasından bahsetmiyoruz sadece. Marx'ın, anarşistlerin de sık sık başvurdukları çok geniş kapsamlı kuramına rağmen, anarşist hareket gerçek sanayi proletaryasının esasen Kuzey Avrupa'yla sınırlı olduğu bir dönemde köylülere ve tarım işçilerine yüz çevirme yoluna gitmedi. O dönemin kurumsal Marksizminin aksine –bireysel özgürlük vurgusu sayesinde– "burjuva" yazar ve sanatçılara da açık oldu. Emperyalizme en az Marksizm kadar düşman olmakla birlikte, sömürge dünyasındakiler de dahil, "küçük" ve "tarihdışı" milliyetçiliklere karşı hiçbir kuramsal önyargısı yoktu. Anarşistler ayrıca dönemin okyanus aşırı büyük göçlerinden faydalanma konusunda da daha hızlıydılar. Malatesta, Buenos Aires'te dört yıl geçirmişti, ki bu Batı Avrupa'yı hiç terk etmeyen Marx ve Engels için tasavvur edilemez bir şeydi. 1 Mayıs, Birleşik Devletler'de 1887'de idam edilen göçmen anarşistlerin anısına –Marksistlerin değil– kutlanır.

Bu kitabın on dokuzuncu yüzyılın son yirmi-otuz yılına odaklanmasının başka gerekçeleri de var. Yeni Dünya'daki son (Küba, 1895) ve Asya'daki ilk (Filipinler, 1896) milliyetçi ayaklanmanın hemen hemen aynı zamana denk gelmesi tesadüf değildi. Efsanevi İspanyol imparatorluğunun son önemli kalıntılarının yerlileri konumundaki Kübalılar (ve elbette Porto Rikolularla Dominikliler) ve Filipinolar, birbirlerinden ciddi bir biçimde haberdar olmakla kalmayıp önemli kişisel bağlantılar da kurmuşlar ve bir dereceye kadar eylemleri arasında koordinasyon da sağlamışlardı –bu türden bir küresel koordinasyon dünya tarihinde ilk kez mümkün oluyordu. Her iki ayaklanma da birkaç yıl içinde peş peşe dünyanın müstakbel, hoyrat hâkimi tarafından bastırıldı. Fakat bu koordinasyon, engebeli Oriente [1976 öncesinde Küba'nın bir eyaleti] ve Cavite [Filipinler'in bir eyaleti] toprakları arasında doğrudan cereyan etmiş değildi; öncelikle Paris'tekiler olmak üzere, Hong Kong, Londra ve New York'taki "temsilciler" aracılığıyla sağlanmıştı. Gazete okuyan Çinli milliyetçiler, nasıl devrim "yapılacağını", sömürgecilik ve emperyalizm karşıtlığını öğrenmek için –Filipinoların da incelediği, Birleşik Krallık emperyalizmine karşı verilen Boer milli mücadelesinin yanı sıra– Küba ve Filipinler'deki olayları sabırsızlıkla takip ediyorlardı. Gerek Kübalılar gerek de Filipinolar, farklı derecelerde de olsa en güvenilir müttefiklerini –her biri farklı ama çoğunlukla milliyetçi olmayan sebeplerle– Fransız, İspanyol, İtalyan, Belçikalı ve Britanyalı anarşistler arasında buldular.

On dokuzuncu yüzyılın son yirmi yılının "erken küreselleşme" olarak adlandırılabilecek sürecin başlangıcına tanıklık etmesiydi bu koordinasyonu mümkün kılan şey. Telgrafın icadını okyanus aşırı denizaltı kablolarının döşenmesi ve başka pek çok gelişme izledi süratle. Çok geçmeden "tel" tüm dünyada kentlerde yaşayanlar tarafından doğal karşılanmaya başladı. 1903'te, Theodore Roosevelt' in kendi kendine gönderdiği telgraf, tüm dünyayı dolaşarak dokuz dakikada ona geri döndü.(2) 1876'da Dünya Posta Birliği'nin açılması mektup, dergi, gazete, fotoğraf ve kitapların dünya çapında, güvenli bir biçimde dolaşımını büyük ölçüde hızlandırdı. Buharlı gemi –güvenilir, hızlı ve ucuz– ülkeden ülkeye, imparatorluktan imparatorluğa ve kıtadan kıtaya emsali görülmemiş kitlesel göçlere olanak sağladı. Gittikçe sıklaşan demiryolu ağları uzak karaları birbirine, limanlara ve başkentlere bağlayarak ulusal ve emperyal sınırlar içinde milyonlarca insanı ve malı taşıdı.

