Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-381-6
13x19.5 cm, 135 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
 

Hande Öğüt, “Hülya'nın buruk hikâyesi”, Radikal Kitap Eki, 13 Aralık 2002

"Okumak, bir metnin yalnızca ne anlama geldiğini keşfetmek değil, aynı zamanda size 'neler' yaptığını da bir deneyimleme sürecidir," der Amerikalı alımlama estetiği kuramcısı Stanley Fish.

Okumanın sadece; anlamları, bize kodlandıkları biçimlerinin dışında, bir bilgi dizgesinin, bir kavrayış düzleminin içinden anlamlandırmakla yetinmeyip 'fenomen'leştikleri mitik metinleri yırtıp görünmeyenin ötesine ulaşarak deşifre edebilme arzusu, bir keşif süreci olmadığını; bunun ötesinde, yazının adeta canlanarak benliklere çok derinden işlemeye muktedir olabileceğinin hakkını teslim eden kimi kitaplar vardır. İronik ya da örtük bir metnin taşıyıcısı olmakla birlikte kendini bu kapalılık içinden açımlarken içeriği, sorunsala dönüştüren metinler, 'ideolojik' misyonunu da kendini kuruş biçimiyle çelişmeksizin yerine getirir. Böylesi metinler, insana öyle bir şey yapar ki başa çıkmak mümkün olmaz. Rüyalar kâbusa dönüşür; gündüz düşleri bir karabasan gibi kuşatır imgelemi... Ayşe Özmen'in ilk romanı Sen Gülerken, işte bu tür metinlere çok iyi bir örnek. Hatta para-romanların çiğdem çekirdekleri gibi açtığı günümüzde, kendini geride tutarak, anlatıyı öne çıkartan, romantik yalana karşı, romansal hakikate gönderme yapan ve yapay ışıkları kaldırıp okura ürkünç karanlığı göstererek okumak denilen eylemin nasıl 'şeytanî'leşebileceğini kanıtlayan mükemmel bir anlatı.

Yüzleşmekten ölesiye korktuğumuz geçmişi sorgulamanın bedelini, şaşırtıcı bir kurgu ve poetik bir biçemle aktaran Özmen, özdeşleşmekten imtina edeceğimiz kahramanları üzerinden, meşrulaştırılan tüm bedenleri, zincirlerinden kopararak, olanca çıplaklığıyla seriveriyor önümüze. Histerik bir çözülüşe zemin kılınan mezarlık sahnesiyle buyur edildiğimiz bu dram, misafir odalarında sergilenen hayatlarımızın küflenişini, kapısı hep kapalı tutulan arka odaların ölüm kokan rutubetinden mülhemliğini dile getirirken; iktidar tarafından, paylaşılmak için saklanan, hatta üretilen bir 'geleneğin' kınından çıktığında, insanı nasıl yaraladığını, kanayan ruhların tanıklıklarıyla nakşediyor hafızamıza.

Hülya, üç-dört yaşlarından beri, sanrılı bir hayalin pencesinde kıvranmaktadır. İlkokul yıllarında, tesadüfen fotoğrafını gördüğü besleme Havva'yla ete kemiğe bürünen bu hayalin ardından çıktığı yolculukta kendisiyle yüzleşirken süslü anlatıların arkasındaki yılana, büyük aile sırrına ulaşır ve bilincine vardığı şey, bir cehenneme sürükler onu.

Anneannesini yitirdiği gün, tanıklık ettiği ölümleri de gömen ve tüm mezarları kapayarak, gözlerini hayatına çeviren Hülya, o güne dek hatırlamaya korktuğu her şeyi, didik didik edecektir. Anneannesinin yasını tutarken; aslında yazgıları birbiriyle örtüşen, ensest karşısındaki çaresizliği, susku ve utançla bastırarak hayatlarını bir cehenneme çeviren kendi kuşağından üç kadının yasını, çocukluğundan beri gizli gizli tuttuğunun ayrımına vardığı durakta; içsel yolculuğuna çıkmaya, yıllar yılı tutsak yaşadığı başka bedenlerden koparak içine bakmaya hazır hisseder kendini. Oldu bitti figürasyonunda yer aldığı oyunun kahramanı olmaya soyunduğu bu zorlu mücadelede, sırların saklandığı kilidi kıracak vasıta hafızası değil; Havva'nın silik hayali, eski fotoğraflar, kitaplar, tozlu eşyalar ve aile yadigârı anı nesneleridir.

