Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
13X19.5 cm, 104 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
 

"Karmakarışık"tan, s. 7-16

Ortalık aydınlanmış. Gün çoktan doğmuş olmalı. Hava bulutlu. Soluk aydınlığın dışında pencereden içeri o her sabah görmeyi sevinç alışkanlığı edindiğiniz ışın tutamı, güneş şevleleri girmemiş. Demek bugün başlangıç sevincinizi duyamadan yaşamınızı sürdüreceksiniz. Bu solgunluğun getirdiği herşeyin üstünü örtmeye, açıkça göstermemeye çalışan anlayışla kalkmayı hiç istemiyorsunuz. Yatağınızın sıcaklığında sizi kendine çeken bir yakınlık var. Düşünülmesini tümüyle önleyemeyeceğiniz içinde bulunduğunuz günlük yaşamla ilgili düşüncelerinizi ancak bir süre geciktirebilecek olan –sınırını, kesinliğini bir türlü saptayamamış olduğunuz, yarı elinizde, yarı elinizde olmayan– gevşeklik duygusuyla baş başa kalabilmek istiyorsunuz. Ne kadar sürebilir, ne kadar sürdürebilirsiniz ki? Çok kısıtlı zaman parçacığı, ufacık bir süre için bile olsa düşünmeden kalabilmek en iyisi… Yeniden gevşemeye çalışıyorsunuz. Geçmiş günlerin yorgunluklarının tortusu –şimdi hepsi kesin, bilinebilir olmayan yükler– sizi böyle ağırlaştırıyor.

Örtülerin altında bacaklarınızın her birini bir yana atıyorsunuz. Kollarınızı yastık üstünde yastık yapıyor, tam başınızın altına gelen ellerinizle saçlarınızı yokluyor, tutuyor, çekiştiriyor, dirseklerden bükülü kollarınızı başınıza doğru kaldırarak yaklaştırıyor, sonra yine yastığa koşutluyor, bu devinimi giderek hızlandırıyor, size yönelik, sizinle ilgili, özelliklerini, niteliğini tam kestiremediğiniz bir kelebeğin kanat açıp kapamasına öykünüyorsunuz. Uçamıyor; tersine sanki yatağa değil, içinize daha çok gömülüyorsunuz. Bu anlamsız, biraz ürkütücü kelebek uçuşunun sizi, çok derine saklanmış, kimseye anlatılmamış, anlatılamamış bir koyağın derinliğinde yaşanmışın tasarımına, vardı-varacak yaptığını sezinliyorsunuz.

"O koyak neredeydi? Hangi gezi sırasında, ne zaman görmüştüm? Hiçbir kesinliği yok bu soruların. Gördüğüm o yer sanki dünyanın herhangi bir yerinde olabilirmiş, yeniden gezilere çıkabilsem, pek de uzakta değil, uçurumu bulunan bir yörenin hemen kıyıcığında yeniden önüme çıkabilirmiş gibi geliyor. Acaba bir başka yaşamda mı gördüm, diye sorduğum da oldu. Bir başka yaşamım oldu mu? Bilemiyorum. Hem hiç de güven vermiyor bu soru. Oysa gördüklerim silinmez biçimde beynimin katları arasına en derinde bir yerlere sinmiş. 'Ölüm' diye bir düşüncenin ucundan tutacak olsam o görünü hemen önümde; görüyorum, yaşarken görmüş olduğumu; herşeyin bu dünyada, bu yaşamımda olup bittiğini kesinliyorum.

Bir tendürekten lavların fışkırmasınca on binlerce, belki milyonlarca kelebek vadiden yukarıya, uçurumun ağzına doğru pırpırlanıyor, kenarda; uçsuz bucaksız havayla yüksekliğin kesiştiği bölgeye ulaşır ulaşmaz acunun bilmedikleri çekim bölgelerine; daha açılmış, sanki daha genişlemiş kanatlarla uçuşup gidiyorlardı.