1815'ten 1894'e kadarki seksen yıl boyunca dünyada büyük ölçüde ihtiyatlı bir barış hüküm sürdü. Amerika'dakiler dışında neredeyse bütün devletler otokratik veya meşruti monarşiler tarafından yönetiliyordu. En kanlı ve en uzun üç savaş –Çin ve Birleşik Devletler'deki iç savaşlar, Karadeniz'in kuzey kıyısındaki Kırım Savaşı ve 1860'larda Paraguay'la güçlü komşuları arasındaki dehşet verici mücadele– dünya sisteminin çeperinde cereyan etmişti. Bismarck' ın Avusturya-Macaristan ve Fransa karşısındaki ezici zaferleri, yıldırım hızıyla ve büyük can kaybı olmaksızın kazanılmıştı. Avrupa' nın sınai, mali ve bilimsel kaynaklar konusundaki üstünlüğü öyle muazzam boyutlardaydı ki Hindistan'daki Ayaklanma(*) vakası dışında Avrupa, hatırı sayılır silahlı bir direnişle karşılaşmaksızın Asya, Afrika ve Okyanusya'daki emperyalizm yarışında öne geçmişti. Sermayenin kendisi de mevcut ulusal ve emperyal sınırları aşarak hızla ve hayli serbestçe dolaşmaktaydı.

Ne var ki Büyük Savaş yahut I. Dünya Savaşı gibi çeşitli adlarla andığımız depremin öncü sarsıntıları, 1880'lerin başından beri hissediliyordu. Kendilerine Halkın İradesi diyen bombacı radikallerin 1881'de Çar II. Aleksandr'ı öldürmesinden sonraki yirmi beş yıl içinde bir Fransa cumhurbaşkanı, bir İtalya kralı, bir Avusturya imparatoriçesi ve veliahtı, bir Portekiz kralı ve vârisi, bir İspanya başbakanı, iki Amerikan başkanı, bir Yunanistan kralı, bir Sırbistan kralı ve Rusya, İrlanda ve Japonya'nın kudretli muhafazakâr siyasetçileri öldürülmüştü. Tabii bundan çok daha fazla sayıda teşebbüs de boşa çıkmıştı. Bu suikastların en eski ve en tantanalı olanları anarşistler tarafından düzenlenmiş, çok geçmeden milliyetçiler de bu yolda ilerlemişti. Bu vakaların pek çoğunu hemen sert "terörle mücadele" yasaları, süratle infaz edilen idamlar ve askerlerin yanı sıra polis ve istihbaratın yaptığı işkencelerde dikkate değer artış izlemişti. Kimilerini pekâlâ ilk intihar bombacıları olarak tarif edebileceğimiz bu suikastçılar haber ajansları, gazeteler, dindar ilericiler, işçi sınıfı, köylü örgütlenmeleri vesaireden meydana gelen bir dünya-seyircisinin karşısında oynadıklarını düşünüyorlardı.

1880'e değin halen büyük oranda Birleşik Krallık, Fransa ve Rusya arasında süren emperyalist rekabet, Almanya (Afrika, Kuzeydoğu Asya ve Okyanusya'da), Birleşik Devletler (Pasifik'ten Karayipler'e kadarki bölgede), İtalya (Afrika'da) ve Japonya (Doğu Asya'da) gibi yeni katılımcılarla kızışmıştı. Direniş de daha modern ve daha tesirli bir hal almaya başlamıştı. 1890'larda İspanya, Martí'nin Küba'daki isyanını bastırmak için Atlantik'in öte yanına o güne kadarki en büyük askeri gücünü göndermek zorunda kalmıştı. İspanya, Filipinler'deki milliyetçi ayaklanmayla epey uğraşmış lakin bastıramamıştı. Güney Afrika'da Boerler, Britanya imparatorluğuna ömrünce görmediği bir şok yaşatmıştı.

