Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-056-3
13x19.5 cm, 96 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Şiir Çevirileri, 201
Troya'da Ölüm Vardı, 1963
Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, 1970
Göçmüş Kediler Bahçesi, 1979
Kısmet Büfesi, 1982
Gece, 1985
Kılavuz, 1990
Narla İncire Gazel, 1993
Altı Ay Bir Güz, 1996
Öteki Metinler, 1999
Lağımlaranası ya da Beyoğlu, 1999
Susanlar, 2009
Halûk’a Mektuplar, 2013
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
 

Semiha Şentürk, “Kitapsız, kedisiz ve onsuz 15 yıl: Bilge Karasu” Milliyet, 20 Temmuz 2010

Brezilyalı yazar Clarice Lispector, “Yumurta ve Tavuk” adlı metninde klasik ‘yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan’ sorusuna ayrıksı ve son derece özgün bir cevap getirir. O metinde öne sürdüğü düşünce şu şekilde özetlenebilir: Tavuk yoktur aslında; tavuk yalnızca yumurtanın gördüğü bir düşten ibarettir. Bir başka deyişle, tavuk sadece yumurta var olabilsin diye vardır.

15. ölüm yıldönümü nedeniyle Bilge Karasu’nun edebiyatını tanıtmayı amaçlayan bu yazıya Lispector’un bu düşüncesiyle başlamamızın nedeni, tavuk ve yumurta sorusuna verilen bu cevabın bir benzerini Bilge Karasu’nun, kendi edebi faaliyeti boyunca da verdiğini düşünmemiz. Bu bağlamda, yapmamız gereken yumurta ve tavuk terimleri yerine yazar ve yapıt terimlerini koymak ve soruyu bu kez şu biçimde sormak: “Yazarlar mı kitapları yazar, kitaplar mı yazarları?”

Soruyu bu şekilde sormak, esasında bir yazarın edebi yapıtıyla gündelik hayatı arasındaki ilişkinin niteliğini sormaktır. Bu soru tam da Bilge Karasu’nun edebi faaliyetinin temel eksenlerinden birini oluşturur, Bilge Karasu her yapıtında bu sorunun cevabının izini sürmüştür.

Yaşam-yapıt, yaşamak-yazmak, gerçek-kurmaca, hakikat-yalan, tüm bu kutuplaşmalar arasındaki ayrımları ya da denklikleri düşünmüş, denemiş ve ete kemiğe bürümüştür Bilge Karasu. Nurdan Gürbilek, Karasu’nun “yazmayı bir kol emeği, bir el becerisi olarak, yani öğrenilebilecek ya da öğretilebilecek bir şey olarak” anlattığını söyler ve ekler: “Yazmayı yemek pişirmeye, dikiş dikmeğe, çiçek dermeğe benzetir örneğin; kitabı çatmaktan, dokumaktan, demlemekten, budamaktan, makaslamaktan, yoğurmaktan söz eder, yazının etlenip butlanmasından, yazıyla birlikte yaşamaktan söz eder. Yani kitap yazmak hep ‘yaşamın benzeri olabilecek bir iş’ yapmak olarak görünür metinlerinde.”

Sınırlı biyografi

Belki de Bilge Karasu yazmayı yaşamaya dönüştürdüğü için, kitapları onun yaşamını kurduğu ve görünür kıldığı için biyografisiyle ilgili bilgiler çok sınırlıdır.

1930 yılında İstanbul’da dünyaya gelir. Çocukluk ve ilk gençlik yılları Beyoğlu’nda annesi, dayıları ve teyzesiyle geçer. Çocukluk yaşamının en ‘harikulade şeyi’ piyano çalmayı öğrenmesi olur. Hatta sonraları zaman zaman geçim sıkıntısı içindeyken piyano çalarak para bile kazanacaktır Karasu. Şişli Terakki Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Felsefe bölümünü bitirdikten sonra 23 yaşındayken Ankara’ya taşınır. Burada önce Basın Yayın ve Turizm Genel Müdürlüğü’nde, daha sonra da TRT Ankara Radyosu Dış Yayınlar Bölümü’nde çalışır. 1974’ten ölümüne kadar ise Hacettepe Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak Metin Okuma ve Yazma dersleri verir.

