Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
11x18 cm, 170 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
 

"Son Tiryaki", s. 47-63

"İşte onaylı göç izniniz," dedi bankonun ardındaki genç kadın, yüzünü buruşturarak. Selim'in kokusundan tedirgin olmuşçasına sandalyesini biraz geri itmiş, arkaya yaslanmış ve burnunu hafif yana çevirmişti. "Bu da pasaportunuz. Rousseau'ya giriş vizeniz içinde. Aşı kâğıtlarınız. Sayın lütfen, on dört tane olması gerekiyor. Tamam mı? Nüfus kaydı örneğiniz, adli sicil örneğiniz... Bunların hiçbirini sormayacaklar aslında, belki bir tek pasaportunuzu... Pek laçkaymışlar duyduğuma göre Proxima gezegenlerinde, hele şu sizin gideceğiniz Rousseau'da."

Selim gözünü Avrupa Birleşik Devletleri Dış Göçler Dairesi İstanbul Bölge Müdürlüğünün evrak teslim bürosunda gezdirdi. Büyücek bir salondu bu ve zevkle döşenmişti. Sentetik camdan bir banko, salonu tam ortadan ikiye bölüyordu. Bankonun öte yanında şık şıkıdım memurlar önlerindeki kâğıtlarla uğraşıyor, bilgisayarda birşeyler yapıyor, bir yandan da aralarında şakalaşıyorlardı. Arasıra biri kalkıp bankoya yürüyor, beri yanda bekleyenlerden birine seslenerek evraklarını teslim ediyordu.

Bankonun beri yanında ise, Proxima Centaurus gezegenlerine göç izni alan ve gerekli belgelerin kendilerine teslimini sabırla bekleyen vatandaşlar vardı. Birkaç genç ve sağlıklı erkek ve kadın, yaşlı bir karı koca, durmadan dudaklarını kemiren ortayaşlı, gözlüklü bir kadın ve bir de Selim.

"Fakülte belgeleriniz, lise notlarınız, sağlık koleji notlarınız... hıh, bir de sağlık kolejine gitmişsiniz!.. ilkokul notlarınız..." diye söylenerek belgeleri yığmaya devam ediyordu kadın Selim'in önüne. "Öff!" dedi bir ara ve havalandırmayı bir kertik daha açtı.

Selim'in canı öyle bir sigara çekiyordu ki, anlatılamaz. Ama olacak şey değildi, bir devlet dairesinde. Adamı apartopar götürürlerdi. Sağ elinin orta parmağını ağzına götürdü ve tırnağını kemirerek nikotinin kekremsi tadıyla kendini avutmaya çalıştı.

"Ve işte Baykonur'da mekiğe binmek için uçuş kartınız," dedi kadın elindeki son belgeyi Selim'in önüne atarken. "Şimdi lütfen şu evrak tesellüm listesini imzalayınız ve çekip gidiniz buradan. Köpek bağlasalar durmaz çünkü kokunuzdan."

Selim kızardı. Öfkeden mi, utançtan mı, kendi de kestiremedi. Alelacele bir imza attı, evraklarını toparlayıp sessizce kapıya doğru yöneldi. Kadın hırsını alamamıştı.

"Rousseau'ya gittiğinizde pofur pofur tüttürürsünüz artık," diye seslendi ardından. "Herşey serbestmiş orada... sigara, esrar, hayvan eti, prezervatifsiz düzüşme... ne pislik isterseniz!"

Selim ensesinin pancar gibi kızardığını hissetti, ama dönüp yanıtlamadı. Hızla yürüyüp sokağa çıktı. Hâlâ sigara içilebiliyordu kentin bazı sokaklarında, ama bu sokak onlardan değildi. Sadece tarihi yarımadanın birkaç arka sokağında sigara içme izni vardı. Bu sokaklarda, sokağın adını gösteren tabelanın altında, üzerinde sigara ve kurukafa resmi olan küçük bir levha bulunurdu. Böyle yerler, yirmibir yaşından küçüklerin girmemesi için sıkı denetim altında tutuluyordu. Biri sigara yaktığında hemen yanına polisler yanaşır ve tam teşekküllü bir hastaneden alınma sağlık raporu ile emniyet müdürlüğü ahlak masasından alınma tiryakilik belgesini sorarlardı.

Sigara ihtiyacı demir bir pençe gibi ciğerlerini kavradı Selim'in. Bir kuytuda iki nefes çekebilse... Selim çaktırmadan sağı solu kolaçan etti. Yolun karşısında bir polis memuru, dikkatle kendisini izliyordu.

