Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Kapalı
  
 
ISBN13 978-975-342-674-9
13x19.5 cm, 400 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Metafor Olarak Mimari, 2006
Derinliğin Keşfi, 2011
Tarih ve Tekerrür, 2013
Dünya Tarihinin Yapısı, 2017
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
 

Önsöz, s. 15-23

Bu kitap, biri Kant diğeri Marx üzerine düşünceleri kapsayan iki bölümden oluşuyor. Bu iki isim kitabı iki ayrı parçaya bölüyor gibi görünse de, enikonu birbirinden ayrılmaz iki bölüm söz konusu aslında. Bu bölümler baştan sona birbirleriyle etkileşim içindeler. Transkritik adını verdiğim bu proje, etik ile siyasal iktisat, Kantçı eleştiri ile Marxgil eleştiri alanlarının kendi sınırlarının ötesine taşarak birbiriyle ilişkilendiği bir mekân oluşturuyor. Kant'ı Marx, Marx'ı da Kant üzerinden okuma ve ikisinin de ortak paydası olan eleştirinin manasını yeniden kavrama girişimidir bu. Dikkatli bir incelemeden, kendine dönük hayli ayrıntılı bir incelemeden yola koyulan bir eleştiridir.

Şimdi kitabın iki ayrı bölüme ayrılmasına dönelim. On dokuzuncu yüzyılın sonlarından beri Kant ile Marx arasında bir bağ kurmaya çalışan birkaç düşünür çıktı. Marksizm adı verilen materyalizmde eksik olan öznel/etik uğrak yakalanmaya çalışılıyordu böylece. Bu çaba Kant'ın hiç de bir burjuva filozofu olmadığını ifade eder. Kant'a göre ahlaklı olmak, iyi ya da kötü olmaktan ziyade, causa sui (Lat. kendi kendisinin nedeni olan. –ç.n.) ve bundan dolayı özgür olma sorunuydu ki bu da bizi diğer insanlara özgür failler olarak davranmaya zorlar. Kantçı ahlak yasasının nihai çağrısı şu buyrukta yatar: "Kendi şahsında olduğu kadar başka herhangi birinin şahsındaki insanlığı da, asla sırf bir araç olarak değil, aynı zamanda ve hep bir amaç olarak kullanacak şekilde eylemde bulun."(1) Soyut bir doktrin değildir bu. Kant bu buyruğu, tarihsel toplum bağlamında tedricen gerçekleştirilecek bir ödev olarak düşünmüştü. Somut olarak belirtmek gerekirse, tüccar kapitalizminin hâkimiyetindeki sivil topluma karşıt olarak bağımsız küçük üreticilerin ortaklığını kurmayı amaçlamış olduğu söylenebilir. Sanayi dönemi öncesindeki Almanya'da tasarlanmış bir idealdi bu. Gelgelelim, daha sonraları, sanayi kapitalizminin yükselişiyle beraber bağımsız küçük üreticilerin birliği büyük ölçüde dağıldı. Ama Kant'ın ahlak yasası yaşamaya devam etti. Kant'ın konumu ne kadar soyut olursa olsun, ütopyacı sosyalistlerin ve Proudhon gibi anarşistlerin görüşlerinin habercisiydi. Hermann Cohen Kant'ı tam da bu anlamda Alman sosyalizminin asıl atası olarak tanımlamıştı. İnsanların birbirlerine bir amaca ulaşmak için gerekli olan birer araç olarak davrandıkları kapitalist ekonomi bağlamında, Kantçı "özgürlük krallığı", yani "amaçlar krallığı" açıktır ki başka bir anlamı, yani komünizmi gerektirir. Düşündüğümüzde görürüz ki Kant' ın düşünüşünde içkin olarak var olan ahlaki uğrak olmasa komünizm en başından beri hiç kavramlaştırılamazdı. Gelgelelim, tarih Kantçı Marksizmi maalesef ve haksız bir şekilde karanlığa gömdü.