Bilge Karasu’nun ‘gündelik’ yaşamı bu küçücük paragrafla özetlenebilir aslında. Onun asıl yaşamını ise her daim dert edindiklerini kaleme döktüğü yapıtları anlatır okurlara.

Karasu’nun “Usta Beni Öldürsen E!” adlı öyküsünde genç cambaz sorar: “Usta, bir yerde, yaşamanın yolunu da bulmakta ustalaşmış değil midir ki?” Bilge Karasu yaşamanın yolunda ustalaşmaktan çok, sürekli bu yolu aradığı için yazardır belki de.

HARİKULADE BİR COŞKU

Bir söyleşisinde, hayatı boyunca doğru düzgün, doyurucu, sağlıklı insan ilişkileri kuramamış birinin peri masalları yazmasına şaşılmaması gerektiğini söyler. Karasu’nun bu düşüncesi yapıtlarının yaşam ile nasıl ilişkilendiğinin, yaşama nasıl ve neresinden dokunmak ve değmek istediğinin anahtarını verir bizlere. Karasu’nun tüm edebiyatı bireyin diğer insanlarla ve varlıklarla ilişkilerini anlamaya, insanları tanımaya yönelik ince ince işlenmiş, sabırlı ve devasa bir çabadır. Aşk, sevgi, dostluk, korku, ayrılık, özgürlük, bir yas ve yaşama kaynağı olarak ölüm, harikulade bir coşku ve beraber olunan varlıklara duyulan özen olarak yaşam... Tüm bu duygular ve haller, Bilge Karasu’nun yapıtında basitçe birer izlek olmaktan öte, birer edebi dayanak ve çıkış / varış noktası olarak somutlaşır. Bu yoğun duygu ve hallerin ortaya çıkardığı durumların tüm sevincini, tüm açmazlarını, tüm trajedisini de yüklenmekten kaçınmadan araştırır Karasu. Yapıtını bu duygu ve halleri en ince noktasına dek açmak için seferber eder.

Bunun için onun yazısı durağan değil, dinamik bir yapı ortaya koyar. Bilge Karasu yazısı, okuru Salah Birsel’in deyişiyle ‘fıştıklayan’, okurun etkin katılımına çağrı yapan yönüyle dinamiktir. Bu dinamizmde, 20. YY. edebiyatında Kafka’nın, Proust’un, Musil’in yapıtlarında en has biçimini bulan modernizmin etkisi olduğu kadar; Bilge Karasu edebiyatının malzemesinin ele avuca sığmayan, dengelerin sürekli alt üst olabileceği ve dönüşümlere açık insan ilişkileri olması da son derece belirleyicidir.

ÖTEKİ ZORDUR

Karasu için ilişkide olunan öteki, bu ister bir insan ister bir kedi ister bir sanat yapıtı olsun, asla kolay, kendini tüm açıklığıyla veren şeffaf bir varlık değildir. Öteki zordur, kişiyi sürekli teyakkuzda tutacak ölçüde düzensizleştirir. Bu yüzden de öteki hep özen ister. Nurdan Gürbilek “Yazı ve Arınma” adlı yazısında, Karasu’nun yazı aracığıyla ötekiyle hep bir denge kurmak istediğini belirtir: “Hazzın, yıkıcılığın, yırtıcılığın alanının terk etmek, ötekini yalnızca haz, yalnızca korku kaynağı olarak değil, aynı zamanda kendinden farklı biri olarak görmek, onunla dengeye ulaşmak istiyor sanki yazı aracığıyla.”

Ötekiyle kurulan ilişkileri kılcal damarlarına kadar betimlemeye ve o gergin dengeleri yumuşatmaya çabalar Bilge Karasu’nun yapıtı. Bu nedenle Bilge Karasu okumak modern yaşamın derinliksizliği ve yıkıcı yüzeyselliği içinde karşılaşılması ender bir boyut açabilme gizilgücüne sahiptir.

