Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-063-1
13x19.5 cm, 232 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Şiir Çevirileri, 201
Troya'da Ölüm Vardı, 1963
Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, 1970
Kısmet Büfesi, 1982
Gece, 1985
Kılavuz, 1990
Narla İncire Gazel, 1993
Ne Kitapsız Ne Kedisiz, 1994
Altı Ay Bir Güz, 1996
Öteki Metinler, 1999
Lağımlaranası ya da Beyoğlu, 1999
Susanlar, 2009
Halûk’a Mektuplar, 2013
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
 

Selçuk Yamen, “Göçmüş Kediler Bahçesi”, imece.org

"Sosyalist olamayacak kadar postmodern, postmodern olamayacak kadar geleneksel, İslâmcı olamayacak kadar dünyevi, dünyevi olamayacak kadar dürüst: Oğuz Atay”

Efkan Bahri Eskin’in yukarıdaki tümcesini okuduğumda, bu tanımlamanın Bilge Karasu için de ne kadar uygun olduğunu düşündüm. Öykümüzün ilk postmodern örneklerini veren bu yazara olan merakım, soğuk bir Ankara akşamında okuduğum bir öyküsüyle başlamıştı. Ankara’nın tüm kitapçılarını dolaşmıştım izleyen günlerde, baskısı yoktu kitabın. İzzet Kılıçlı, Milli Kütüphane'ye gitmemi salık vermişti. Gitmiş ve orada bulmuştum kitabı. Değmişti çabalarıma. Kitabın diğer öykülerinin, okuduğum öyküden de güzel olduğunu, her öykünün ara bölümlerle birbirine bağlandığını görmüştüm.

Bu kitap, Bilge Karasu’nun masal olarak adlandırdığı, Göçmüş Kediler Bahçesi’ydi. Kitabı her okuduğumda, yeni şeyler buluyordum; şaşırıyordum önceki okumalarda dikkatimden kaçan şeylere, ne kadar özenirsem özeneyim bu durum hiç değişmiyordu. Bunun nedenini yıllar sonra okuduğum bir kitapta bulacaktım. Evet, bu kitap bir ‘Kum Kitabı’ ydı. Başı sonu belli olmayan, her okumada sayfa sayısı ve içindeki yazıları değişmiş, elimden kayan bir kitap duruyordu karşımda. Karasu’nun ilk yazısının yayımlanmasının üzerinden elli yıl geçmiş, bunun on dört yılının tanığıyım. Artık şaşırmıyorum bu duruma; yakın dostları ve en iyi okurlarının yazılarından izledim çünkü O’nu. Kimse öykülerine yeni bir şey ekleyemiyordu, kitaplarından yapılan alıntıların ötesine gidemiyordu. Füsun Akatlı, bu kitap için yazdığı yazının bir eleştiri yazısı olmadığını, bir okumanın notlarından oluştuğunu yazıyordu ve ekliyordu: "ileride bu kitap hakkında bir yazıyı mutlaka kaleme alacağım". Bu yazı hâlâ kaleme alınabilmiş değil.

Karasu’nun yazdıklarına toplu olarak bakma iddiasında bir yazının kaleme alınmasının ne denli güç bir iş olduğunun her okur hemen ayırdına varacaktır. Karşımızda Kafka’nın sis perdesinin ardından gelen sesiyle seslenen, Calvino’nun simgeler dizini gibi simgelerden oluşan yazılar toplamı bırakan ve Borges gibi okuru kolayca tuzaklara düşürmeye hazır bir yazar duruyordur çünkü. Bu nedenle yazının sınırlarını, Karasu’nun en yetkin kitabı olarak değerlendirdiğim Göçmüş Kediler Bahçesi kitabıyla sınırlandıracağım.

Oyunlarla döşeli yollardan geçerken okur, ölüme giden bir yazı okuduğunun ayrımında değildir; bırakın bunu, anlatıların kimi yerlerinde çifte ölümlerin, çoğul yitimlerin duyumsatılmak istenildiğini de duyumsamaz. İskender Savaşır, bunu tutkuların ölçüsüyle açıklamaya girişir. Hemingway’in İhtiyar Balıkçı’sına benzeyen ‘Avından El Alan’ öyküsünün kahramanının, tutkuların zirvesi olan balık ve insan için ölme/öldürme noktasına gitmeye direnmesinin, kahramanı küçülttüğünü ve kitabın sonlarında yer alan ‘masalın da yırtıldığı yer’deki yeniden varolmanın kaynağından uzaklaştırdığını; kitabın diğer öykülerinin kahramanlarının bu tutkuya direnç göstermeyerek yüceldiklerini ve yeniden varolmanın kaynağına dönüş umuduna sahip olabileceklerini belirtir.

Nurdan Gürbilek’se, tutkuyla denge, yabanıllıkla bilgelik, yırtıcı bir içerikle yumuşak bir ses tonu arasında, tepeyle gece, inançla inançsızlık, yazının içi ile dışı arasında gidip gelindiğini, bunun bu metinleri kusursuz kıldığını belirtir. Öykülerin (masal olarak adlandırılmasına rağmen, öykü olarak nitelemeyi yeğliyorum ben) aralarına serpiştirilen metinlerin, ölüme yazgılı satranç taşına dönüşecek birinin yolculuğunu anlattığının ayırdına ancak kitap bittiğinde varabiliyoruz.