"Benzimin sarılığından kuşkulanmış olmalı," diye düşündü Selim. Ne yapıp etmeli, eve kadar sabretmeliydi. Ağzına bir mentol tableti daha atıp bir taksi çevirdi. "Uskumruköy," dedi taksi şoförüne. Dünyanın parası, Sirkeci'den Uskumruköy'e. Ama metroya binse başına gelebilecekleri biliyor, daha fazla aşağılanmayı yüreğinin kaldıramayacağını seziyordu. Şoför yol boyunca hiç konuşmadı. Ya nikotin kokusunu farketmemişti, ya da çok kibar bir adamdı ve yüzüne vurmamıştı.

Selim taksinin parasını ödeyip dairesine çıktı. Asansörde karşılaştığı komşulara selam vermedi, zaten selamını almıyorlardı çünkü. Ellibeşinci katta inip dairesine yürürken, sigarasını ve çakmağını hazırlamıştı bile. Manyetik kartıyla kapıyı açıp içeri dalar dalmaz sigarasını yaktı ve derin bir nefes çekerek kapıyı ardından kapattı. Sonra dumanını keyifle ve biraz da meydan okuyarak tavandaki duman detektörüne doğru üfledi.

Mevcut yönetmelik, tiryakilik belgesi alanların kendi dairelerindeki yangın alarm sistemini iptal ettirmelerine izin veriyordu. Federal Konut Bakanlığı, yoğun eleştiriler nedeniyle, bu imkânı ortadan kaldıran yeni bir yönetmelik hazırlamıştı.

"Yeni yönetmelik yürürlüğe girdiğinde ben çoktan Rousseau'ya varmış olacağım," diye düşündü Selim.

Hava kararmaya başlamıştı. İçine hüzün çöktü Selim'in. Işığı açmadı. Karadeniz'e, Riva sırtlarına ve ışıltılı Boğaz'a bakan cam duvara yürüdü. Dairesi doğuya bakıyordu. Batıdan, onun göremediği bir yerden batan güneşin ışığı Riva'nın villa sitelerini ve Kuzey Üniversitesi kompleksini, Anadolufeneri'ndeki Federasyon Anıtını, Beykoz'un antika yalı ve evlerini, Akbaba ve Mahmutşevketpaşa gökdelenlerini, daha uzakta ve güneyde göğe mızrak gibi yükselen Kandilli Orduevini ve Boğaz'ın akşam karanlığı basmış sularını bezeyen sayısız köprüleri kirli ve kederli bir pembeye boyuyordu. Bu gece son görüşüydü İstanbul'u ve onu herşeye rağmen özleyeceğini biliyordu.

Cüzdanından oğlunun ve boşandığı (onu boşayan!) karısının fotoğrafını çıkardı. Birşeyler oturdu göz pınarlarına. Sigarasından hırsla bir nefes daha çekti. Dibine gelmişti. Söndürdü ve yenisini yaktı.

Karısı (eski karısı!) onu uğurlamak bir yana, son bir kez görmeyi bile kabul etmemişti. "İnadından vazgeçersen, kapım hâlâ açık," demişti İçimsu telefonda. Selim yanıt vermemişti.

"Bulut da seni görmek istemiyor," demişti eski karısı. "Okulda ve grubunda utanıyor senden, alay konusu oluyor." Aslında oğlu onun için, "Cehenneme kadar yolu var, domuz herifin!" demişti. Ama Selim bunu bilmiyordu, İçimsu'nun söylemeye dili varmamıştı çünkü.

Derin bir nefes daha çekti sigarasından Selim. Ona acı veren anılarını, üflediği dumanla birlikte aklından kovdu. Yeni bir hayat bekliyordu artık onu, Rousseau gezegeninde.

Rousseau! Aklın ve yüreğin son kalesi. Sivil itaatsizliğin bir hak olarak anayasaya girdiği tek koloni. Eşgüdüm merkezi olan Emerson City'nin ve diğer kentlerin sokaklarında kaynaşan ve freenet bilişim ağında buluşan milyonlarca bireysel katılımcının ve yine milyonlarca bireysel protestocunun global politikaları belirlediği tuhaf bir gezegen. Toplum refahına ve kamu yararına herkesin secde ettiği günümüz toplumunda, insanın tek başına karar verme ve acı çekme hakkını yücelten çağdışı bir evren köşesi...

Rousseau! Uygar gezegenlerin gözünde bir ahlaksızlık simgesi. Onbeş yirmi yaşında çocukları kendi kararlarını vermeye zorlayan vahşi bir toplum. Cinselliğin, para kazanmanın, sigara, alkol ve uyuşturucuların, doktor tavsiyesi olmadan et yemenin ve her türlü kötülüğün serbest olduğu, devlet bilgisayarlarının tiye alındığı, insanların dilediği işi yaptığı, dilediği eşi seçtiği bir utanç gezegeni...