Bu kitabın başlıca aktörlerinin türlü göçebe rolleri oynadığı sahnenin görünümü böyleydi işte. Belki de bu durum şöyle daha çarpıcı bir biçimde ifade edilebilir: Okur kitap boyunca Arjantin, New Jersey, Fransa ve Bask bölgesinde İtalyanlarla; Haiti, Birleşik Devletler, Fransa ve Filipinler'de Kübalı ve Porto Rikolularla; Küba, Fransa, Brezilya ve Filipinler'de İspanyollarla; Paris'te Ruslarla; Belçika, Avusturya, Japonya, Fransa, Hong Kong ve Britanya'da Filipinlilerle; Meksika, San Francisco ve Manila'da Japonlarla; Londra ve Okyanusya'da Almanlarla; Filipinler ve Japonya'da Çinlilerle; Arjantin, İspanya ve Etiyopya'da Fransızlarla karşılaşacak.

Bu muazzam köksaplı ağın incelenmesine herhangi bir yerden başlanabilirdi aslında; Rusya bizi eninde sonunda Küba'ya, Belçika Etiyopya'ya, Porto Riko Çin'e götürürdü. Fakat bu çalışma, iki basit nedenden dolayı Filipinler'den yola çıkıyor: Birincisi, benim Filipinler'e olan içten bağlılığım ve arada kesintiler olsa da yirmi yıldır burayı incelemekte oluşumdur; ikincisiyse, Filipinler'in 1890'larda dünya sisteminin dış çeperinde olmasına karşın, dünya çapında kritik bir öneme sahip, kısa süreli ve bir daha da oynayamadığı bir rol oynamış olmasıdır. Tali bir sebep de elimdeki malzemeydi. Yaşamları bu çalışmanın merkezinde yer alan üç adam, 1860'ların başlarında üç-dört yıl arayla doğdu ve fotokopinin, faksın, internetin icadından önceki kutsal devirde yaşadı. Silinemeyen mürekkeple neredeyse sonsuza kadar muhafaza edileceği umulan kâğıtlara bol miktarda –mektup, risale, makale, akademik çalışma ve roman– yazdılar. (Bugün, Birleşik Devletler Arşivleri fotokopi edilmiş –yirmi yıl içinde okunamaz hale geleceğinden– ya da elektronik ortamdaki –ışık hızıyla ilerleyen teknolojik yenilikler sayesinde daha da kısa bir sürede okunamaz yahut ancak fahiş meblağlar karşılığında okunabilir hale geleceğinden– hiçbir şeyi kabul etmiyor.)

Bununla birlikte, ne kadar üstünkörü bir şekilde olursa olsun, okuru Rio de Janeiro, Yokohama, Gent, Barcelona, Londra, Harare, Paris, Hong Kong, Smolensk, Chicago, Cádiz, Port-au-Prince, Tampa, Napoli, Manila, Leitmeritz, Cayo Hueso ve Singapur'a götüren bir çalışma, kendine has birleştirici bir anlatı tarzını gerektirir. Bu anlatı tarzında iki temel unsur vardır: Bunlardan (kronolojik olarak) ikincisi Ayzenştayn'ın montajı, birincisi ise Charles Dickens ve Eugène Sue'nün öncülük ettiği tefrika romandır. İşte bu yüzden okurun siyah beyaz bir film seyrettiğini ya da sonucunu yorgun yazarının da bilmediği başarısız bir roman okuduğunu farz etmesi rica olunur.

