Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-405-9
13x19.5 cm, 116 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Kıyısız, 1997
Taş Hücre, 2000
Tahta Saplı Bıçak, 2007
Hüküm, 2016
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
 

"Eşik", s. 7-13

Bu bıraktığım ikinci not. Ararsan sevinirim.

Pazar, 23:50

Kimseye habersiz uğramaktan hoşlanmazdı. Bu arkadaşı günlerdir telefona çıkmıyordu, merak etmişti. Kâğıdı not defterinden kopardı, kapıya iliştirdi. El yazısından kim olduğunu herkes anlardı. Zili bir kez daha çaldı, açan olmadı. Merdivenlerden inip apartmandan çıktı.

Kimseyi merak da etmezdi, merak edilmeyi beklemediği gibi. Giderek artan yağmura aldırmadan caddeden meydana doğru yürüdü, evine döndü.

"Martı ve köpek sesleri susmadı gece boyunca. Bu semtte herkes uykuya dalmıştır şimdi. Nesneler de uyuyor, ama gözleri açık. Bakıyor ve görüyorlar. Yazdığım sözcükler de bakıyor bana. Bir ben uyanığım. Evde dolaşıyor, uyuyan nesneleri seyrediyor, kendi sesimi dinliyorum.

"Uzun zamandır kimse söylediklerimi duymuyor. Fark edilmiyorum. Yağmurda ıslanmıyorum, oysa bunu çok özledim."

Yazdıklarını çekmeceye yerleştirdi, kanepeye kıvrıldı.

Yürüyordu, kapıya doğru. Eşikte sevgilisi bekliyordu. Elini kadına uzatıp parmaklarıyla gözkapaklarını kapattı. Artık kendisini görmüyordu. Kıpırdamadan, gözleri kapalı duruyordu. Sevgilisine bakarak geriye adımlar attı, kanepeye uzandı, onu seyretmeye başladı. Kadın gözlerini açmadan eşikte gülümsedi, kollarını göğsünde kavuşturdu.

Eşik boştu. "Düş gördüm, hiç olmazsa bu doğru," dedi.

Sokağa çıktığında şafak söküyordu. Yağmur damlaları çıplak yürüyormuşçasına teninden süzülüyor, ama ıslatmıyordu. Damlalar bedeninde, damarlarında, hücrelerinde dolaşıyor, sonra yere akıyordu. Kentin üzerine düşen ışık, yağmurun kararttığı gökyüzü, sesler, birbirine açılan sokaklar... Hiçbirinin içinde değildi; tüm bunlar belleğinden çıkarıp izlediği bir tabloydu. Algıları, oyunun sonsuz biçimde düzenlenebilecek biçimlerinden birini vermişlerdi ona; doğru/yanlış ikiliğinin dışında kalan, sorgulamadığı, şüphe duymadığı, kendisine ait, kendisinin ait olduğu, oyunun kurallarının dışında kalan tek şey vardı: sevgilisini istiyordu.

Haz, bir arzu nesnesine bağlıydı. Kendi dışındaki bir varoluştan emin olmak, artık bir arada tutamadığı, çoktan çözülmüş, parçaları savrulmuş Ben'inin mutlak tescili olacaktı.

Eve vardığında kapı açıldı, bekleniyormuş gibi. Sevgilisi gülümsedi.

Sevişmeye başladıklarında kendi soluklarını duymaz oldu, sadece kadın vardı. Her kadın bedeni onun için iyi tanıdığı ayrı bir kentti. Bazı kadınlar Akdeniz'de kıyısı olan kentler gibidir; geniş bir meydanın ortasında sürekli çağıldayan bir çeşme vardır, meydana hangi yönden girerseniz girin çeşmeye yaklaşıp dışarı taşan su damlalarıyla yüzünüzü ıslatmak istersiniz. Konuşulan dil bildiğiniz dillerden birine mutlaka benziyordur, ya da siz öyle sanırsınız. Hiç beklemediğiniz anda karşınıza dik bir yokuş, dar bir sokak çıkar, sokağın sonuna dek ilerlediğinizde çıkmaz olduğunu görürsünüz. Bu kentleri ziyaret eden çok kimse vardır, ama ıssız dönemlerini biliyorsanız, anlatılanların, üzerine yazılanların çok dışında sadece kendinize ait bir bilgi edinirsiniz. Karmakarışık görünüşünün altında eski dönemlerine ilişkin bir düzen barındırır. Akdeniz kentlerine hep yeniden dönmek, kısa bir dönem içinde yaşamak istersiniz, tümüyle taşınmak aklınıza gelmese de.

Bazı kadın bedenleri dağ eteklerindeki göllerin kıyısına kurulmuş kentlere benzer; mekânı tanıdığınızı düşündüğünüz bir sırada sizi yalnız bırakır. Tepesinde yaz kış kar olan dağlara tırmanmak, gölde yüzmek istersiniz, bunu yaparsınız da – hemen sonrasında birkaç kadeh şarap içip ayrılmanız gerekir.

Çok az kadın bir adayı andırır, kıyılarına ulaşır, çevresinde dönersiniz, her köşesinin devinimi ayrıdır, yönünüzü şaşırır, sadece ısıyı ve ıslaklığı izlersiniz, sıcaklık saatler boyu gittikçe artar, sonra birden fırtına kopar ve yerini bir dinginliğe bırakır.