Rousseau! Selim'in umut ışığı. Uygar dünyamızın refah toplumuna ayak uyduramayan milyonlarca antisosyal insana kucak açan taptaze bir dünya!

Selim, Kuzey İstanbul'un ışıklarını seyrederek sabaha kadar düşüncelere daldı, kendisiyle ve geçmişiyle hesaplaştı.

Ozandı Selim. Daha doğrusu Avrupa Yazın Emekçileri Federasyonunun Türkiye kolu olan Dil-Sen'e üyeydi ve Federal Kültür Bakanlığı Otantik Diller Daire Başkanlığı İstanbul Şubesinin ozan kadrosundan maaş alıyordu. Altı yaşındayken seçilmişti bu meslek ona, Federal Çalışma Bakanlığının bilgisayarı tarafından. Yedek mesleği ise sağlık memurluğuydu. Bilgisayarın bir hata yaptığından emindi Selim. Ama artık iş işten geçmişti.

Önceleri gerçekten birşeyler yazmaya çalışmıştı. İlk görevini anımsadı Selim.

"Eski İstanbul'da balığa dayalı yerel ve otantik beslenme kültürünü canlandıran birşeyler yazmanı istiyorum," demişti şube başkanı.

"Bugün açız yine evlatlarım diyordu peder.."

İmparatorluklar çağının ünlü şairinin dizeleri hemen aklına gelivermişti Selim'in. Geldiği gibi de aklından kovalamıştı bu adı anarşiste çıkmış eski şiir ustasını. Böyle birşey değildi kuşkusuz ondan istenen. O dönem hakkında internette kısa bir araştırma yaptıktan sonra oturup günlerce uğraşmış ve sonunda bir türlü içine sindiremediği bir metni (buna şiir demeye dili varmıyordu) ilgili Eğitsel Denetim Komisyonuna sunmuştu.

"Çocuklara çıkınca balık izni doktordan / Palamutlar dizildi sıra sıra tavaya / Kızgın yağda kızardı kuzuları deryanın / Sereserpe saçıldı kokuları havaya..."

Selim yazdığı şiirin gerisini anımsayamadı. Ama komisyona çağırılıp azarlandığı günü daha dünmüş gibi hatırlıyordu.

"Çocuklar için yazmışsınız sözümona, ama çocukları nasıl etkiler böyle şeyler, hiç düşündünüz mü?" diye çıkışmıştı komisyon başkanı hanım sert bir sesle. "Yağda kızarmış şeyleri böyle ballandıra ballandıra anlatmakla körpecik yavruların kolesterol bilincini körelteceğinizi bilmiyor musunuz? İçim kalktı vallahi. Ölü bir hayvanı yemenin iğrençliği size yetmiyor, bir de kızartıp kokusunu havaya saçıyorsunuz, marifetmiş gibi. Üstelik kuzuya benzetmişsiniz balıkları, ilkel bir kabile insanı gibi. Sevimli bir kuzucuğu düşününüz, bir de onu öldürüp etlerini yemeyi... bööğk!"

Selim, kendisine verilen konularda şiir yazmak için birkaç yıl çabalamış, ama yazdıklarını kendisi bile beğenmemişti. Bunlardan kimi geri çevrilmiş, kimi de komisyondan geçip internetin özgün türk şiiri sayfalarında yayınlanmıştı.

Sonunda pes etmişti Selim. Artık hiç şiir yazmıyor, fakat ozan kadrosundan maaşı her ayın başında yine de hesabına geçiyordu. Sağlık memurluğuna da heveslenmemişti. Sınırsız boş vakti vardı. Geziyor, tozuyor, aylak aylak oturuyor, aklından ve yüreğinden binbir türlü duygular ve ırmak ırmak sözcükler akıyordu.

"....Gün doğuyor durmadan önüme / Ve durmadan batıyor ardımdan / Dur diyorum uzayan gölgeme / Durmuyor..."

Ama Selim bunları hiç kâğıda dökmüyor, hatta aklından çıkarmaya çalışıyordu. Sessiz ve inatçı bir direnişti bu, fakat Selim neyi protesto ettiğini de bilmiyordu.

İçimsu ile işte o yıllarda tanışmıştı.