Perdelerini indirdiği ândan itibaren bis yaparak yeniden açan, eşyanın ardına sakladığı gizi ele verir gibi görünürken sakınan, akışa biteviye katılan sürpriz oyuncularla heyecanı sürekli kılan bu sahneden, bakın kimler gelip kimler geçer...

Kendisini bir Arap devrimcisi olarak tanımlayan uzun yıllar şark hizmetinde bulunan, cinsiyetçiliğini ve milliyetçiliğini birer apolet gibi omuzlarında taşıyan Seyfettin Efendi; on yedi yaşında, okulunu bırakıp hiçbir zaman sevmeyeceği Seyfettin ile evlenen ancak bir başka erkek uğruna kocasını ve kızını terk eden, daha sonra da kendini kendine tutsak kılan Leman Hanım; Seyfettin Bey'in beslemesi Havva'yı hor gören, üvey kızı Melek'i deli gibi kıskanan, Hülya'yı küçümseyen Seyfettin Bey'in ikinci karısı Neriman Hanım; Melek'e de Hülya'ya da annelik eden, ölürayak sırrı ele vererek vicdanını rahatlatan emektar Safiye Teyze; çocukları üzerindeki otoritesini, istemediği bir şey yaparlarsa ölesiye üzüleceğini hissettirerek kuran, kırılgan, bencil, hiç büyümeyen, kurbanken kurban edici hale gelen 'çocuk-anne' Melek. Ve annesinin bu halini küçükken algıladığı için onu üzmemek adına suskunun gölgesine sığınan, büyük ninesi, anneannesi ve annesinin yazgısına, rızası alınmadan ortak edilen Hülya.

Anneannesi Leman Hanım tarafından küçük yaşlarda terk edilip 'sapık' babasının ellerine bırakılan annesi Melek'in hikâyesinin, benzer bir devamını yaşantılayan Hülya, zamanla herkes tarafından onaylanmak ve sevilmek isteyen, aşırı hassas bir insan olur. Kendisine yapılan düşmanca şeyleri bile anlama gayretinin ötesinde, çevresindeki erkeklerin tacizlerine duyarsızlaşıp saldırgan davranışları suçluluk duygusuyla ört bas etmeye çalışır. Tüm bunların müsebbibi kendisi olduğu için susmalı ve gizlemelidir. Küçük bir kızken örtbas ettiği bu durum, lise yıllarında tutunduğu devrimcilikle değişir; yaşadıklarıyla hesaplaşma gücünü ona bu inanç verir vermesine ama bir dönem gençliğini silkeleyerek hayatın içinden silip atan darbenin çarkları arasında sıkışıp kalır yine. Kocasını, arkadaşlarını, hayallerini, gücünü yitirir. Onu yeniden harekete geçiren, Havva'nın, gizemli hayalinin peşi sıra bıraktığı çakıl taşlarıdır.

Bilincinin çok gerilerine ittiği kutsal aile muamması, bir kadın dergisi için hazırladığı röportaj esnasında aralanmaya başlar. Babalarının tacizine maruz kalan çocuklar ve anneleriyle konuşurken hastalanır, ama bunu şiddete maruz kalmış kişilere olan duyarlığıyla açıklar. çünkü bilincinde taşımakta olduğu şey o kadar ağırdır ki, zihni düşünmeyi reddeder. Ve yaptığı röportajların hiçbirini kullanamaz. Belleğinde bir kedi yavrusu gibi kıvrılmış o 'şey'in uyanması için birkaç yıl daha geçmesi gerekir.

Kadını anlamak için, onun annesine ve anneannesine ilişkin bir şeyler bilmemiz gerekmez mi zaten? 'Anne Melek mi Yosma mı' kitabının yazarı Estela Welldon'ın işaret ettiği üzere; bebeklikte annesi tarafından kronik olarak ihmal edilen yetişkin kadın, eski korkusunu ve güçsüzlüğünü zalimce bir egemenliğe dönüştürecek ve bu egemenlik hükmünü daha zayıf olan üzerinde sürdürecektir.