Ben de kendimi Kant ile Marx arasında bir bağ kurmaya çalışırken buldum. Ama bu arayış Yeni-Kantçılıktan farklı bir bağlamda gerçekleşti. Kantçı Marksistlerin kapitalizmi kavrayışları bana en başından beri zayıf görünmüştü. Aynı şeyi anarşistler (yani birlikçiler) hakkında da hissetmiştim. Özgürlük ve etik mizaç anlayışları kayda değer olsa da, insanları zorlayan toplumsal ilişki güçleri hakkında teorik bir yaklaşımdan tamamen yoksundular. Bundan ötürü, çoğu zaman ümitsizce mücadele veriyor ve feci bir şekilde yenilgiye uğruyorlardı. Bir zamanlar anarşizan bir siyasi duruşum vardı ve kendimi hiçbir zaman herhangi bir Marksist partiye ya da devlete yakın hissetmedim. Ama Marx hep bir huşu hissi vermiştir bana. Altbaşlığı "Kritik der politischen Ökonomie" (Siyasal İktisadın Eleştirisi) olan Kapital'e hayranlığım yıldan yıla arttı. Kapital'i satır satır, dikkatle okuyan bir siyasal iktisat öğrencisi olarak, Lukács' tan Althusser'e Marksist felsefecilerin bu kitabı sahiden canı gönülden okumadığının ve ondan sadece kendi felsefi kaygılarına uyan şeyleri aldığının farkındaydım ve bu durumdan memnun değildim. Siyasal iktisatçıların çoğunluğunun Kapital'i sadece iktisat üzerine yazılmış bir kitap olarak görmeleri de canımı sıkıyordu doğrusu. Aradan geçen zaman içinde, Marxgil eleştirinin kapitalizmi ve klasik iktisadı eleştirmekle kalmadığını, sermayenin dürtüsünün (Trieb) doğasına ve sınırlarına ışık tutan ve bu dürtü temelinde, insanların mübadele (daha geniş tutarsak, iletişim) eyleminde var olan esaslı bir zorluğu açığa çıkaran bir proje olduğunu yavaş yavaş fark ettim. Kapital, kapitalizmden kolaylıkla çıkılacağını vadetmez. Bunun yerine, tam da kapitalizmin o çıkışsızlığı sayesinde, pratik bir müdahale imkânının var olduğunu ileri sürer sadece.

Bu yolda ilerlerken, Kant'ı da pratiğin mümkün olduğunu öne sürmeye çalışan ve bunu da çoğunlukla zannedildiğinin aksine, metafiziği eleştirerek değil, insan aklının sınırlarını cesurca izah ederek yapan bir düşünür olarak kavradım gitgide. Kapital, genelde Hegelci felsefeyle ilişkili olarak okunur. Ben ise, Kapital'in ancak Saf Aklın Eleştirisi ile birlikte, aralarında çapraz bağlar kurarak okunması gerektiği görüşünü benimsedim. Marx-Kant bağlantısındaki ısrarım bundan.

Marx, bir-iki vesileyle başkalarının komünizm üzerine söylediklerini eleştirmesini saymazsak, komünizm hakkında pek az konuşmuştu. Bir yerde, gelecek hakkında konuşmanın gericilik olacağını bile söylemişti. 1989'da dünya koşullarında yaşanan büyük değişikliğe kadar ben de var olabilecek gelecekler hakkındaki bütün fikirleri küçümsüyordum. Kapitalizme ve devlete karşı verilecek mücadelenin gelecek fikirleri olmadan da mümkün olabileceğine ve mücadeleyi gerçek bir durumdan doğacak her çelişkiye karşılık olarak sürgit devam ettirmemiz gerektiğine inanıyordum. Sosyalist bloğun 1989'da çökmesi beni duruşumu değiştirmeye zorladı. O zamana kadar ben de başkaları gibi Marksist devletleri ve komünist partileri sert bir şekilde eleştirmekteydim. Bu eleştiri, söz konusu kurumların mevcut varlıklarını ve ebediyen var olacaklarmış gibi görünmelerini sorgusuz sualsiz kabul ediyordu. Onlar yaşamaya devam ettikleri sürece sırf onları olumsuzlayarak bir şeyler yapmış olduğumuzu hissedebiliyorduk. Çöktüklerinde ise, eleştirel duruşumun paradoksal bir şekilde onların varlığına yaslanmış olduğunu fark ettim. Artık olumlu bir şey söylemem gerektiğini hissetmeye başlamıştım. İşte tam bu konjonktürde Kant'la karşılaştım.