İyi okurun omuzlarında bir yük daha var. On dokuzuncu yüzyıl sonlarında çirkin ve ticari amaçlardan dolayı bozulmuş bir "uluslararası dil" yoktu henüz. Filipinolar, son zarif uluslararası dil olan Latinceyi de bolca kullanarak Avusturyalılara Almanca, Japonlara İngilizce, birbirlerine Fransızca, İspanyolca veya Tagalog dilinde yazıyorlardı. Kimileri biraz Rusça, Yunanca, İtalyanca, Japonca ve Çince biliyordu. Bir telgraf dünyanın bir ucundan diğerine birkaç dakikada gönderilebiliyordu gönderilmesine, ama hakiki iletişim birçok dil bilen birinin gerçek ve zorlu enternasyonalizmini gerektiriyordu. Filipino liderler, bu Babilvari dünyaya gayet iyi intibak etmişlerdi. Siyasal hasımlarının dili İspanyolca, Filipin nüfusunun yüzde beşinden azı tarafından anlaşılıyor olmasına rağmen, onların da kendi özel diliydi. Manila ve yakın çevresindekilerin anadili Tagalog, Filipinoların pek çoğu tarafından anlaşılmıyordu; uluslararası iletişim içinse zaten yararsızdı. İspanyolca Filipinler'de elit, hatta işbirlikçi bir statüyü imlemesine rağmen diğer yerel dilleri, özellikle de Sebuano ve İlokano'yu konuşanların pek çoğu İspanyolcayı yeğliyordu. Biz bu çalışmada okura, bir zamanların çok-dilli dünyasına dair canlı bir hissiyat verebilmek için bu insanların birbirlerine ve Filipino olmayanlara yazarken kullandığı çeşitli dillerden pek çok alıntı yapacağız. (Aksi belirtilmedikçe bu kitaptaki tüm çeviriler bana aittir.)

Kitabın biçimsel yapısını yöntemi ve konusu belirliyor. Kitap, 1880'lerin uzak ve sessiz Manilası'nda keyfi olmakla birlikte net bir başlangıç yapıyor ve sırayla Avrupa, Amerikalar ve Asya üzerinden, herhangi bir "conclusión" (sonuç) çıkarmanın kabil görünmediği daha da keyfi bir sona varıyor. 1860'ların başlarında doğmuş üç önemli Filipino yurtseverin gençliklerine, tabiri caizse demir atıyor: dâhi romancı José Rizal, öncü antropolog ve polemik ustası gazeteci İsabelo de los Reyes ve yetenekli teşkilatçı Mariano Ponce.

Kitabın birinci ve ikinci bölümleri dikkate değer iki kitabın karşılaştırmalı incelemesinden oluşuyor: İsabelo'nun El folk-lore filipino'su (Manila, 1887) ve Rizal'in çapraşık ikinci romanı El Filibusterismo (Gent, 1891). Bu bölümlerde; (1) antropolog de los Reyes'in Avrupalı çağdaş etnolog ve folklorcuların çalışmalarını, kendi yerel araştırmasıyla da birleştirerek ruhban sınıfından olsun olmasın tüm sömürge otoritelerinin entelektüel güvenilirliğini açık açık sarsmak için nasıl kullandığı ve (2) Rizal'in muhtemelen Avrupa dışında bir sömürge tebaası tarafından yazılan provokatif ve sömürgecilik karşıtı ilk roman olan kitabını yazabilmek için Fransız, Felemenk ve İspanyol edebi avangardının kilit isimlerinden, bir simyacı edasıyla neleri ödünç aldığı inceleniyor.

Sonraki bölümde amatör edebiyat eleştirisinden siyaset alanına geçiliyor. Asıl mevzu hâlâ El Filibusterismo; fakat El Filibusterismo, Rizal'i sömürge yönetimine karşı Filipin direnişinin sembolü yapan ve yüksek mevkilerdeki birçok kişiyi onun amansız düşmanı haline getiren ilk romanı, nefis bir kitap olan Noli me tangere'nin yol açtığı infilakla ve Rizal'in 1882 ile 1891 arasında Avrupa'da okuduğu metinler ve yaşadığı deneyimlerle açıklanıyor. Ayrıca bu bölümde İspanya'daki Filipino aktivistler arasında giderek keskinleşen siyasi ihtilaflara değiniliyor. İlk romanı Noli me tangere'nin aksine El Filibusterismo'nun bir tür küresel roman olduğu ileri sürülür. Karakterler artık sırf İspanyollar ve onların yerli tebaası değil; Fransa, Çin, Birleşik Devletler ve hatta kimilerine bakılırsa Küba'dan göçmenlerdir. Bismarck'ın Avrupa ve Doğu Asya'daki gölgesi, Nobel'in patlayıcılarla ilgili icatlarının, Rus nihilizminin ve gerek Barcelona gerek Endülüs anarşizminin gölgeleri bu bölümde belirgindir.