Hepsi mi? Değil… böcekle beslenen kimi kuşlar, çıkış sırasında yakında oluyor, kimisi taşlar üzerine konmuş bekleşiyor, bazıları hiç yere konmadan uçarak geliyor, kaynaşan kelebek bulutsusunun içine dalıyor, birden bir yırtılma oluyor; kuşların dalış çevresinde açılma görülüyor, ne ki dalıcı kuşlar hiç boş dönmüyor, gagalarında son çırpınmalarına aldırmadıkları avlarıyla uçuşları daha hızlanmış, bulutsunun içinden çıkarak, beslenmelerini yalnızlıkla/paylaşımsız yapabilecekleri yöreye doğru kanat çırparak gidiyorlardı.

Bir renk cümbüşü vardı diyemeyeceğim."

Durmuş kelebeksiniz. Hiçbir kuş/kimse sizi kapıp götürmeyecek. Kendi gösterişsizliğine inananlardansınız çoktan beri. Kelebek imgesi sıkıcı geliyor; onu kendi gerçeklerinizin simgesi gibi görmek isteyişinizi saçma, anlamsız ya da yeterince anlatılamaz buluyorsunuz. Kimilerinin bir imge, bir görüntü ile kendilerini nasıl sımsıkı birleşmiş sayabildiklerini anlayamamaktan da rahatsız oluyorsunuz. Düşüncenizin bu noktaya varması sizi daha da sıkıntılı, içinizdeki birazcık erinci de yele savurmuş gibi yapıyor. Kızıyorsunuz: "İmgelere saplanmadan düşünemez misin? Kelebeklerin ne olduğunu kime anlatmak zorunluğundasın? Bildirmedikçe/bildiremedikçe bilinmeyeceklerdir."

Erinç tümden yitiyor. Bir yargı; isterse delice, isterse üzerinde durulmayacak ölçüde önemsiz gibi dursun, yargı olarak tanımlandı mı, ortaya çıkışından öncesiyle sonrası arasına kesintiyi, sınırı, bölünmüşlüğü koymuş olmaktadır.

Kalkıyorsunuz.

"Demek siz de vuranlardansınız…" Karara varmışlığın belirtisi oluyor düşüncenizin katları arasından fırlayan bu sözler. Karşılaşınca ilkin böyle konuşacaksınız; günlerdir beklemişliğin, hem de habersizliğin acısı/acınmasıyla. Vurmak, ya da önemsenmemek, kandırılmışlık, ya da… Tümcenizin günlerdir binlerce sözcükle, kavramla düşünedurduğunuz herşeyi anlatmaya, ölesiye üzgünlüğün anlamını vermeye yeteceğini sanıyorsunuz. Kimseye açıklanmamış, anlatılması, belirtilmesi hep erken, hep ürkü ile kuşku arasında –aslında kendinizi kollamayı öndelediğiniz için– gereksiz sayılmış, varabilirlikleri yaşanmamış bir sevinin gizliliği, şimdi size altında ezilebileceğiniz bir ağırlık gibi yükleniyor. Gizlemişlik bir alçalmayı da birlikte getiriyor sanki. Görünürde tek sevginiz, tek ilginiz vardır; tüm sağıncıların kurtuluş umudu yok, yürek artık tükenmiş, dedikleri herkesçe bilinen en yakınınız ve onun her güne, "Belki bugün sondur, artık ölebilirim, biter bu acılar," umuduyla başladığı uzun sürmüş sayrılığı.

Ölümü bekleyiş.. gelmeyen, belki hiç gelmeyecek olan sevileni bekleyiş.. ikisi de sonuçsuz. İnsanın sevgiyi tükenmeyecek şeymişçesine isteyip durması çelişkilerin en dayanılmazı.