Leman Hanım için kızı Melek, nefret ettiği kocasının bir uzantısıdır. Onun henüz bebekken, kocası tarafından tecavüze uğranarak yara bere içinde bırakılan bedeni, adeta dışkılanmış bir pisliktir. (Öyle ki Latince aslı 'incestus' olup pis kirlenmiş anlamına gelen enseste, adeta mahkûmdur bu bu kirli bebek.)

Bu gerçeği de annelik rolünü de inkâr ederek ömrü boyunca onu suçlayan Leman Hanım, genlerle geçen bir illet olarak gördüğü bu 'pislik' yüzünden torunu Hülya'ya karşı da aynı tutumu takınır; tıpkı çocukluğundaki güçsüzlüğü, egemenliğe dönüştüren Melek'in yaptığı gibi. Nefret ettiğine dönüşme, mazlumluktan zalimliğe 'terfi' etme biçiminde birbirine karışan bu süreçte; erkek dilinin iktidarının, aslında kadınlar tarafından nasıl farkında olmadan sürdürüldüğüne ve bu döngünün kuşaklar boyunca nasıl üretildiğine şahit oluruz.

Annesinin eksikliğini giderme çabasıyla babasının ihtiyaçlarına hizmet ederek adeta 'ikame bir annelik' yaşayan Melek'in de, aynı şekilde dedesinin 'cinsel aydınlatma girişimlerine' sessiz kalan Hülya'nın da ensest ilişkisine pasif biçimde katılmalarının nedeni; ayrılık ve kaybetme korkusudur. Annesini yitirmiş olan Melek hiç değilse babasını muhafaza etmeye çalışırken, Melek'i üzerek ölümüne neden olacağından endişe eden Hülya, kendi yasını tek başına yaşar. Böylece hep saklı kalmaya mahkûm olan ve geleneklerle sürdürülen aile içi cinsel şiddet, toplumun kadına yönelik cinsel taciz ideolojisinin makrokozmik boyutunu besleyen, mikrokozmik bir paradigma olarak sürgider.

Eksenine 'ensest' olgusunu yerleştirse de; toplumun idealize ettiği ailenin şiddetini, kutsal addedilen anneliğin 'korkutucu' gücünü, regl olmayı bile kadına cezalandırılası bir suç olarak yaşatan maşist hegemonyayı, devletin ideolojik aygıtlarının manüplasyonunu, darbenin yıkıcı etkilerini, bireyselliği imha yoluyla oluşturulan yığınların çaresizliğini, taşra insanının açgözlü yırtıcılığını, insanı yek diğerine kırdıran faşizmi ve ksenofobik geleneğimizi; Hülya'nın yolculuğunun duraklarında, tüm acıtıcılığı, sertliği ve çarpıcılığı ile karşımıza çıkaran roman, sorguladığı tüm bu olgular üzerinden giderek siyasallaşan bir anlatı. Büründüğü biçim ne olursa olsun, iktidarın, faşizme içrek kapılarını bir bir açarak, siyasi olanın hayatın her alanını kapladığını ve özel olanın politik olduğunu, savsözler kullanmadan, sloganlar atmadan aktarmayı başaran Ayşe Özmen, tümüyle bir darbeler ve savruluşlar silsilesi olan toplumsal ve siyasal tarihimizin katı disiplinini; anımsamalar ve sıçrayışlarla örerek hiyerarşiden kurtardığı, uçucu kurgusuyla bozuşturuyor. Doğrusal bir zaman akışı içinde anlatılmayan hikâye, sık sık geriye yapılan dönüşler ve bilinçakışıyla verilen hatırlayışlarla, unutturulmak istenilenleri peşi sıra bırakmayarak önüne katıyor.

Çürümüş bir toplumda, ayakta durma gücünü devrim idealinden alan Hülya'nın buruk hikâyesi, ideolojilerin, devletin kendini koruma güdüsüyle çarpıtıldığı günümüzde, giderek hepimizin kaderi olmaya doğru evrilmiyor mu? Bu bağlamda, E. Fromm'a kulak kabartsak mı acaba? "17. ve 18. yüzyılda gerçekleşen büyük Avrupa devrimleri 'bir şeyden kurtulup özgür olmayı', 'bir şey yapmak için özgür olmaya' dönüştüremeyince, milliyetçilik ve devlete tapma, kandaşlararası cinsel ilişki saplantısına geri dönüşü gösteren simgeler olmuştur."

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.