Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN 975-342-112-5
13X19.5 cm, 312 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Amsterdam'ın Gülü, 1996
Öte Yer, 1997
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
 

"Birinci Ayna", s. 5-9

Halit Duman holdeki aynanın önünde durmuş, aksinin derinliklerine bakıyordu. Az sonra evden çıkacak ve bir daha geri gelmeyecekti.

"Yaşamak, kara bez bir torbadan gelişigüzel aralarla üzerinde birden altıya kadar sayılar ve birkaç basit kelime yazılı fişler çekmektir. Bir al, iki neyine yetmez ulan, hanfendi beş alınız lütfen, dört ver bakalım, üç aldın ya, hepsini nah alırsınız beyfendi. Sonra ansızın 'Hepsini ver' çekersiniz. Hem de bazen hiç beklenmedik bir anda ve yerde. Bir kokteyl partide ya da okul dönüşü kalabalık trafikte karşıdan karşıya geçerken, ya da burada, kadehinizi tam dudaklarınıza götürdüğünüz sırada. Aklınızda en baştan çıkarıcı fikirler halay çekerken hem de. Apışıp kalırsınız birdenbire."

Yıllar önce bir yemekte böyle demişti Halloş. Bu evdeydiler. Yakın arkadaşlarıyla kafaları tütsülüyorlardı. Alkışlamışlardı onu.

Hepsini vermenin zamanı gelmiş çatmıştı şimdi. "Hepsini ver" işi ciddi çalışan bir sistemdi. Bir daha hayal kurulamayacak bir anı hayal etmenin olanaksızlığı yüzünden bile size itiraz hakkı tanımıyorlardı. Onun bir mızıkçılığa yeltenmeye takatı yoktu zaten, ama bunun haksızlık olduğunu düşünmeden de edemiyordu.

Feri yerinde çakır gözlerinde hüzün-alay karışımı bir ifadeyle onu süzen hayali gülümsedi. İçini çekerek iki eliyle gümüş rengi saçlarını arkaya doğru sıvazladı. Hazırdı. Tam kapıya doğru yürüyeceği sırada ansızın beynine ahtapot gibi çullanan bir düşünceyle donup kalıverdi.

Onu sımsıkı yakalayan düşüncenin ne olduğu tam olarak belli değildi henüz. Uzun ve karanlık bir tünelden gelen bir trenin önce ittiği havanın hissedilmesi gibi bir şeydi bu.

Holün sonunda hafifçe aralık duran sokak kapısına doğru baktı. Yakıcı ağustos güneşinin temsilcisi parlak bir üçgen, kapı ağzında göz kamaştırıyordu. Altın üçgenin, loş holün dağılıp bin parçaya ayrılmadan, her zamanki halinde kalabilmesinin tek garantisiymiş gibi gururlu ve olağandışı bir görünümü vardı. Halit Duman büyülenmiş gibi parlak üçgene bakarken, dışarıdan gelen konuşma sesleri duyulmaya başladı.

"Seninki daha bir saat çıkmaz evden. Görürsün bak. Burada sıcaktan kavrulacağız demektir."

Yeğeniydi bunları söyleyen. Orada, dışarıda olduğunu bilmese bile bin kişinin içinden ayırt ederdi onun hep şikâyet ve şımarıklık tınılı sesini.

"Seninki ha?" dedi Halit Duman dudaklarını tiksintiyle büzerek. "Senin sabırsızlığın bana değil, bu eve. Bu evi istiyorsun sen."

Yeğeni tek çocuk olduğu için epey şımarık yetiştirilmiş bir adamdı. Girdiği işleri batıran, her şeye karşı saygısız, aşağılık herifin tekiydi. Yüzünü kız kardeşinin hatırına ara sıra görmeye katlanabildiğini çok iyi bildiği halde ona yaltaklanır ve ideal yeğen ayaklarına yatardı. Hep miras uğruna.

Ayna yüzeyindeki gözleri hayretle irileşti birden. "Sesler," diye mırıldandı. Sesleri nasıl olup da yanı başında konuşuluyormuşçasına duyabiliyordu? Oysa son yıllarda kulakları iyice ağır işitir bir hale gelmişti. Kapının iki ev öteden duyulan zilini bile bazen işitmezdi.

"Tam dörtte hastanede olmamız gerekiyor, biliyorsun."

Bu kez konuşmaların yanı sıra sokaktan geçen araçların gürültülerini, kaldırımda yürüyen insanların konuşmalarını ve de cırcır böceklerinin seslerini duyuyordu. Cırcır böcekleri. Sokakta bir zamanlar hemen her ev bahçeliyken binlercesinden kurulu bir orkestraca harıl harıl cırcır senfonileri üretilirdi. Şimdi tek tük kalan birkaç bahçedeyse böcekçikler oda müziği icra etmekle yetiniyorlardı. En yakın bahçenin onun evine en az elli metre mesafede olduğunu düşündü.