Kant genelde metafizik eleştirmeni olarak bilinir ki bu yanlış da sayılmaz. Bu çizginin gelişiminde Hume'un şüpheci ampirizminin büyük bir etkisi vardı; kendisini o dogmatik uykusundan uyandıranın bu fikir olduğunu itiraf etmişti Kant.(2) Ama onun Saf Aklın Eleştirisi'ni yazdığı sıralarda metafiziğin rağbet görmediği, hatta küçümsendiği gözden kaçırılır. Kant önsözünde teessüflerini belirtiyordu: "Bir zamanlar metafiziğe bütün bilimlerin kraliçesi gözüyle bakılıyordu ve istemekle yapmak ayrı şeyler olsa da, bu şeref nişanını hak etmesinin sebebi, nesnesinin taşıdığı üstün önemdi. Şimdi ise günün modası gereği, bu kraliçe herkes tarafından hor görülüyor."(3) Bunun sonucu olarak, Kant'a göre eleştirinin görevi metafiziğin esas işlevini yeniden ele geçirmekti. Bu da Kant'a kendisini bir zamanlar köklü bir şekilde teşvik etmiş olan Hume'u eleştirme sorumluluğunu yüklüyordu. Şimdi, yürüttüğümüz tartışma bağlamında, Kant ve Hume arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmek istiyorum.

1980'ler boyunca Kant'ın yeniden canlandırıldığı fark edilebiliyordu. Hannah Arendt'in o çığır açıcı çalışması Lectures on Kant's Political Philosophy (Kant'ın Siyasal Felsefesi Üzerine Dersler) ve Jean-François Lyotard'ın L'enthousiasme: La critique kantienne de l'historie (Şevk: Tarihin Kantçı Eleştirisi) adlı kitabında Kant'a dönüş, Yargı Gücünün Eleştirisi'nin yeniden okunması anlamına geliyordu. Burada varılan sonuç şuydu: Zevk/beğeni yargılarının olmazsa olmazı olan "evrenselliğe", birbirleriyle çatışan birçok öznenin var olduğu gerçeklikte erişilemezdi. Olsa olsa, birbiriyle çatışan zevkleri vaka vaka düzenleyen bir "ortak duyu/sağduyu" edinilebilirdi. Bu çalışma, evrenselliğin nöbetini tutan aşkın bir öznelliği varsayan (bu yorumu bundan sonraki bölümlerde inceliyorum) Saf Aklın Eleştirisi'nden çok farklıydı. Kant'ın bu şekilde yeniden değerlendirilmesinin beraberinde getirdiği siyasi içerimler açık değildi. Aklı "iletişimsel rasyonellik" olarak yeniden düşünmeye çalışan Habermas'ın durumu da bu belirsizlikten muaf değildi: Bir "metafizik" olarak komünizme yöneltilmiş bir eleştiriydi bu.

Marksizm, büyük anlatıyı gerçekleştirmeye çalıştığından rasyonalist ve teleolojik olmakla itham edilmiştir. Stalinizm bu eğilimin bir sonucuydu gerçekten: Entelektüeller partisi, tarihin yasasını kendinde cisimleştirmiş akılla halka önderlik etmiş ve böylece utanç verici bir trajedi ortaya çıkmıştı. Buna karşıt olarak, aklın iktidarı sorgulandı, entelektüellerin üstünlüğü reddedildi ve tarihin bir ereği olduğu fikri olumsuzlandı. Marksizmin yeniden incelenmesi, aklın merkezi denetimine karşıt olarak çeşitli dil oyunları arasında kamusal mutabakat ve müzakereyi, rasyonalist (metafizik) bir tarih görüşüne karşıt olarak da deneyimlerin heterojenliğini ve karmaşık bir nedenselliği beraberinde getiriyordu. Diğer taraftan, şu ana dek telos'a, ereğe feda edilmiş olan şimdiki zaman ise niteliksel heterojenliği bakımından (ya da Bergsoncu "imtidâd" anlamıyla(*)) yeniden olumlanır. Yapıbozum, ya da bilginin arkeolojisi vs. diye anılan bu geniş eğilimin bir parçasıydım ben de. Bu eğilimin, ancak Marksizmin birçok ulus-devletin halkını fiilen yönettiği sırada eleştirel bir etkisi olabileceğini sonradan fark ettim. 1990'lara gelindiğinde söz konusu eğilim etkisini kaybetmiş ve genel olarak kapitalizmin gerçek yapıbozum hareketinin basit bir aracı haline gelmişti. Şüpheci görecilik, çoklu dil oyunları (ya da kamusal mutabakat), şimdiki zamanın estetik bir şekilde doğrulanması, ampirik tarihselcilik, altkültürlerin (ya da kültürel çalışmaların) kıymete binmesi vs. altüst edici kudretini yitirdi ve bu nedenle hâkim, yönetici düşünceye dönüştü. Bugün bütün bunlar iktisadi açıdan ileri ulus-devletlerdeki en muhafazakâr kurumların resmi doktrini haline geldi. Toparlarsak, bu eğilim rasyonalizme karşı (estetizm de dahil olmak üzere) ampirizmin kıymete binmesi olarak özetlenebilir. Bu anlamda, son yıllarda Kant'a dönüşün aslında Hume'a dönüş anlamına geldiği giderek belirginleşti.