Karasu’nun birçok tür içinde yer alabilecek yapıtları (roman, öykü, şiir, günlük, deneme, metin, radyo oyunu, libretto) 1950’lerden itibaren Türk edebiyatında örneklerini vermeye başlayan modernist ve dahası postmodernist yazı anlayışı içinde değerlendirebilecek özellikler gösterir.

İlk ürünlerini 1950’li yıllarda vermeye başlayan Karasu’nun yapıtları, kendini okura bir çırpıda açmayan ve bu anlamda bir yazı kolaycılığına yaslanmayan bir biçim getirir. Bu durum, daha ‘50’li yıllarda dönemin önde gelen dergileri Seçilmiş Hikayeler, Dost, Forum, Türk Dili gibi dergilerinde yayımlanan ilk edebi yazılarında ortaya çıkar.

İLK YAPIT

Karasu’nun dergilerde çıkan ilk öykülerinin bazıları “Troya’da Ölüm Vardı” (1963) adlı kitabında bir araya gelir. Bu kitabı kuran öyküler, bağımsız birer öykü olarak okunabilecekleri gibi, bir araya getirildiklerinde zaman-mekansal ya da atmosferik bir bütünlüğün parçaları olarak da okunabilir. Bunun için de “Troya’da Ölüm Vardı”, dünya edebiyatında modernizmin anıt ismi James Joyce’un “Dubliners” yapıtını anımsatır. Her bir öykü, bir karakterin ya da bir durumun psikolojik, etik, varlıksal boyutlarıyla kuşatılmasına ve betimlenmesine yönelik bir edebi deneme niteliğindedir.

Karasu, bu ilk yapıtında bundan sonraki diğer yapıtları boyunca izleyeceği yolun taşlarını döşemiş gibidir. Merkezde Karasu edebiyatının sorunsalları durur bu ilk kitapta: İnsanlar arasındaki sevgi, yalnızlık, kıskançlık duyguları.

Enis Batur, Bilge Karasu’ya dair bir denemesinde Karasu’nun edebi etkinliğinin en verimli dönemini şöyle ortaya koyar: “En güçlü metinlerini 1960-75 arası yazdı: 30-45 yaş dilimde. ‘Acı Kök’ten ‘Uzun Sürmüş’e, ‘Göçmüş Kediler’den ‘Kısmet Büfesi’ne. Sonra bir düşüş oldu diyecek değilim elbette, Bilge’de düşüş hiç olmamıştır, bir başka evreye geçiş başladı.”

DORUK YAPIT

1970 yılında çıkan “Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı”, yalnızca Bilge Karasu’nun bu verimli döneminin doruğu değil, modern Türk edebiyatının ve dünya edebiyatının en güzel metinlerinden biridir. Bizans putkırıcılığı (ikonoklazma) döneminde yaşayan iki keşişin, Andronikos ve İoakim’in, inanç- inançsızlık, geçmiş-gelecek, baskı-özgürlük ikilemleriyle sarsıcı bir biçimde karşılaşmasını anlatan “Ada” ve “Tepe” adlı iki öyküyle “Dutlar” adlı bağımsız bir öykünden oluşur “Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı”.

Bu iki keşişin içinden geçmek ve yüzleşerek katlanmak zorunda olduğu temel sorun, Bilge Karasu’nun hem edebi etkinliğe hem de varoluşa dair her zaman yedeğinde taşıdığı sorunsallardır: Yaşam kurmak ve yapıt kurmak. ‘Kurmak’ fiili, Bilge Karasu’da doğrudan hayat ve aynı zamanda doğrudan edebiyat ile olan bağı içinde düşünülür ve işletilir. Yoğun ve dengesizliklere açık ilişkiler içinde sağlam bir temel üzerine bir yapı kurmak nedir ve mümkün müdür? Hem ilişkiye girilen ötekiyi ezmeye, baskılamaya çalışmadan birlikte yaşamak; hem de ötekinin benliğe getirdiği bütün düzensizliğin içinde bir düzen kurabilmek nasıl mümkündür?