"Siz de mi zalimlerdensiniz? / Demek siz de vuranlardansınız. Hangisini söyleyeceksiniz? / Beklendiğinizi bilirken gelmemek…"

Olur mu hiç? Bunlardan hangisini söyleyebilirsiniz ki? Utanılacak duruma sokmuş olursunuz kendinizi. Sevgi yoksa hangi yaklaşım onun yerini tutabilir? Artık yeniyetme sayılmazsınız, sevginin ne kadarının arıduru, ne kadarının kösnüyle ilişkili bulunduğunu ölçebilir, sezebilirsiniz. "Seviyorum," dediğinizde gerçekten açıklıkla ölçümleyebildiniz mi hiç; gözükara atılışınızın bedene, organlara bir tutulma mı, yoksa organsal görevi hiç bulunmadığı için eskimeyecek tinin bir kez içinize çekebildiniz mi tohumun gelişmesince, sizi çok duygulu, çok verimli bir bitkiye dönüştürmesine boyun eğdirmeye mi yönelik olduğunu? Bu ayrımı görmediniz, içinizdeki sıcaklığın, kızışıklığın kökenini sormak, seçmek istemediniz. Oysa "o" size bilmezlikten geldiğiniz bütünü açıklamıştır. İnsan tüm oluşumuyla nasıl da gelgeç bir varlık, hem de herşeyiyle "şimdi buradayım" dediğinde bile.

Gözlerinize çok eğildiği için anlamak yerine duymaya uğraştığınız "doğru" nerede?

"Gözlerindeki kelebek şimdi uçtu gitti."

Uçan hangi kelebekti? O sizdeki kelebeği görüyor, siz bilmiyordunuz. Nasıldı? Ne renkti? Niyet tutmaya mı benzeyecekti? Hani çağanda gördüğünüz ilk kelebeğin rengine göre genelde o yılınızın nasıl geçeceğini kestirebilmeniz gibi. Koyaktaki kelebekler… ah, onlar..

"Renk cümbüşü vardı diyemeyeceğim. Güzellik; benzer devini çokluğuna karşın durmadan değişen gölgemsi görünülerinden doğuyordu. Kelebeklerin çoğunun külrengi, boz, bezeksiz, beneksiz, düz renk kanatları vardı. Bazıları, pek yükseğe uçamayanlar, belki de on binlerce yıl önce bir göktaşının çarpması sonucu ortaya çıkmış bu dev çukurun üst kıyısına yürüyerek ya da kısa sıçrayışlarla çıkmış olanlar çürümüş ağaç kabuğu benzeriydiler. Uçmadan hemen yakındaki çimenlerin, küçük çiçekli otların arasına girerek gözden yitmeye uğraşıyorlardı. Hantal kanat oynatışları, ağır aksak yürüyüşleri olmasa bir kamga, bir döküntü sanabilirdiniz. Uçarak yükselmiş olanların arasında az da olsa, boz renklilerden biraz daha yapılı; beyaz, sarı, krem renkli olanlar hemen göze çarparlardı. Daha da az olanı; mavimsi, firuze, uçuk yeşilsi olanlardı.

Devinmeden duruyorsanız, insanın da tehlikeli bir canlı olduğunu kestiremeden, bir dala, yaprağa, çiçeğe konuyormuşçasına yanağınıza, burnunuzun üstüne, saçlarınıza, herhangi bir yerinize –belki kısa bir dinlenme için– konabilirlerdi.

Uçurumdan aşağı, vadiye inişin yolunu da bulabilmiştim.

Zordu. Tehlikeliydi. Ne ki bence değerdi.

Çanağın dibi sayılabilir koyak, her yönden uçurumla çevriliydi. Yalnız batıdaki duvar sanki ortasından çatlamıştı. Dar bir geçit, epeyce yürüdükten sonra sizi tepelerin giderek alçaklaştığı, sonunda engin ovaya dönüştüğü düzlüğe ulaştırıyordu. Bu kadar derine inince bir kaynarcayla, pınarla, en azından bir göletle karşılaşacağınızı, tersi düşünülümeyecek biçimde umardınız.