Bu arada, (Hume'un bir eleştirisi olarak) bu ampirist eğilimin ötesine gitmeye çalışırken Kant'ı okumaya başlamıştım. Dosdoğru söylemek gerekirse, komünizm adı verilen metafiziği yeniden kurma projesidir bu. Metafiziğin asıl rolüne ve inanç ile akıl arasındaki o kopmaz ve kaçınılmaz bağa yönelik en berrak içgörüyü sunan Kant'tı. "İnanca alan açmak için bilgiyi inkâr etmek zorunda kalmıştım; ve metafiziğin dogmatizmi, yani aklın eleştiri olmadan metafizikte mesafe kaydedebileceği yolundaki önyargı, ahlakla çatışan bütün inançsızlıkların gerçek kaynağıdır ki inançsızlık her zaman son derece dogmatiktir."(4) Kant bunu söylerken bizatihi dini ihya etmeye çalışmıyordu. Dinin bizi ahlaklı olmaya teşvik eden veçhesini, ahlaka meyleden veçhesini olumluyordu sadece.

Marx, ana akım Marksistlere karşıt olarak, komünizmi Kant'ın kullandığı anlamıyla "kurucu bir fikir (ya da aklın kurucu bir şekilde kullanılması)" olarak düşünmeyi inatla reddetmiş ve gelecek hakkında nadiren konuşmuştu. Nitekim Marx, Engels'in yazdığı metne şöyle bir ilavede bulunmuştu Alman İdeolojisi'nde: "Bizce komünizm kurulacak bir ilişkiler hali, gerçekliğin kendisini uyarlamak zorunda kalacağı bir ideal değildir. Şeylerin şimdiki halini ortadan kaldıran gerçek harekete biz komünizm diyoruz. Bu hareketin koşulları şu an var olan öncüllerden ortaya çıkar."(5) Dolayısıyla, komünizmin "bilimsel sosyalizm" diye dogmatikleştirilmesi, Marx'ın çürüttüğü metafiziğe pek benziyordu. Fakat bu durum, Marx'ın komünizmi "düzenleyici bir fikir (aklın düzenleyici bir şekilde kullanılması)" olarak geliştirmiş olduğu gerçeğiyle çelişmez. Bu yüzden genç Marx koşulsuz buyruğun altını çiziyordu: "Din eleştirisi, insan için en büyük varlığın insan olduğu öğretisi ile; bundan dolayı da, insanın küçük düşürülen, köleleştirilen, yüzüstü bırakılan, hor görülen bir varlık haline geldiği bütün ilişkileri alaşağı etmeye dair koşulsuz buyruk ile sona erer."(6) Marx'a göre komünizm Kantçı bir koşulsuz buyruktu, yani fevkalade pratik ve ahlakiydi. Daha sonraki çabalarını, bu koşulsuz buyruğun gerçekleşebilmesini sağlayacak tarihsel-maddi koşullara dönük teorik bir arayış üzerinde yoğunlaştırsa da, tüm hayatı boyunca bu duruşunu hiç bozmadı. Aradan geçen zamanda, ahlakla alay edip "tarihsel zorunluluğu" ve "bilimsel sosyalizm"i savunan ana akım Marksistler ise yeni bir köle toplumu kurup çıkmışlardı. Kant'ın "genel olarak aklın bütün o gösterişleri" (aller Anmassungen der Vernunft überhaupt) dediği şeyin ta kendisiydi bu. Komünizme duyulan güvensizlik yayıldı; "bütün inançsızlıkların hakiki kaynağı"nın sorumlusu da dogmatik Marksizmdir. Yirminci yüzyılda komünizmin neden olduğu sefaletler unutulamaz ve unutulmamalıdır. Bu hatalara basitçe talihsizlik olarak da bakılmamalıdır. O kırılış anından bu yana, hiçbir "Fikir"i, Stalinizmi olumsuzlayarak doğmuş olan Yeni Sol fikrini bile naif bir olumluluk havası içinde savunamaz olduk. İşte bu yüzdendir ki "günün modası gereği, [komünizm] bütün fikirler tarafından hor görülüyor". Ama aynı zamanda, başka dogmatizm türleri farklı kılıklarla arz-ı endam ediyor. Üstelik, gelişmiş ulusların entelektüelleri ahlaktan duydukları şüpheyi ifade ederken, çeşitli dinsel köktencilikler dünyanın dört bir yanında güç kazanmaya başladı; entelektüellerin bunlara tepeden bakmak gibi bir lüksü olamaz.