Selim'in çok sevdiği bir kafe vardı Ortaköy'de. Café Melody. Deniz kenarındaydı bu şirin kafe. Selim oraya sık sık giderdi, hele dolunaylı yaz akşamlarında. Çengelköy'den çamlarla sarmaşdolaş Sevda Tepesine tırmanan ve tepedeki yarı-saydam kubbeleri yırtarak büyülü bir sarmaşık gibi göğe yükselen efsanevi eğlence beldesi Virtualand, oturduğu yerin tam karşısındaydı. Ortaköy tepelerinin ardından yitip giden güneşin yangını Ahmet Haşim'i bile kıskandıracak bir görkemle eğlence beldesinin camlarına yansırken, gururlu bir dolunay Virtualand'ın göğü ağ gibi saran kollarından kurtulmak için nafile çırpınırdı. Nedense ağlayası gelirdi Selim'in böyle zamanlarda.

İçimsu, Café Melody'de garsondu, ama esas mesleği garsonluk değildi. Bilgisayar tarafından çocukken ona seçilen meslek annelikti, garson kızların çoğu gibi. Tek erkek çocuk anneliği. Psikometraj öyle sonuç vermişti. Yedek mesleği yoktu. Zaten annelere genellikle yedek meslek verilmezdi, çünkü mesleği annelik olan her kadın, dilediği her işte çalışabilme ayrıcalığına sahipti. Özel bir mesleki eğitim gerektirmeyen işlerde tabii.

İçimsu onun hüzünlü ve duygulu havasından, Selim de İçimsu'nun içtenliğinden ve sevimli doğallığından etkilenmişti. Aralarındaki ilgi ve hoşluk gelişmiş, yalazlanmış, tutkulu bir sevdaya dönüşmüş, kavurucu bir yangın gibi ruhlarını ve bedenlerini sarmıştı. Aslında Selim, duygularının pasını alacak, yüreğini renklendirecek bir ilham kaynağına hasretti. İçimsu da tek erkek çocuğuna baba olacak uygun birini arıyordu. Ama bunları o zaman ikisi de bilmiyordu.

Adalet Bakanlığından evlenme iznini kılpayı alabilmişlerdi. Hatta Selim, bazı spesifik kategorilerdeki duygusal uyum puanını yükseltmek için iki kez daha psikometraja girmek zorunda kalmıştı.

Evlenmişlerdi, mutluydular ve bir oğulları olmuştu. Bulut. O yıllar Selim'in hayatında hiç değilse huzurlu bir dönemdi. Ufak ufak şiirler de yazmaya başlamıştı. Büyük bir sanat eseri değildi belki bunlar, ama okuyanlar tarafından beğeniliyorlardı.

Sonra Bulut'u ve İçimsu'yu elinden almışlardı!

Sorun yönetmelikten kaynaklanıyordu. Çocuk Ruh Sağlığı Teknik Yönetmeliğinin birkaç maddesi o yıl değiştirilmişti. Yeni yönetmelikte 4 ile 7 yaş arasındaki erkek çocuk babalarında aranan kıstaslardan bazıları, Selim'in psikolojik parametrelerine uymuyordu. Bazı yönlerden aşırı duygusal ve dengesizdi Selim, ozan meslek grubundakilerin hemen hepsi gibi. Aşırı tepkiler verebiliyordu. O yüzden, çok hassas bir dönem olan 4-7 yaş arasında oğlunun ruhsal gelişimine zararlı olabilirdi.

Bulut'un dört yaşını doldurduğu günden önce Selim'in başka bir yere taşınması gerekiyordu. Oğlu yedi yaşını doldurduktan sonra geri dönebilirdi. Bu arada, oğlunu ayda bir kez iki saatliğine, annesinin ve bir belediye görevlisinin gözetiminde görme hakkı vardı.

Selim bu karara karşı çıkmış, fakat idare mahkemesinde açtığı dava yıldırım hızıyla reddedilmişti. Selim yüksek bürokratlarla, parlamenterlerle görüşmüş, ama hepsi onu başlarından savmışlardı. İçimsu, tepkisinin anlamsız olduğunu, sabretmesi gerektiğini söylüyordu. Bütün dostları ve arkadaşları onun tutumunu yadırgamaya, ondan uzaklaşmaya başlamışlardı.

Selim kendine Uskumruköy'de bir ev tutmuştu. Kavgacı bir yapısı yoktu. İçine kapanmıştı. Ama dışarıdan kimselerin, İçimsu'nun bile farkedemediği bir iç isyanı yaşıyordu artık. Şiir yazmayı bıçak gibi kesmişti. Hatta görevinden istifa etmiş, işsiz statüsüne geçmişti. Resmen yasaklanmayan, ama toplumda iyi gözle bakılmayan ne varsa yapıyordu.

Ve sigaraya başlamıştı.

Tütün, dünyada ve özellikle Avrupa'da neredeyse kökü kazınmış bir alışkanlıktı. İçenlerde bağımlılık yaratıyor, kanser riskini artırıyor, insanların sağlığına olumsuz etkiler yapıyordu. Oldukça güçlü ve kalabalık bir kesim, tütün içmenin tümüyle yasaklanmasından yanaydı.