Oysa su yoktu. Havanın bile ağırlaşmış, ama azalmış olduğunu yürek çarpıntınızdan, teninizin titreşmesinden sezerdiniz.

Ayağınızın altında toprak mı, kaya mı, çakıl mı var bilemezdiniz. Ne yerde, ne kabuksu görünüşlü sayısız kelebeğin tırmanmaya uğraştığı duvarlarda bir ot, bir yaprak, bir dal parçası görebilirdiniz. Süngerimsi, kaygan bir tabanda, döşeme üstünde yürüyor gibi olurdunuz.

Kimbilir kaç yüzyıl boyunca, son bulmak için yine geri dönmüş milyarlarca kelebek, kepenek, belki daha başka böceklerin de katmanlaştırdığı ölü yığını, altta ne varsa örtüp yok etmişti. Bunca çok ölünün üstüne basarak yürümek ürkütmez mi insanı hiç? Onların bilemeyeceğiniz anılarına saklanmış yaşamın kutsallığını –bu arada kendi anılarınızı da– çiğniyor gibi olurdunuz. Bu yüzden ürkütücü, içe burkuntu veren sessiz bir yürüyüş olurdu gitmek, kaçmak, kurtulmak isteyişiniz. Bağırsanız, sesinizi bile emerdi bu süngersi içici taban. Belki çok az yankı, kelebek kaplı duvarlara çarpar, onları ürkütürdü. Sesinizden bir parça olsun göğe ulaşabilir miydi? Hiç sanmıyorum. Ölü veya diri, kelebeklerle birlikte susmak zorundaydınız.

Dar geçit daha da ürkütücüydü. Arasından geçmek zorunda bulunduğunuz yan duvarlar/yitmiş sandığınız tüm anılar/her an üstünüze çökecek sanırdınız."

O dar, o ölümcül sessizlik geçidinden çıkmaya çabalarken saatin tiktakları sanki birden yükseliyor. Önce hiç ayrımına varmadığınız sessel bir uyarı. Saatin sizin içinizden tıkırdama aldığını, hızlandığını sezinliyorsunuz. Herşey duyuşunuza bağlı. Öyleyse önce duygularınızı bir düzene sokmanız, bugünün kapısına öyle vurmanız gerekecek.

Hava kapalı. Belki de bugün güneş hiç görünmez.

Hep olduğunca duran cansıkıcı bir hava size ne umut verebilir? Ne ki içinizde henüz gelmemiş, yine de doğacağıyla gizlice muştulandığınız gelecek bir sevincin ışıltısı var.

— Hımm, hımmm, hım, mımmm, mımm, mım.. Bir şarkı ki, şarkı olmadan da duyup söyleyebiliyorsunuz.

Saat şimdi sizinle uyumlu yürüyor. "Az kaldı, gelecek," diye düşünürken, bu şenliğin daha büyümekle yırtılabilir, gittikçe gelişen çocuğa eski giysilerinin dar gelip her yanından patlayarak sökülmesince, birden çıplak, giyitsiz kalabileceğiniz korkusuna düşüyorsunuz. Korkunuzun altında, asıl çıldırtıcı, düzeltilemez, değiştirilemez olanın; en yakınınızın sayrılığını geriye atarak, sevgilinizi gizlice karşılayıp kucaklamak bencilliği olacağını anlıyorsunuz.