Düşüncemin kendisi olmasa da duruşum bu sebeplerden ötürü 1990'dan itibaren esaslı bir şekilde değişti. Teorinin statükoyu eleştirel bir şekilde incelemekle yetinmeyip gerçekliği değiştirmek için olumlu bir şeyler önermesi gerektiğine inanmaya başladım. Bunu yapmanın ne kadar zor olduğunu da bir kez daha anladım. Sosyal demokrasi bana hiçbir umut vermiyordu. Yeni yüzyılın başlarına geldiğimiz zaman nihayet bir umut ışığı gördüm ve bu sayede Japonya'da Yeni Birlikçi Hareket'i (YBH; New Associationist Movement) örgütledim. Dünyanın dört bir köşesinde, küreselleşen dünya kapitalizminin tören alayı sürerken, kaçınılmaz olarak, statükoyu ortadan kaldırmaya çalışan sayısız gerçek hareket ortaya çıkıyor hiç şüphesiz. Ama geçmişteki hataların tekrarından sakınmak için transkritik bir kabulün gerekli olduğunda ısrar ediyorum.

Şunu kastediyorum: Var olan teoriler baştan aşağı dikkatle incelenmeden yeni bir pratik başlatılamaz. Sadece siyasi teorilerden de bahsetmiyorum. Ben şahsen Kantçı ve Marxgil eleştirinin etkilemediği ya da onların dışında kalan hiçbir şey olmadığına kani oldum. Bundan ötürü bu projede, matematiksel temeller teorisi, dilbilim, estetik ve ontolojik felsefe (yani, varoluşçuluk) da dahil olmak üzere mümkün olan bütün alanlara dalmakta tereddüt etmedim. Genelde sadece uzmanların ilgilendiği sorunları ele aldım. Üstelik, Kant üzerine olan I. Bölüm ve Marx üzerine olan II. Bölüm birbirinden bağımsız düşünceler olarak tasarlandı ve bundan dolayı ilk bakışta aralarında bir ahenk yokmuş gibi görünebilir. Bu yüzden, kitabın tümünü özetlemek için olmasa da, aradaki bağlantıyı daha görünür kılmak için hayli uzun bir giriş kısmı yazmak zorunda kaldım.

Karmaşık ve çok çeşitli teorik konuları kapsamasına rağmen bu kitabın genel okura da seslendiğine inanıyorum. Transkritik, Japon edebiyat dergisi Gunzo'da 1992'den itibaren yayımlanmış bir dizi makaleye dayanıyor. Bu makaleler romanlarla yan yana yayımlanmıştı. Yani bu yazıları akademinin fildişi kulesinde ve akademik bir söylemle kaleme almış değilim. Dolayısıyla özü itibariyle akademik bir kitap değil bu. Kant ve Marx üzerine, tarihsel verileri dikkatle araştıran, bu verilerin teorik kusurlarına dikkat çeken ve çok ince, girift doktrinler ileri süren bir dolu akademik yazı var. Benim derdim bu değil. Kusurları ifşa eden bir kitap yazmaya cüret etmezdim. Övmek için ve sadece övgüye layık kitaplar için yazardım. Bu nedenle, Kant ve Marx üzerine tartışırken bana önemsiz görünen konular hakkında lafı evirip çevirmiyorum. Sahip oldukları kuvvetlerin merkezine odaklanarak onların metinlerini okumaya çalışıyorum. Ama sonuç olarak, hiçbir kitapta onlara burada olduğundan daha eleştirel yaklaşıldığını da düşünmüyorum.