Duyularının böyle hassaslaşması… Yoksa bu şey miydi? Her şey bu doğduğu kabuğun içinde mi olup bitecekti yoksa? Böylesi en iyisiydi belki de. Çok daha iyiydi.

"Evet, efendim bir fiş daha çekmek istiyorum. İyi duydunuz. Son bir fiş daha dedim. 'Hepsini ver' çıktı demek? Hem de burada? Ah, beklemekler bitti o zaman. Hani alkışlar nerede ama? Alkışlarla uğurlanmak istediğimi bal gibi biliyorsunuz oysa."

"Alkışlar için biraz daha zamana gerek var galiba Halloş."

Yorgun, ama çalışkan kalbi gümbür gümbür atmaya devam ediyordu. Ayak bilekleri hafifçe sızlayarak bir süredir ayna önünde dikildiğini anımsatıyordu.

"Adam seksen yıl yaşadığı yerle helalleşiyor. Bunu çok mu görüyorsun ona?"

Helalleşmek sözü hoşuna gitmişti Halit'in. "Aferin benim sevgili kız kardeşime," dedi. "Kırk yılda bir ağzından işe yarar bir laf çıktı. Bir de şu hergeleyi adam gibi yetiştirmeyi becerseydin."

Hesaplaşmak demek daha doğru olurdu aslında. Eski defterleri gözden geçirmek yani. Eski defterler. Tüneldeki trenin iyice yakınlaştığını hissediyordu. Eski defterlerin taraklanmamış bir sayfası mı kalmıştı ki? Anılarının saklı olduğu arşivde onun ulaşamadığı bazı dosyalar mı vardı yoksa? Onlar mı gönderiliyordu şimdi yüzeye? Bir dinozorun kuyruğunun ucunu bir başkası ısırırsa, hayvanın gövdesinin iriliği ve elektrik şebekesinin ilkelliği nedeniyle acı çanlarının otuz saniye sonra çalmaya başladığını okumuştu bir yerde.

Yıllar önce bir şey olmuştu belki de. Çok önemli bir şey. Ve de o unutmuştu bunları. Böylesine önemli olması gereken bir şeyi nasıl unuturdu? Hem de onun gibi süper belleğe sahip olmakla övünen biri? Unutmuştu demek ki. Başka nasıl izah edilebilirdi bütün bunlar yoksa? Unutmak istemiş ve bunu başarmıştı. Unutmak istemek fikri rahatsız etmişti onu.

"Belki de hiç önemli bir şey değildi," diye düşündü. Yetmiş yıl kadar önce kaybettiği sarı bir bilye için ne kadar ağladığı geldi aklına. Şimdi onun yeri mi fısıldanacaktı kulağına? Yıllar önce tembellik ederek ona günlerce her yeri aratan bir beyin arşiv sekreteri, emeklilik öncesi dosyalarını tanzim ederken gecikmeli de olsa görevini yapmıştı belki de.

"Daha önceleri nerelerdeydiniz hanfendi, ya da beyfendi? Bir bahar akşamı, henüz fiyakamız yerindeyken gönderseydiniz ya şu arşiv raporunu."

"İyi dedin Halloş."

Daha önceleri sözcüklerinin çağrıştırdığı şeyler nedeniyle aynanın yüzeyindeki alnı daha da kırıştı. Bütün bunlar ölüm anında duyumsanan sanrılar değilse, neydi o zaman? Bu kez ansızın çığ gibi inen umut yığınının beraberinde sürüklediği iri şüphe kayalarının altında kaldığını hissetti.

"Hayır Sayın Halit Duman. Şaka bitti. Kendini kandırma. Duyduğun sesler dışarıdan değil içeriden geliyor. Boş ver şimdi onları. Sen az sonra buradan çıkacak ve birkaç hafta, bilemedin birkaç ay sonra da pahalı özel bir hastanenin beyaz çarşaflı bir yatağında ölüp gideceksin. İki kalp krizi geçirdin. Üçüncüsü de yolda. Okuyup bitirebileceğin belirsiz olan birkaç yeni kitap, pijamaların ve bazı şahsi eşyalarının olduğu çanta arabanın bagajına yüklendi bile. Hastane kapıcısının eli az sonra kız kardeşinden alacağı yüklü bahşiş nedeniyle kaşınıyor olmalı. Yeğenin olacak çöp tenekesinin yıllardır sabırsızlıkla beklediği gün bugün. Seni kurtlar kemirmeye başlayınca çok önceden ayarlanmış bir müteahhit evi yıkıp yerine çevredekilerden daha az çirkin olmayan bir apartman inşa edecek. Ev ana caddeye baktığı ve arsası geniş olduğu için epey yağlı bir kazanç getirecek. Kaşınan eller sadece özel hastane kapıcısınınkiler değil yani onu bil. Bütün bu eller senin sahneye çıkıp selam vermeni bekliyorlar."