Dördüncü bölüm, Rizal'in 1891'de yurda dönüşü ile 1896 yılı sonunda idam edilişi arasındaki dört yılı kapsıyor. Öncelikle de, Martí'nin 1895'te silahlı bir devrimci ayaklanma planlayıp başlatmasını mümkün kılan Küba'daki dönüşümlerle Florida ve New York'taki Kübalı göçmen topluluklardaki dönüşümleri (ve Martí' nin yandaşlarının bu ayaklanmayı bastırmaya gönderilen devasa seferi gücü muazzam kayıplar pahasına def etmedeki başarısını) ele alıyor. Bu saldırı, Tayvan'ın Tokyo'ya devredilmesiyle ilk kez bir Asya devletini Luzon sahilinin kuzeyinden deniz yoluyla bir günlük mesafeye getiren (Japonya'nın 1895'teki Çin-Japon Savaşı'ndaki zaferinin sonucunda imzalanan) Şimonoseki Antlaşması'nın imzalamasından sonraki bir hafta içinde başlamıştı. Bu bölümün kimi kısımları da Rizal'in (kimi önemli çevrelerce Martí'nin Tampa kitabından bir yaprak almak şeklinde yorumlanan) Kuzeydoğu Borneo'da bir Filipino sömürgesi vücuda getirmeye yönelik beyhude planlarına ve 1896'da İspanyol yönetimine karşı silahlı ayaklanma başlatan gizli Katipunan örgütüyle olan gerilimli ilişkilerine hasredilmiştir.

Kitabın en karmaşık kısmı beşinci bölüm. Çok sayıda anarşist bombalama içinde en kanlısı, Katipunan ayaklanmasının patlak vermesinden iki ay önce, savaş dönemi Barcelonası'nda meydana geldi. Başbakan Cánovas'ın muhafazakâr rejimi buna, kentte sıkıyönetim ilanıyla, solcuların toplu olarak tutuklanmasıyla ve karanlık Montjuich kalesinde yapılan en vahşi işkencelerle karşılık verdi. Dikkate değer Kübalı kreol(**) anarşist Tarrida del Mármol da hapse atılanlar arasındaydı. Salıverilmesinin ardından Paris'e geçip esasen o dönemde Fransa'nın ve belki de dünyanın en önemli avangard dergisi olan La Revue Blanche'ın sayfalarında, Cánovas rejimine karşı olağanüstü bir mücadele başlattı. Tarrida, Rizal'in idamının hemen öncesinde başlayan uzun makaleler dizisinde Küba, Porto Riko, Barcelona ve Filipinler'deki şiddetli baskılar arasında bağlantı kurmuştu. Tarrida'nın mücadelesi anarşist basın vasıtasıyla süratle Avrupa'ya ve Atlantik'in öte yakasına yayılmış, çok geçmeden pek çok ilerici örgüt ve derginin güçlü desteğini kazanmıştı. Paris'teki kilit müttefikleri Félix Fénéon ve Georges Clémenceau idi: La Revue Blanche'ın entelektüel lokomotifi olan Fénéon sadece parlak bir sanat ve tiyatro eleştirmeni değil, bizzat bomba atmakta tereddüt etmeyecek kadar esaslı, emperyalizm karşıtı bir anarşistti aynı zamanda. Sağlam bir emperyalizm karşıtı olan Clémenceau da Paris Komünü zamanında Montmartre belediye başkanlığı yapmış, içerideki birçok anarşiste yardım etmiş, hem gazeteci hem de siyasetçi olarak işçi hakları için çok çalışmıştı. İkisi de 1897 güzünde baş gösteren Dreyfus olayında kilit roller oynamışlardı.