Kitabın ana hedefi, Sermaye-Ulus-Devlet üçlüsüdür. Devlet ve ulus hakkındaki analizlerimin tamamıyla geliştirilmediğini teslim etmeliyim ama. Azgelişmiş (tarım merkezli) ve gelişmekte olan ülkelerin iktisatları ve devrimi üzerine dile getirdiğim düşünceler de yeterli değil. Bunları ilerideki projelerimde düzeltmeye çalışacağım.

Son olarak, düşüncemin içinde gelişmiş olduğu Japonya'nın kendi tarihsel bağlamı (devleti, modernliği ve Marksizmi) hakkındaki düşüncelerimin ancak küçük bir kısmını buraya dahil ediyorum. Bu kitabın ardından bunları ele almayı planlıyorum. Aslında düşüncemin büyük kısmını Japon Marksizmi "geleneğine" borçluyum ve Transkritik, Japon, Batılı ve diğer Asya bağlamları arasındaki fark içinde ve kendim bizzat bu bağlamlar arasında enine boyuna gidip gelirken yaşadığım deneyimlerle büyüyüp gelişti. Kitapta bu deneyimlerden doğrudan doğruya değil, ancak Kant ile Marx'ın metinlerine uygun bir şekilde sırası geldiğinde bahsediyorum.

Notlar


(1) Immanuel Kant, Groundwork of the Metaphysics of Morals, İng. çev. ve haz. Mary Gregor, Cambridge: Cambridge University Press, 1998, s. 38, 4:429; Türkçesi: Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi, çev. İ. Kuçuradi, Ankara: Türkiye Felsefe Kurumu, 1996. Yukarı
(2) Bkz. Immanuel Kant, Prolegomena to Any Future Metaphysics [1783], İng. çev. ve haz. Gary Hatfield, Cambridge: Cambridge University Press, 1997, s. 10; Türkçesi: Gelecekte Bilim Olarak Ortaya Çıkabilecek Her Metafiziğe Prolegomena, çev. İ. Kuçuradi, Y. Örnek, Ankara: Türkiye Felsefe Kurumu, 1996. Kant şöyle diyor: "Bundan yıllar önceki o dogmatik uykumdan beni ilk uyandıran şey tam da David Hume'un hatırlanmasıydı." Yukarı
(3) Immanuel Kant, Critique of Pure Reason [1781/1787], İng. çev. ve haz. Paul Guyer ve Allen W. Wood, Cambridge: Cambridge University Press, 1977, s. 99, Aix; Türkçesi: Arı Usun Eleştirisi, çev. A. Yardımlı, İstanbul: İdea, 1993. Yukarı

(*) Fransızcası durée, İngilizcesi ise duration olan bu Bergsoncu terimin karşılığı olarak Yahya Kemal'e atıfla imtidâd terimini kullanan ("Hakikatte mazi, hal ve istikbal yoktur. Ortada bir imtidâd vardır.") Laurent Mignon'un şu yazısından faydalanıldı: "Durée, süre mi?", Birgün Kitap, 27. sayı, s. 16. –ç.n. Yukarı
(4) Kant, Critique of Pure Reason, s. 117, Bxxx. Yukarı
(5) Karl Marx ve Friedrich Engels, The German Ideology, Karl Marx ve Friedrich Engels, Collected Works içinde, 5. cilt, New York: International Publishers, 1976, s. 49; Türkçesi: Alman İdeolojisi, çev. S. Belli, Ankara: Sol, 1987. Yukarı
(6) Karl Marx, "A Contribution to the Critique of Hegel's Philosophy of Law: Introduction" [1844], Karl Marx ve Friedrich Engels, Collected Works içinde, 3. cilt, New York: International Publishers, 1976, s. 182; Türkçesi: Hegel'in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı, çev. K. Somer, Ankara: Sol, 1997. Yukarı

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.