Bir süredir birlikte olduğu bu kadın bir Orta Avrupa kentiydi; Gotik katedrallerle dolu, dili zor öğrenilen, bir köprünün birleştirdiği ırmakla ikiye bölünmüş, göçebe kavimlere, hanedanlıklara, merkezi yönetim yanlılarına, çoğulculuğa aynı ölçüde kendini açan, nemli, düzgün yolların birleştirdiği, gündüzleri puslu aydınlığı, geceleri soğuk karanlığıyla içine girdiğinizde bilinemezliğini koruyan bir kent.

Sevişme bitti, yataktan kalkıp çıktı.

Evine döndüğünde, çalışma masasına geçip bir önceki gece yazdıklarına baktı. Hiçbiri doğru değildi. Yazılan hiçbir şeyin doğru olmadığını uzun süredir düşünüyordu, artık yaşananların doğruluğundan da emin olamıyordu. Geriye sadece düşler kalmıştı.

Birden, tanımadığı kişilerin evinde konuştuklarını fark etti. Bir adam genç bir çifte odaları gezdiriyordu. Masanın başından fırlayana dek gitmişlerdi. Sokak kapısını açtı, sesleri apartmanda yankılanıyordu, evi beğendiklerini duydu.

Dolaptan eski fotoğrafların durduğu zarfı çıkardı, hepsi silinmişti. Hiçbir şeyin görünmediği mat kartonlara dokundu, aklında kalan fotoğrafları yeniden çizmek ister gibi parmağını boş kâğıtlarda dolaştırdı.

Uyumak, düş görmek istiyordu.

Kadın yataktan doğruldu. Hazzı kendi bedeniyle oluşturmuştu. Yalnızdı. Elleri, çarşaf, belleği ile sarmalanmıştı. Şimdi çıplak, yatakta oturuyordu. Bir sigara yaktı. Matem en çok hazzın sonrasındaki suçluluk duygusunda hissedilir.

Sokağa çıktı, tekrar içeri girdi. Merdivenler onu yormuyor, hangi basamağın önce, hangisinin sonra geldiğini kavrayamıyordu.

Yeniden sokağa çıktığında bir önceki gece not bıraktığı arkadaşını gördü, yürüyüp omzuna dokundu, bir tepki alamadı. Arkadaşı yanındakiyle konuşuyordu. Adının geçtiğini duydu.

İskeleye inmeye başladı. Bu meydanı çok severdi. Hüzünlendi, oysa oradaydı. Çocukluğu, caddeden karşıya geçen sonsuz sayıda kendisi, eski evine giden dolmuşların kalktığı sokakta güneşli havalarda herkesin içinde bir tas suyla yıkanan, herkese "Baba" diye seslenen dev, Rıhtım caddesinde "son filmler burada, cep telefonu alınır satılır takas edilir," diye bağıran, her çeşit bozuk nesneyi pazarlayan işportacılar, sidik kokan eski itfaiye binası duvarları, geceleri ışıklandırılan, sanki ıssız saatlerde çocukları korkutmak için oraya yerleştirilmiş, bazen mavi bir örtüyle çevrelenip matkap sesleri içinde ilkokul öğrencilerine ders veren heykel, bayat ekmeklerin arasına yerleştirilen kızarmış balığın kokusu, solmuş çiçekler satan çingeneler, kurumuş boyalarla ayakkabı boyayan küçük çocuklar, iskeleyi koruyan dalgakıran, yıllardır ona bir şey satmak istemeyen, onun da ısrarla kendisinden sigara aldığı sakallı, yeşil takkeli büfe sahibi, kendileriyle aynı dili konuşmadığı için taşınmaları sırasında nefretlerini saklamayan hamallar, bir keresinde "Cemaatimiz yaşlandı, kilisede artık düğün değil yalnızca cenaze töreni oluyor," dediğini işittiği papaz, birlikte yaşamak istemeyen sayısız insan...

Hepsinin üstünde, ne zaman ineceği belli olmayan aynı erkin gürzü duruyor.

Meydan, kent, insanlar, sesler, dokunmak, yazmak, dünyanın tümü devinimsiz bir yontu olarak göründü gözüne. Katılaşmış, çevresinde dolaşabileceği, dokunmasının yasaklandığı, giderek tek biçime dönüşen bir madde.

Kendisinin maddeden ayrıştığını hissetti; hissetmedi, bu duygu, tek biçimli maddeye aitti. Yontunun çevresinde dolaşmayı sürdürdü; sevgilisi, dostları, evi, yazıları iç içe geçmişti. Hepsi ona bakıyordu; o, hiçbir şeye.

İskelenin turnikesi kendiliğinden döndü, ismini söyleyerek. Vapura bindi, çekilen halatlar onu çağırıyordu. Çevresinde dolaştığı yontu ona ismini hatırlatıyordu. Sadece bir isimden ibaret olduğunu düşündü, ismin işaret ettiği bir şey yoktu.

Vapur karşı kıyıya ulaştı, indi. Her şeyin içinden geçerek yürüdü. Toprağın, bedenlerin içinden, geminin suyu yarması gibi geçiyordu.

Mezarlık sessizdi. Bir toprak kümesinin üzerine iliştirilmiş isim ve numara ile gömülü olduğu yeri öteki mezarlardan ayırt etti.

Yaşarken, düş görmenin de bir tür ölüm olduğunu okumuştu. Öldüğünde ise sadece başkalarının düşüydü.

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.