"Eller demek," diye mırıldandı Halit Duman. "Hani alkışlar nerede kaldı peki? Bak sonra mızıkçılık yaparım ona göre."

"Gene görüşürüz belki. Ona iyi bakın."

Gözü aynanın tahta oymalı çerçevesinin üzerindeki arslan ve yılanlara ilişince bilinci bir şimşek gibi parladı. "Ayna," diye düşündü. Ayna tabii. Tahta çerçevedeki arslanlarla sarmaş dolaş olmuş kabartma yılanlara baktı tekrar. Parmağını uzatıp kırmızımsı kahverengiye boyalı hayvan figürlerine dokundu. Dokunuş anında aynı bilinç kıvılcımı tekrar ışıdı. Tıpkı o gün olduğu gibi.

Aynayı aldığı günü ve onu satan adamı ne zaman anımsasa o güne ait bazı ayrıntılar onu rahatsız ederdi. Çarşının bir başka yönüne gitmek istediği halde kendini eski eşyaların satıldığı dükkânlara yakın bir yerde bulmuştu. Ayakları tarafından sürüklenmişti sanki. Yağmur yağıyordu. Yanına şemsiye almadığı için iyice ıslanmıştı. Buna karşın bir tentenin altına sığınmaktansa yürümeyi yeğlemişti.

Birden yerde bir beşlik banknot görmüştü. Eğilip almış ve ortasından açık kahverengi seloteyple yapıştırılmış beşliği alelacele cebine tıkmıştı. Sonra suçluca çevresine bakınmıştı. Ansızın bastıran yağmur nedeniyle kimsenin onun ne yaptığına dikkat ettiği falan yoktu. Şaşkınca yürümeye devam edip o sokağa sapmıştı.

Daha önce orada hiç bulunmamıştı. Bundan emindi. Çevredeki sokakları iyi tanırdı. Bu sokağı ilk kez görüyordu. Yan yana birçok eskici dükkânı dizelenmişti. Dar ve upuzun bir sokaktı. Bulunduğu yerden diğer ucunu göremiyordu. Bugüne kadar her nasılsa ondan saklanmayı başarmış bir sokaktı bu. Merakla sağına soluna bakınırken kaldırımlara konmuş bir sürü ıvır zıvırın arasında aynayı görmüş ve yıllar sonra eski bir tanıdığa rastlamışçasına durmuştu.

Sokağın garipliğini falan unutmuştu birden. Parmaklarının ucunu az önce yaptığı gibi arslanlarla sarmaş dolaş olan yılan kabartmalarına değdirmişti ve o anda ederi ne olursa olsun bu aynayı satın alması gerektiğini düşünmüştü.

Ufak tefek, kösemsi eskici yanı başında duruyordu. Yaşı belirsiz adamın yüzünde yapmacıklıktan uzak dostça bir gülümseme vardı. Sanki önceden tanışıyorlarmış gibi bir hava sezmişti.

Adam, "Çok şanslısınız bayım. Aynayı siz gelmeden on dakika kadar önce yaşlıca bir kadın getirdi," demiş ve çevrede bekleşen hamallardan birine bir el işareti yapmıştı.

"Semra bu aynayı görünce sevincinden deli olacak. Kendisi böyle şeyleri…" demiş ve duraklamıştı. Bir an karısının hastanede komada yattığını unutmuştu. Ölüyordu o ve bir daha aynalara bakamayacaktı.

Bunlar yıldırım hızıyla aklından geçerken satıcı anlayışlı gözlerle ona bakıyordu. Müşterinin ciğerini sökmekte uzman akbaba kılıklı bir eskici tipi yoktu adamda. Daha çok kalender bir piyango satıcısına benziyordu. Nabza göre şerbet veren, hoş sohbet, ama şakayı tadında bırakan, artık türü tükenmiş çelebi biri. Birden kanı ısınmıştı adama. O yüzden onun aynayı satın alacağından çok emin davranmasındaki garipliği çok sonraları, aynayı hole astığı gün anımsamıştı.

"Kaça verirsin bu aynayı?"...

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.