USTA-ÇIRAK

Bireyin varlık zemini, bireyi ayakta tutan, var kılan inanç dizgesinin altüst olması durumunda kişi nasıl ve neyle yaşar? “Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı”nda genel olarak modern yaşama biçimine, özel olarak ise Türkiye’nin geçirdiği etik-politik dönüşümlere dair sorulan radikal sorulardır bunlar. Kitapta, iki keşişin deneyimleri üzerinden bu tür soruların olası cevapları açık bırakılır. Okurun kendini ve yaşadığı dönemi sorgulaması sağlanır böylelikle. Anlatı aynı zamanda, metindeki yoğun betimlemelerle ve karakterin düşündükleriyle bir öykü dünyasının adım adım kurulmasını da bize gösterir.

Tümden bir varoluş krizini sorgulayan, anlatan “Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı”nı, Karasu’nun masallar dönemi olarak adlandırabileceğimiz dönemi izler. Bir ibret dersi vermek ya da bir öğretiyi billur bir biçimde aktarmak masalların temel özelliğidir. Bu etik kaygı Bilge Karasu’nun tüm yapıtlarında olduğu gibi masallarında da vardır.

“Göçmüş Kediler Bahçesi”nde toplanan modern masalların her biri, insan ilişkilerinin bir biçimi üzerine odaklanır. Sözgelimi, yiyenin hiç yalan söyleyemediği çiçekleri arayan bir bilgini anlatan “Alsemender” masalı... Bu masal hakikat-yalan ikiliği karşında kişinin edinebileceği tutumları ve bu tutumların sonuçlarını öyküler. Yine bir başka masal, “Usta Beni Öldürsen E!”de Karasu usta-çırak ilişkisini ve bu ilişkiden doğan sevgi, gelenek, gelecek ve yaşam kurma hallerini anlatır. Bu masal, Barış Pirhasan’ın aynı adlı filminin de çekirdeğini oluşturmuştur.

Usta-çırak ilişkisinin Karasu’nun yaşamında da izlerini görürüz. Hacettepe Üniversitesi’nde verdiği felsefe ve edebiyat dersleri bu usta çırak ilişkisi bağlamında düşünülebilir. Enis Batur da Bilge Karasu’nun yapıtlarındaki etik kaygıyı hocalığa taşıdığını vurgular: “Bilge’nin anlatı dünyasında ahlak baş köşeyi tuttu. Özellikle masallarla başladı yoğunluk, masalın klasik tanımına içkin bir ögeydi ‘ders’, bana öyle geliyor ki, ‘Göçmüş Kediler’de altın bir denge yakalamıştı. Sonra, gene Üniversite’deki uğraşı ve onu kuşatan ortam (öğrencilerinin soruları ve sorunları) felsefe ve etik ilişkisini koyulaştırdı.”

Masallardan sonra metinler dönemi gelir: “Kısmet Büfesi”. Karasu bu yapıtına alt başlık olarak ‘metinler’ sözcüğünü seçer. Enis Batur ‘metin’ terimini bilinçli olarak kullanan ilk yazarımızın Bilge Karasu olduğunu söyler. Bu terim, genellikle belli bir türün kalıplarına sığdırılamayan, ne tamamiyle öykü ne de tamamiyle deneme niteliğinde olan bir yazı biçimini adlandırır.

Karasu’nun metinleri de bu tarz bir tür-ötesilik ve edebi sınırların aşılması gerçeğini yansıtır. Karasu, bu metinlerde kurmaca dünyasının da dışına taşıp, tüm yaşamı boyunca ilgi ve uğraş alanı içinde yer alan resim ve müzik gibi sanatlara yoğun bir biçimde temas eder. Bu metinlerle Karasu edebiyatının görsellikle, işitsellikle ve hacimle ilişkili olan boyutunun ipuçlarını bulabiliriz. Karasu’nun edebiyatı modern masallardan metinlere uzanan bu haliyle her zaman çok boyutlu, çoğul bir edebiyat olmuştur.

BELİRSİZLİKLER METNİ

“Kısmet Büfesi”nden üç yıl sonra yayımlanan “Gece” (1985) adlı romanı, hem Bilge Karasu edebiyatı içinde hem de Türk edebiyatı bağlamında eni konu ayrıksı bir yapıttır. Üstkurmaca mantığını çok yetkin bir biçimde yazıya döken, hem modernizmin hem postmodernizmin temel düğümlerini oluşturan gerçeklik-kurmaca, yaşamak-yazmak ikilikleri arasındaki denklemi birçok boyutuyla işleyen bir yapıttır “Gece”.