"İçmeyenler de içmiş gibi oluyor," diyordu bunlar. "Böyle birşeye izin verilemez. Tamam, nihayet kendi bilecekleri iş, ama ortalık yerde de olmaz ki. Kamuya açık yerlerde et yemek nasıl yasaklandıysa, sigara içmek de yasaklanmalı. Çocuklarımızın ahlakı bozulacak yoksa."

O yıl sokaklarda ve parklarda sigara yasaklanmış, tiryakilere tuvaletin hemen yanında bir-iki karanlık masa ayıran son birkaç lokanta da bu geleneksel uygulamaya son vermişti. Sigara satışı karneye bağlanmış, karaborsacılara verilen cezalar eroin kaçakçılarına verilenlerle aynı düzeye çıkarılmıştı. Tütün fiyatlarına akıl almaz vergiler bindirilmişti. Öyle ki, iki karton sigara parasına neredeyse ufak bir elektrobil alınabilirdi. İnsanlar TV dizilerindeki kötü adamları, sigarasından bilir olmuşlardı. Bir süre sonra böyle sahneler de müstehcen diye yasaklanacak, kötüler sanki bir sigara yakacakmış gibi elini cebe atmasından tanınacaktı.

Selim inatla sigara içmeye devam etmişti.

Bulut yedi yaşını doldurduğunda, İçimsu ile oturup konuşmuşlardı. İçimsu onu önce öpmüş, sonra ağzının leş gibi koktuğunu söyleyerek surat etmişti.

"Şu meretten ne anlarsın bilmiyorum," demişti İçimsu, "ama bırakmak zorundasın, Selim. Bulut'un beden ve ruh sağlığını tehlikeye atmaya hakkın yok. Üstelik ben de katlanmak zorunda değilim bu pisliğe."

"Sigarayı bırakmayı düşünmüyorum," diye yanıtlamıştı Selim. "Dünyada son tiryaki ben kalsam bile içmeye devam edeceğim."

Henüz dünyadaki son tiryaki değildi Selim, ama İstanbul'da kalan son üç-beş yüz içiciden biri olduğu kesindi.

İçimsu ile tek celsede boşanmışlardı. Bulut'un velayeti ise İçimsu'ya verilmişti.

Gerekirse ömrünün sonuna kadar sebatla direnmek ve dünyadaki son sigara tiryakisi olmak düşüncesi Selim'e önceleri pek romantik ve çekici gelmişti. Ama dünyayla bu inatlaşmasının dünyadan çok kendisine zarar verdiğini de farkediyordu. Üstelik sigara içenlerin hergün yeni bir hakkı gasbediliyor, hayat giderek çekilmez hale geliyordu. Öte yandan, yenilgiyi kabullenerek boyun eğmeyi de kesinlikle düşünmüyordu.

İşte tam o sırada Proxima Centaurus'un ikinci gezegeni, ya da kaçak giden ilk göçmenlerin verdiği adla Rousseau, Avrupalı göçmenlerin serbest yerleşimine açılmıştı. Aslında Rousseau yetkilileri yirmi yıldır dünyanın her ülkesinden göçmen kabul ediyor, gelmek isteyen Avrupalıları da teşvik ediyordu. Fakat Avrupa Birleşik Devletleri göç izni vermekte ikircikli ve tedirgin davranıyordu. Ne de olsa Rousseau'nun adı kötüye çıkmıştı çünkü. Ama sonunda federal hükümet, başını ağrıtan antisosyal unsurlardan (ki Selim bunlardan biriydi) kurtulmak için, dileyen herkesin Rousseau'ya gitmesini kabul etmişti.

Hemen başvurmuştu Selim. Ama yine de iki yıl sıra beklemesi gerekmişti. İstese Avrupa gemilerinden biriyle hemen gidebilirdi tabii. Ama hiperuzayda bile üç aya yakın süren bu yolculuğu sigarasız geçirmeyi göze alamamış, Rousseau bandıralı uzay şileplerinden birinde yer buluncaya kadar sabırla beklemişti. Ve sonunda...

Selim bir sigara daha yaktı. Tel tel tavana yükselen dumanını hülyalı gözlerle izledi. Gün ağarıyordu artık. Küçük bir servet tüketmişti sabaha kadar.

"Elveda Bulut'um," diye düşündü Selim. "Elveda İçimsu. Elveda güzel İstanbul, doğduğum ve sevdiğim dünya, elveda!"