Yıkılacak mısınız? Bir elinizle duvara yaslanıyor, ötekini yüreğinizin üstüne bastırıyorsunuz. Ayrımına varıyorsunuz birden; kendinize karşı bile pozcu olduğunuzun. Belki de önce siz sayrısınız. Henüz olmamışlık avuntunuz. Biliyorsunuz ama, beklenen saatin düşüncesi, oluşmayı olduğundan kolay yapıyor. Katlanabiliyorsunuz. Katlanmak… Şimdi sanki tüm yaşamın anlamı bu sözcüğe sığarmış gibi geliyor. Saatin tiktakları zayıflamış mı? Duracak mı? Hemen sayrınızın bulunduğu yan odaya geçiyorsunuz. Şaşılacak şey; sizin odanızda asılı duvar saatinin tıkırtısı buradan daha iyi işitiliyor gibi. Yatağa yaklaşıyor, yanıldığınızı anlıyorsunuz: Gözleri kapalı, uyuyan/uyur görünen, şimdi canınızın bir parçası etkinliğinde en yakınınızın, belki genzi tıkalı olduğu için, tıkırtıya da benzeyen biraz fışırtılı soluklarıdır duyduğunuz. Süreç benzerliği sizi şaşırtıyor; üzgünlük atları beyninizin dolambaçlarında koşuşmaya başlıyor; olağanlıktan uzak bu… Bunca sık soluk alıp verme iyiliğin, dinginliğin, sağlığın, erincin belirtisi olamaz. Duyduğunuza bir tanı koyabilmek isteğiyle eğiliyorsunuz üzerine doğru.

Can parçanız gözlerini açıyor. Size bakıyor; bir zamanlar elâ ormanının derinliğinde ne yansımalar, ne içli anlamlar bulduğunuz bakışlarda, tükenişin ışıltısını bitirmiş karanlıklaşması var. Size bakıyor; görüyor mu? Ne ki tıkırtı-hışırtı kesiliyor birden bir yutkunmanın ardından. Yakınında öyle dikilip durmanın, içinizden bir an geçmiş korkunun onu yanlış bir anlamaya götürebileceğinden kuşkulu, sürahinin, bardağın, emlerin üstünde durduğu masaya doğru dönüyorsunuz. Dökülmek için gözkapaklarınızı kapamaya zorlayan, onların örtülmesiyle göz buğulanmasından hemen taneleşmeye dönüşerek yanaklarınıza süzülecek gözyaşınızın görülmemesi için bir bahanedir yaptığınız. "Bugün nasılsınız?" diye sormayı, ona durumunun umutsuzluğunu anıştıracak uygunsuz bir söz gibi görüyorsunuz.

— Sen iyi misin yavrum? Benim için ne kadar yoruluyorsun.

Kırıcı hiçbir yanı olmamasına karşın, bu sözler size kırbaç gibi çarpıyor. Sizin ona sormanız gerekeni o öncelikle sorduğu için suçlandığınızı, küçük düştüğünüzü, örtülü bir deyişle ne kadar umursamaz, kaba, acımasız görüldüğünüzü ortaya çıkarmıyor mu? Yüzünüzü dönmemekte direniyorsunuz. Bardağın, sürahinin, emlerin yerini düzenliyormuşlukla uğraşır görünüyor, kısa, kesin bir "iyiyim" bildirisiyle yetiniyor, "hiç yorgun değilim," diyebiliyorsun. Söyleyecek başka ne var? Size hiç adınızı söylemeden ona yakınlığınızın ölçüsünün tek, kesin kanıtı bu olabilirmişçesine hep "yavrum" demeyi yeğlediğini, bin yıl yaşasanız da onun "yavrusu" olmaktan kopamayacağınızı, koparılamayacağınızı biliyor, bunun verdiği onurun taşınmasının şimdi ne kadar ağır bir acıya dönüşebileceğini, bir öksüzün anlayabileceğince duymaya başlıyorsunuz. O, bu durumunda bile hep sizi, yalnız sizi düşünüyor. Tüm sevgiye, tüm bağlılık duyuşuna karşın can parçanızla aranıza yavaş yavaş girip yükselmiş olan, sizleri ayrı konumlara düşürmüş duygusal duvarın varlığını duyumsuyor, artık ortak konuların hiç oluşamazlığını getirmiş, sanki ayrı boyutlarda yaşama zorunluğunun giderilemezliğinden acıyla kıvranıyorsunuz. Birbirinizi tam anlayabilmekten, duyusal birleşiklikten alıkoyan aranızdaki yarı saydam duvarın bir yanında yine de ağlamamak için direniyor, gözyaşlarınızın "umudun çoktan bittiğini" ona vakitsizce haber vermek anlamına geleceğini düşünüyorsunuz.