‘Gecenin işçileri’ olarak adlandırılan bir grup karakterin neden olduğu bir terör halini anlatır roman. “Gece” bir belirsizlikler metnidir. Mekan, zaman, anlatıcının kimlikleri roman boyunca muğlaktır hep. Karasu bu muğlaklık aracılığıyla “Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı”ndan bu yana gelen baskı-özgürlük, inanç-inançsızlık sorunsallarını deşer. 110 parçadan oluşan bu dağınık görünümlü yapıt, Karasu’nun diğer yapıtlarından biraz daha yoğun bir biçimde bütünlüğünü gizler. Parça parça kurulan bu metni okur da parça parça kurmak zorunda bırakılır. Bu anlamda tıpkı “Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı”nda olduğu gibi kurmak fiili bu yapıtın da ana motifidir.

“Gece”de, “Benim dilim çiçek dermek üzere eğilip kalkan bir gövdenin yumuşaklığına dalgalanışına ulaşmalı” diye yazar Bilge Karasu. Karasu’nun dili bir mesaj iletmeye yönelik bildirim dilinin şeffaflığına sahip değildir. Bu dil somut bir biçimde yoğundur. Okur daima bir şiir diliyle karşı karşıyaymış gibi hisseder. Bu dil, sözcükleri ve cümleleri işler sanki. Sanki gereksiz bir cümle ya da bir sözcük hiç yokmuş gibidir. Tek bir sözcük bile fazla değildir. Hatta okurun ilk bakışta yadırgayabileceği dirim, günü, çapavul, binit gibi bazı sözcükler ve sözcük yazılışları (Örneğin gelmeğe, gitmeğe) bile yerini yadırgamaz bu metinlerde. Aksine Karasu’nun “Gece”de sözünü ettiği yumuşaklığı ve dalganışı sağlar sanki. Hatta metne yepyeni bir ses ve ritim kazandırır. Karasu’nun Türkçe tutkusu; yapıtlarının diline sanki bir tat, koku, bir ses ve doku aşılar. Duyumsal bir dildir Karasu’nunki. Yalnızca akıl yürütmeye ya da felsefe yapmaya çabalamayan, duyulara da seslenen bir dil...

TÜRKÇE TUTKUSU

Türkçe, Bilge Karasu’nun tutkusudur diyebiliriz. Yedi-sekiz yabancı dile hakimdir, George Eliot’i İngilizceden, Lorca’yı İspanyolcadan, Robert-Grillet’yi Fransızcadan çevirmiştir. Hatta çevirdikleri arasında Çinceden atasözleri bile vardır. Ancak Bilge Karasu’nun yazarlık kariyeri boyunca temel tercihi hep Türkçenin ifade olanaklarını zenginleştirmek yönünde olmuştur. Bu yabancı dilleri bile bu olanakları genişletmek için öğrendiğini söyler.

Karasu’nun ilk romanı “Gece”den beş yıl sonra ikinci romanı “Kılavuz” gelir. Sevgi, dostluk, suçluluk, sorumluluk gibi Bilge Karasu’nun temel meseleleri bu romanda da yürürlüktedir. Ancak bu sefer polisiyeye yakın bir kurgu ve tekinsiz bir atmosfer hissedilir bu romanda.

Füsun Akatlı, “Kılavuz”a konulması düşünülen ve sonradan vazgeçilen bir alt başlıktan söz eder: “TV İçin Düşünülmüş Bir Karabasan”. “Gece”nin aksine güneşli, aydınlık, huzurlu bir güney kasabası olan Turunçlu’da geçen “Kılavuz”da alttan alta bir karabasan havası hakimdir. Berna Moran’ın “gotik türde fantastik bir roman” olarak nitelendirdiği romanda okuru sürekli tetikte tutan tedirginlik, özellikle roman karakterlerinden Yılmaz’ın Uğur’a hediye ettiği tabloyla ve onun altındaki yazıyla somutluk kazanır: “Usun uykuya dalması, canavarlar üretir”. “Kılavuz”da okurun usu hep uykuda gibidir sanki.