Selim'in Rousseau yolculuğu sorunsuz geçti. Taksiye binerken, karşıdaki parktan onu ağlayarak izleyen İçimsu'yu farketmedi bile. Taksi şoförü yolda biraz söylendi ve homurdanarak camları açtı gerçi, ama Selim böyle şeylere aldırmayacak kadar sevinçliydi. Baykonur uçağı Kurtköy havalimanından gecikmesiz kalktı. Baykonur uzaylimanının transit bölümünde ufak ve havasız bir sigara odası vardı gerçi, ama henüz Avrupa vatandaşı olduğu için onu oraya almadılar.

"Olsun," dedi Selim, "şunun şurası ne kaldı ki zaten." Yıllardır ilk kez böylesine iyi huylu ve kalenderdi. Az sonra, Mitterrand mekiğine bineceklerin apron çıkış kapısına gitmeleri anons edildi. İkiyüz kişilik modern bir mekikti Mitterrand.

Kalkışta gözlerinden yaşlar süzüldü Selim'in. Doğduğu dünyayı sonsuza dek terkediyor olması mıydı bunun nedeni, yoksa yerçekiminin 9 katı kuvvetle onu koltuğuna bastıran kalkış ivmesi mi, bilemedi. Tsiolkovsky yörünge istasyonunda fazla beklemesi gerekmedi. Selim mekikten yörünge istasyonuna geçerken, Rousseau bandıralı köhne hiperuzay şilebi LeGuin, Tsiolkovsky'ye bordalamak için yaklaşma manevralarına başlamıştı bile.

LeGuin konforsuz bir yük gemisiydi, ama Selim pek keyifli bir yolculuk geçirdi bu gemide ve uzun zamandır ilk kez yeni arkadaşlar edindi. Yirmi kişilik mürettebat ve sadece beş yolcu vardı LeGuin'de. Kendisinden başka herkes Rousseau'luydu.

"Gemimizde ilk kez bir Dünyalı yolculuk ediyor," dedi kırk yaşlarında alımlı bir kadın olan seyir subayı. "Nereden aklınıza geldi ki allahaşkına, o kadar modern yolcu gemisi dururken?"

"Tiryakilikten," diye yanıtladı o sırada sigarasını tellendirmekte olan Selim. Hepsi gülüştüler.

Rousseau yörüngesindeki aktarma istasyonunda Selim yeni dostlarıyla vedalaştı. Hepsi ona adreslerini telefonlarını verdiler, başı sıkışırsa aramasını söylediler.

Aktarma istasyonunun bekleme salonundaki büyük lombozlardan ilgi ve merakla seyretti yeni vatanını. Rousseau'nun uzaydan görünüşü Dünya'yı çok andırıyordu. Mavisi hafif yeşile çalıyordu belki, o kadar.

Mekikle iniş yüreğini ağzına getirdi Selim'in. Dünya'da hizmet dışı bırakıldıktan sonra Rousseau'ya getirilmiş hurda bir araçtı bu. Atmosfere girerken her an dağılacakmış gibi sarsılıyor, her yanından ürkütücü sesler, gıcırtılar geliyordu.

Uzaylimanına indiklerinde Selim rahat bir nefes aldı. Gün doğmak üzereydi. Giriş işlemlerinin basitliği şaşırtıcıydı. Hoşgeldiniz diye pasaportunu eline tutuşturduklarında, ineli daha onbeş dakika bile olmamıştı.

"Emerson City'ye trenle gidebilirsiniz," dedi bir görevli. "Doğru yürüyün, rail transport diye ok işaretini göreceksiniz."

Emerson City'nin merkez garına vardığında, güneş eflatun ve yeşil bulutların ardından yeni doğmuştu. Selim kafeteryaya yöneldi. Hava serinceydi, ama dışarıda oturmayı tercih etti. Bol oksijenli havayı içine çekti, yanına gelen garsona kahvaltı söyledi. Sonra korka korka bir sigara yaktı. Her an biri gelip söndürmesini söyleyecek ya da polis onu tutup götürecekmiş gibi geliyordu.

Deminden beri onu ilgiyle gözleyen yağız ve kısarak boylu bir garson, birden ona doğru yürümeye başladı. Korktuğu başına gelmişti işte! Selim sigarasını söndürmeye hazırlandı.

"Abi siz Türksünüz galiba," diye sordu garson gülerek. Dünyadan onbuçuk ışık yılı uzakta Türkçe konuşan birine rastlamak Selim'in hoşuna gitmişti.

"Evet," dedi, "Türküm. Nereden anladınız ama?"

"İçtiğin sigaradan, abi. Bitlis. Böyle tütünü hiçbir yerde bulamazsın. Benim adım Cevat."

"Ben de Selim." El sıkıştılar.