— Kapıları açsan radyonun sesi gelmez mi?

— Daha çok erken, dinlenecek şey bulunacağını sanmam. Yine de açayım, diyerek odanızdaki radyoyu açmaya yöneliyorsunuz.

Tam şu anda sayrınızın son bir istek gibi radyo dinlemeyi istemesinin yaşamlarınızdaki nedeni, yeri ne olabilir? Dinlenebilir olana şimdi dekgelip gelememek hangi anlamda etkin sayılabilir? Neden sürgit açık yanıtı bulunamaz anlarla çevrili kalmak? — Hava hep bulutlu. Ne olur biraz güneş olsaydı? Radyoyu açıyor, kapıları açık tutuyorsunuz. Birisi bir şeyler konuşuyor. Ne dediğini anlamıyorsunuz. Dikkatiniz sözcüklere yönelik değil. Anlayamadığınız daha nice şeyler var da hepsini seçip sözcükleştiremiyorsunuz. Aygıtın, makinanın insan tinine uzaklığını apaydın, hem de kapkaranlık görebiliyorsunuz. Gönlünüzdeki küğ-ısı sadece tininizi çalıştırmakla tükeniyor. İnsan ısısını sese çevirecek bir aygıt olabilseydi? Radyoda, iyi-etkin bir küğ arıyorsunuz. Makinaya olan hıncınızı unutuyor, toprağı altın yapan simyacının inancıyla, geleceği güzellikle ikiz kardeş yapabilir bugünün çağrısına koşuyorsunuz. Bir şeyler; her zamankinden daha seçkin, önemli, sayrıyı sarıp, kendinde tutabilecek şeyler… Bir flüt çalıyor.. Kimi kez çırpınışlı, bazı durgun.

Sayrınızın gözleri kapalı. Dinliyor mu? Yüzünde ne duyduğuna, ne sevince, ne değişime benzer bir kıpırtı var. Dalmış..

Emleri ve yemeğini vermek için hazırlanıyorsunuz. Bardağa su doldururken birden gözlerini açıyor.

— Yine iğne mi? diyor.

Yemeğini veriyorsunuz. O, sanki her lokma kendisini iğnelere yaklaştırırmışçasına zorla, durarak, çaresiz yiyor. Çalınanı duymuyor. Flüt sönüyor; yıkanan esmerlikle, genç bir elden süzülen damlalar.. Gümbürtülerle göğü yumruklayan bir orkestra..

— Rahatsız ediyorsa kapatayım.

— Rahatsızlığım radyodan değil…

Hepsi bu. Anlıyorsunuz ki; o bir ara küğ isterken bambaşka bir iç ses düşünmüştü. Tıpkı yemeklerin hepsinin yenmeden önce başka, yerken uzak, yetersiz bir tat verişince.

Sonra yeniyetmeler gibi, hiçbir isteği fazla izleyemeden bu kez de:

— Belki peksimet olsa yerdim, diyor, kimbilir hangi çocukluk anısının eskidikçe tatlılaşmış aralığından bakarak. Ne ki hiçbir şey verilmesini beklemeksizin yine dalıyor.