Bu bölümde, daha sonra, Cánovas'ın 9 Ağustos 1897'de genç İtalyan anarşist Michele Angiolillo tarafından öldürülmesinin arka planına geçiliyor; bu suikast İspanyol imparatorluğunun ertesi yılki çöküşünün habercisidir. Kilit şahsiyetse Antil sömürgelerinin bağımsızlığı için çalışan efsanevi suikastçı, hem İspanya'nın hem de doymak bilmez Birleşik Devletler'in düşmanı Porto Rikolu doktor Ramón Betances'ti. Doktorun kendisi hiçbir surette anarşist değildi; fakat davasının en faal Avrupalı müttefiklerini İtalyan ve Fransız anarşistleri arasında bulmuştu. Son iki altbölüm, Rizal'in yakın arkadaşı Mariano Ponce'nin faaliyetleri ile İsabelo de los Reyes etrafında dönüyor. Ponce, 1896 güzünde İspanya'dan kaçmış, kısa süre içinde önemli bir diplomat ve propaganda ajanı olarak önce Hong Kong'da sonra Yokohama'da devrimci Filipin hükümeti için çalışmaya başlamıştı. Burada, Ponce'nin Filipinolarla ve –Mexico City, New Orleans, New York, Barcelona, Paris, Londra, Amsterdam, Şanghay, Tokyo ve Singapur'daki– birçok yabancıyla yazışmaları inceleniyor; Ponce'nin bilhassa Japonya ve orada yerleşmiş Çinliler cemati üzerindeki etkisinin çeşitli göstergeleri mütalaa ediliyor. Öte yandan İsabelo, Katipunan ayaklanmasının hemen ardından hapse atılmış, Barcelona'daki Montjuich hapishanesine gönderilmiş, burada Katalan anarşistlerle koğuş arkadaşı olmuş, onlara hayran kalmıştı. Yeni Amerikan sömürge rejimiyle mücadele etmek üzere Manila'ya dönerken Kropotkin, Marx ve Malatesta'nın eserlerini ülkeye ilk getiren oydu. Anarşistlerin kendisine öğrettiklerini uygulamış, Filipinler çapında ilk ciddi ve militan sendikayı örgütlemişti.

Geriye söylenecek bir tek şu kalıyor: Bu metinde günümüzle kimi benzerlikler ve yankılanmalar bulan okurlar yanılmış olmayacaklardır. Cumhuriyetçi partinin New York'ta binlerce polis ve diğer "güvenlik" personelinin koruması altında gerçekleştirilen 2004 yılı kongresinde New York polis şefi gazetecilere, asıl tehlikenin Komünistlerden hatta fanatik Müslümanlardan değil, anarşistlerden geldiğini söyledi. Hemen hemen aynı dakikalarda Chicago'da, anarşist Haymarket Şehitleri anısına bir abide dikilmekteydi. New York Times kibirli bir edayla bu açılışın "öfke ancak şimdi yeterince yatışmış" olduğu için yapılabildiğini yazdı. Amerika aslında bir kıta diyenler haklı.

Notlar:

1. Bunun dokunaklı bir tasviri için bkz. C. L. R James, The Black Jacobins, gözden geçirilmiş basım (New York: Vintage, 1989), s. 317-8.Yukarı

2. Fotoğrafların telgrafla iletilmesi bu kitapta ele alınan dönemden hemen sonra mümkün oldu. Alman bilimadamı Alfred Korn 1902'de bunun nasıl yapılabileceğini gösterdi. 1911'e gelindiğinde Paris, Londra ve Berlin telefoto hatlarıyla birbirine bağlanmıştı bile.Yukarı

* Sepoy Ayaklanması olarak da bilinen, 1857'deki İngiltere karşıtı ayaklanma. (ç.n.)Yukarı

** Ataları İspanyol olup kendisi İspanya'nın sömürgelerinden birinde doğmuş kimse. (ç.n.)Yukarı

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.