"Prens'e mi gidiyorsun abi?" diye sordu Cevat. Selim anlayamamıştı.

"Prens?"

"Prenssabahattin," diye açıkladı Cevat, Selim'in anlamadığını görünce. "Bin kilometre kadar kuzeyde güzel bir kasabadır. Havası da bizim oraları andırır. Türkiye'den gelenlerin çoğu orada."

"Henüz karar vermedim," dedi Selim. "Prens, ha? Neden olmasın?"

Böylece Selim, Proxima Centaurus gezegenlerinden Rousseau'nun Northland bölgesindeki Prenssabahattin kasabasına yerleşti ve belediye dispanserinde sağlık memuru olarak işe girdi. Tuhaf bir raslantı olarak yine bir garson kıza tutuldu (ama Emine'nin mesleği gerçekten garsonluktu, annelik değil) ve evlendi. Beş çocukları oldu, üçü kız ikisi oğlan. Daha sonra torunları olacaktı ve çocuklarının torunları ve torunlarının torunları.

Selim'in Dünya'dan getirdiği Bitlis sigaraları kısa sürede tükendi. Kalan son pakete dokunmadı Selim. Gardrobun üst gözüne sakladı ve yerli sigara içmeye başladı. Rousseau tütününü pek sevmemişti. Zaten hastaların yanında sigara içmeyi kendisi de doğru bulmuyordu. Giderek daha az içer oldu. Ve gün geldi...

Selim dedenin yüzüncü yaş günü kutlanıyordu. Çocuklar, torunlar, damatlar, gelinler, kiminin adını bile hatırlayamadığı aile fertleri, konu komşu ve dostlar, Selim dede ile bızdıkların "Eminne!" diye çağırdığı Emine ninenin Prens banliyölerinden Yenişişli'deki şirin evinde toplanmışlardı.

Selim kalabalığın ortasında dimdik, gururla oturuyordu. Huzurluydu. Gençliğinde dünyada iken annesinin memleketi olan Bursa yakınlarındaki İnkaya köyünde gördüğü yüzlerce yıllık ulu çınarı anımsadı birden. Onbuçuk ışık yılı ötedeki bu sessiz yoldaşa garip bir yakınlık duydu. Dünya'da neler olup bittiğini, Bulut'un neler yaptığını, İçimsu'nun sağ olup olmadığını merak etti. Canı bir sigara çekti. İki gündür sigara içmemiş, aklına da gelmemişti.

"Paketimi getirin," dedi ortaya. Birkaç torun birden ayaklandı. Sonra ne yapacaklarını bilemeden kalakaldılar.

"Yatakodasında, komodinin üst gözünde," diye tarif etti Eminne. Kızlardan biri fırlayıp gitti, az sonra elinde paketle döndü.

"Hani çakmak?" diye aksilendi Selim. "Nasıl yakacağım ben bunu?"

"Mutfakta," dedi Eminne, "pencerenin pervazında."

Torunlardan üçü hemen mutfağa koşturdu. Az sonra birinin elinde çakmak, muzaffer bir edayla döndüler. Bahçede oynayan çocuklar da dedenin sigara içeceğini duymuş, salona doluşmuşlardı. Kimisi ilk kez sigara tüttüren bir insan görecekti.

Selim dede paketten özenle bir sigara çıkardı, avucunda yuvarlayarak tütünü gevşetti. Sonra sigarayı ağzına götürdü ve yaktı. Hafif gazlı olan ilk nefesi içine çekmedi, ağzından verdi. Çocuklar tavana yükselen duman bulutunu hayretle izlediler. Alkışlayanlar oldu. Selim ikinci nefesi içine çekti, arkasına yaslandı ve keyifle gülümseyerek dumanı burnundan üfledi. İzlendiğini biliyor, caka yapmaktan kendini alıkoyamıyordu.

"Freenet'in haber sayfalarında geçen yıl ilginç birşey okumuştum," dedi büyük torunu Mustafa. "Sana hep söyleyecektim, unuttum. Son beş-altı yıldır Rousseau dışında hiçbir gezegende sigara içilmiyormuş. Bizde de sadece iki kişi kalmış. Biri senmişsin, dede. Bir de bir teyze varmış, Emerson City'de."

"Allahallah," dedi Selim. "Merak ettim şu kadını. Adı neymiş?"

"Hatırlamıyorum, unuttum."

"Öğren öyleyse!" diye gürledi Selim.

"Nasıl öğreneyim, dede?"

"Şuna bak!" diye çıkıştı Selim dede. "Nasıl öğreneyimmiş! Ben yüz yaşındayım ama hepinizden iyi işliyor kafam. Haberde benim adım geçiyor muydu?"

"Evet dede, geçiyordu."