Ayrımına varmamışsınız; güneş çıkmış, kat kat kurşuni bulutlar silinmiş, gitmiş sanki. Yine de yeterince ışık veren bir güneş değildir bu. İçinizdeki loşluğu belirten zıtlıktır güz güneşi. Pencereye yöneliyorsunuz. Işığı yüzünüzde, ellerinizde daha yeterince duyamamışken sanki perde kapanıyor, güneşin bir anlık gülüşü yitiyor. Alacabulacalık içinde, hizmet gören, hem de iğne yapmasını bilen yardımcının geciktiği sanısına düşüyorsunuz. O da gelmese, kimsenin ikili dünyanızın içine adım atmayacağını üzünçle düşünüyorsunuz. Bir kentte olmanıza karşın, sanki dört bir yandan sıkıştırılmış av hayvanlarının zavallılığı içinde başınıza gelecekleri yalnızlıkla beklemek zorunda olduğunuzu anlıyorsunuz. Buruşma, bulanıklaşma yeniden başlıyor. Zorlukla Lao-Çu'nun olduğunu anımsayabildiğiniz; "Bir şey bulanık göründüğü zaman daha kolay düşünülür" sözündeki hikmeti anlamaya uğraşıyorsunuz. "Hayır" diye bağıracağınız geliyor. Kapı çalınıyor. Yanlış mı, pespaye mi olurdu? Karşı çıkışınızı araştırmadan, bir kurtuluşa koşarcasına kapıyı açmaya gidiyorsunuz. Zamansız bir umuttur hepsi. Kimse yokken kapıda upuzun bir süre dikilip duruyor, birisi çıkıp gelecekmiş umuduyla etrafınıza bakınıp duruyorsunuz. Boştur bu bekleyişler, diyorsunuz içinizden. Kapıyı yavaşça örtüyor, şimdi sanki eskisinden daha güçlü tınlayan saatin tiktakları içinde odaya dönüyorsunuz. Yardımcının kapıyı çalmasına gerek bulunmadığını, her zaman olduğu gibi yanındaki anahtarla kapıyı açarak anlatımsız bir yüzle sessizce içeri girerek işini yapmaya koyulacağını düşünüyor, bu saatte başka da kimse gelemeyeceğine göre duyduğunuzun sanrıdan başka bir şey olamayacağı kanısına ulaşıyorsunuz. Yine de erinç bulamıyorsunuz. Birisi kapıyı çalmış, sonra birden vazgeçerek geçip gitmiş olamaz mı? O (sevgili) yapamaz mı bunu? Yeniden kapıya yönelmek, çevreye bir daha bakınmak isteği sizi itmesine karşın yerinizden ayrılmıyorsunuz. Saatin tıkırtısını artık hiç duymuyorsunuz. Anlaşılan o sesi de azaltıp çoğaltan sizin kendi içiniz. Gelse artık diye sızlanıyorsunuz. "Bana öyle geliyor ki sevmek değil, sevilmektir zor bulunan." Ne yanıt alıyorsunuz? Belki bazı karşılıklar veriyor, ne ki siz şimdi onun vereceği değil, vermesi gereken yanıtı kuruyorsunuz. Hep düşünceniz, tüm isteğiniz de bu. "Beni nasıl sevebilirsiniz?" Böylece aslında; "Beni nasıl sevmezsiniz?" diyorsunuz. "İçimde bunca yanılgı varken, ya kapıyı çaldığında işitmezsem?" İçinize bakmak, kulaklarınızı gereksiz bırakıyor. Onlardan haklı bir kanıta dayanmaksızın kuşkulanmaya başlıyorsunuz. "Yeni bir kanıt olmadan bunu tek başıma çözemem." Bungunluk içinde sayrınıza bakıyorsunuz. O da sizi görür gibi bakıyor.

— Akşam oldu mu? Neden geldin? diye soruyor.

Henüz akşam olmadığını, çok, çok, pek çok vakit olduğunu, tatillerin, hiçbir yere gidilemediği zamanlar hele, öteki günlerden uzun sürdüğünü, bir yığın, saçma, avutma sözüyle anlatmaya koyuluyorsunuz. Sanıyorsunuz ki, onu biraz güldürebilseniz…

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.