YARIM KALANLAR

1990’da yayımlanan “Kılavuz”dan sonra “Ne Kitapsız Ne Kedisiz” adlı deneme kitabı ve anlatının sınırlarında gezindiği “Narla İncire Gazel” adlı kitabı çıkar Karasu’nun. 1994 yayımlanan “Ne Kitapsız Ne Kedisiz”in adı belki de Karasu’yu en iyi anlatan sözlerden biridir. Karasu’nun metinlerinde de yer verdiği kedilere olan sevgisi ve ilgisi dillere destandır. Aslında sadece kediler değil, ‘hayvan’ imgesi Karasu’nun metinlerinin en temel parçasıdır: Tilkiden yengece, kirpiden karacaya hemen her metninde bir hayvana rastlarız. ‘Dirim’, sevgi ve ötekiyle ilişki kimi zaman bu hayvanlar aracığıyla yazıya dökülür Karasu metinlerinde.

Bilge Karasu 14 Temmuz 1995’te aramızdan ayrılır. Fakat yaşamını verdiği yazı serüveni ölümünden sonra da devam eder. Sağlığında tamamlayamadığı “Altı Ay Bir Güz”, vasiyeti üzerine ölümünden bir yıl sonra yayımlanır; 1999 yılında ise Füsun Akatlı’ya bıraktığı ‘bir bavul ve irice bir seyahat çantası dolusu’ metinlerden derlenen “Lağımlaranası ya da Beyoğlu” ve “Öteki Metinler” buluşur okurla. Bundan bir yıl önce ise dergilerde ve gazetelerde kalmış yazılarından, şiirlerinden, öykülerinde oluşan derleme “Susanlar” çıkar.

Karasu “Gece”de, “Hangi ayna kendimizi gösterecek bize? Sürekli bir yürüyüş içinde gibiyiz, bir lunaparkın eciş bücüş görüntü veren aynaları gibi,” der. Bilge Karasu’nun yapıtları, aslında kendimizi ve ötekiyle kurduğumuz o kırılgan ilişkiyi ‘doğru düzgün’ görebilmek ve irdeleyebilmek için bakılması gereken en yetkin ayna belki de. Yarım yüzyılı devirmiş bu yapıtları tekrar tekrar okumanın vakti şimdi...

ÖDÜLLERİ

- “Ölen Adam” ile 1963 TDK Çeviri Ödülü

- “Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı” ile Sait Faik Hikaye Armağanı

- “Gece” ile 1991 Pegasus Edebiyat Ödülü

- “Ne Kitapsız Ne Kedisiz” ile Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü

Özgürlük

özgürlük

sınırlarla işlenmiş incecik bir oyadır,

aşk gibi,

dirim çığlığı, ele saygıdır;

yırtılmak bilmediği içindir

sık sık yakılması;

tuttuğu yer, onu kullanmaktaki becerimiz kadardır hep.

BÜTÜN ESERLERİ

- “Troya’da Ölüm Vardı” (1963)

- “Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı” (1970)

- “Göçmüş Kediler Bahçesi” (1979)

- “Kısmet Büfesi” (1982)

- “Gece” (1985)

- “Kılavuz” (1990)

- “Ne Kitapsız Ne Kedisiz” (1994)

- “Narla incile Gazel” (1995)

- “Altı Ay Bir Güz” (1996)

- “Lağımlaranası ya da Beyoğlu” (1999)

- “Öteki Metinler “ (1999)

Çevileri:

- “Şehir Çocuğu” (H. Wouk) (1953)

- “Abraham Lincoln” (E. Ludving) (1953)

- “Doktor Martino” (W. Faulkner) (1956)

- “Ölen Adam” (D. H. Lawrence) (1962)

- “Peter Pan” (J.M. Barrie) (1966)

- “Sessiz Bir Ölüm” (S. de Beauvoir) (1966)

- “Bella’nın Ölümü” (G. Simenon) (1981)

- “Üç Deneme “(İ. Calvino) (1993)

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.