"Öyleyse tarattır bilgisayara freenet'in haber sayfalarını, içinde adım geçen haberi bul," dedi Selim. Mustafa hemen köşedeki terminale seğirtti.

Biraz sonra, içinde Selim dedenin adı geçen haber bulunmuştu. Sekiz ay önce yayınlanan eski bir haberdi bu. Bildirildiğine göre, insanlığın yayıldığı onsekiz yıldız sistemindeki kırkyedi gezegende, sigara içen topu topu iki kişi kalmıştı ve bunların ikisi de Rousseau'daydı. Biri Prenssabahattin'in sevimli Selim dedesi Selim Özdeş, diğeri ise Emerson City'li yaşlı insan hakları savunucusu Margaret Protopapadakis, ya da dostlarının deyişiyle Maggie teyze."

"Maggie'yi bulun, bağlayın bana," dedi Selim, bir eliyle cebindeki telefonu yoklayarak. Margaret Protopapadakis'i neden aradığını bilmiyordu, ama en azından bir merhaba diyecekti.

Az sonra kötü haberi üzüntülü bir yüzle ilettiler Selim dedeye. Bayan Protopapadakis geçen ay bir trafik kazasında ölmüştü.

Selim şaşırdı. Duyduğu haberi yorumlamaya çalıştı içinden. Sonra yüzünde bir hayret, hatta belki de bir hoşnutluk ifadesi belirdi.

"Yani," dedi, "Rousseau'da benden başka sigara içen yok mu?"

"Yok, dede."

"Dünya'da da yok?"

"Evet, orada da yok."

"Şu uçsuz bucaksız evrende son tütün tiryakisi benim yani!?"

"Evet, sensin dede," dediler.

Selim dede gözlerini kapadı. Birşeyler düşünüyordu, belli. Gözünü açtığında keyifli bir ifade gelmişti yüzüne.

"Ben odama gidiyorum," dedi ayağa kalkarak. "Kısa bir işim var. Biraz yalnız kalmak istiyorum."

Torunları meraklı gözlerle ona bakıyorlardı. Büyük kızı ardından seğirtecek gibi oldu. Kesin bir el işaretiyle geri çevirdi onu Selim dede. Ağır ağır merdiveni çıkarak odasına girdi ve kapıyı ardından kapattı.

Selim gardrobun önüne bir sandalye koyarak üstüne çıktı. Üst rafın diplerini eliyle yoklayarak birşeyler arıyordu. Sonunda aradığını buldu. İnanılmayacak kadar uzak bir geçmişte, bir kenara ayırdığı Bitlis paketiydi bu.

Selim pencerenin önündeki çalışma masasına gidip oturdu. Titreyen elleriyle paketi masanın üstüne, tam karşısına yerleştirdi.

"Merhaba dostum!" diye fısıldadı içtenlikle. "Vefalı dostum, yol arkadaşım, kavga arkadaşım benim. Zafer bizim. Sonunda kazandık işte, bak... Son tiryaki!"

Sustu. Acı acı güldü. Gözleri yaşarmıştı. Uzandı, parmaklarıyla paketin sararmış jelatinini okşadı.

"Biliyor musun," dedi, "aslında ben senin tiryakin değilmişim... Özgürlüğümün tiryakisiymişim... Seçme hakkımın, hayatımın, kendimin tiryakisiymişim. Senin değil, bağımsızlığımın bağımlısıymışım. Son tiryaki mi? Hayır. Başkaldırmanın, isyanın ve meydan okumanın tiryakileri hep olacak. İnsan insan olduğu sürece."

Paketi özenle açtı. Dibine hafif hafif vurarak bir sigara çıkardı ve dudaklarına yerleştirdi, aşağıdan getirdiği çakmakla yaktı. Artık tören haline gelmiş bir alışkanlıkla ilk dumanı ağızdan havaya üfürdü, sonra ikincisini hasretle içine çekti. İyice kurumuştu Bitlis, barut gibiydi. Yarım yüzyılı aşkın bir süredir içtiği en güzel sigaraydı Selim'in. Dumanını havaya savurdu ve halkalandığını gördü.

"Bu güzel veda hediyesi için teşekkür ederim," dedi elindeki yanan sigaraya. "Ne yazık ki ben senin kadar vefalı değilim... Elveda!"

Sigarayı söndürdü, paketi ve küllükteki izmariti çöp şütüne attı. Gözlerini kuruladı ve çıktığı gibi yine ağır ağır indi merdivenin basamaklarını.

Eminne soran gözlerle ona bakıyordu. Endişelendiği belliydi.

"Yok birşey hanım," dedi Selim dede, "sadece çok eski bir dostla vedalaşıyordum."

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.