Kitabın içindeki öyküler ile ara metinleri birleştirdiğimizde, kendimizi güle oynaya ölüme gider bulmanın şaşkınlığını duyumsamamak olası mıdır diye düşünürüm sıkça.

Öykülerin bütün kahramanları, canlıları, nesneleri, uyum sağlayamayacakları konumlarda dizilmişlerdir. Füsun Akatlı, öykülerde zaman belirsizliğinin varlığına rağmen, günün hangi saatinde olunduğunun belirtildiğini ve saatin sürekli öğleden sonrası, akşam veya geceyi gösterdiğini, bununsa yaşamın ikinci yarısı, yani ölüme giden yolun başlangıcından sonrasını kapsadığının altını çizer. Öyküler başladığında, satranç tahtasının taşları birer birer savaşarak rakip sahada can verirler. Kahramanca ölüme gitmeyenleriyse bekleyen anlamsız bir ölümdür; evet kendi sahalarındadırlar ama bu onları kaçınılmaz sonlarından kurtaramaz. Uzaktaki ölüm, korkuları gizler... Yenilgi ve ölüm yakında gerçekleşmişse efsane olamazsın, çünkü tanıklar sonuna kadar duyumsarlar yaşanan korkuyu, korkunun ölümle randevusundaki utancı...

Enis Batur ve Doğan Hızlan, Bilge Karasu’nun Altı Ay Bir Güz kitabını kanser olduğunu öğrendikten sonra yazması nedeniyle, ölüm izlekleriyle donattığını belirtseler de, gerçekte, Karasu ilk kitabında buna girişmiştir bile. Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı ve Troya’da Ölüm Vardı kitaplarının küçük kahramanlarının sözlerinde dahi ölüm izlekleri hiç eksik olmaz. Karasu’nun yazım ustalığıyla bu durum yalnızca duyumsatılır, hiçbir şekilde doğrudan söylenmez; betimlemeler ve suskular... Karasu’ nun suskularındadır öykülerin devamı, ama suskulardan önceki olaylar öylesine kurgulanmıştır ki, okur, yazarının istediği sonun dışında bir son yaratacak gücü ve direnci gösteremez. Olsa olsa, betimlemeyi biraz kabalıkla çizebilir, o kadar.

Yaşanan zamanın, yaşanılan yerin sorunlarının ya da yönetim tarzının bir önemi yoktur; uyumsuz her yerde uyumsuzdur. ‘Alsemender’ öyküsünde, semender yetiştirilmesini yasaklayan dikta yönetimi dışında, uyumsuzluklar olayın kahramanlarının özgürce yol alabildikleri yer ve alanlarda geçer. Özgür alanların varlığı, genel tanımlar ve konumlara uyamayan kahramanların sonunun değişmesini sağlamaya yeterli değildir. Zira: Yaşamdan aldığım sevinç ne saçma Ölüm yaklaşıyor’u duyumsamaktadır yazar. Ya da: İzlerimizi silmekte zaman ve beklemekte yeni doğumları, öğütecektir çünkü onları da.

Oğuz Atay’ın tersine, bilgi ve bilginin edinilme sürecinde geçirilen zamanın gereksizliğine vurgu yaparak, kalabalıklar açısından bilginin anlamsızlığına değinmez Karasu. Atay, bilgi edinildikçe uyumsuzluğun arttığını, bunun mutsuzluk kaynağı olduğunu duyumsatırken, Karasu, onurlu sonların ancak bilgi ve gözlem sonucu oluşabileceğini duyumsatır adeta. İki yazarın uyumsuzları burada çatışır gibi görünse de gerçekte böyle bir çatışmanın varlığından sözedilemez. Atay’ın kahramanları, farkında olmanın yükünü taşıyamamanın ironisiyle kaçınılmaz sonun kendilerine gelmesini beklerken, Karasu’nun kahramanları, sonu beklemek yerine zirveye fırladıkları anda ölümü seçerler: ‘Usta Beni Öldürsene’, ‘Yengece Övgü’, ‘Korkusuz Kirpiye Övgü’de olduğu gibi.

Öykülerin arasına serpiştirilen metinlerin kahramanının, kitaptaki öyküleri sırasıyla okuyup izlediği duyumsatıldıktan sonra, kostümünü giyerek ölüm satrancı oyununa katılması -ki bu oyuna katılma gibi bir yükümünün olmadığı, oyunun oynandığı yerden gidebileceği duyumsatılır gizliden gizliye- Karasu’nun, direnemeyeceksen onurlu kal felsefesinin yansımasıdır.

İzlerin silindiği, yakınlıkların uzaklıklara dönüştüğü, yaratıcılığın sıradanlığın yükü altında ezildiği, insanın değil nesnelerin öne çıktığı yaşam alanında, kaçınılmazlar içinde zor olanı seçenlerin okuyacağı kitaplardaki yüzlerce soru ve iz, bizleri bekliyor.

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.