Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-420-2
13x19.5 cm, 200 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Gençlik Düşü, 2006
Son Adım, 2011
Uzun Yürüyüş, 2015
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
 

Hüseyin Kıran, “Kenarda kalmaması gereken bir kitap: Kenarda”, Virgül, Aralık 2006

Bir yazarın anlatısını oluştururken tercih ettiği etkinlik konumu, yarattığı dil evreninin seçilmiş öğeleri, dil elemanlarının yerleştirilme biçimi, kurmaca metnin yapılandırılış tarzı, okura iletilmek istenen (ya da sadece ifade edilmek istenen) bilgi ve hayatlar, onun bilinç durumunun gerçek cismini oluşturur.

Bu bilgiyi kullanarak, eğildiğimiz edebi metnin ne’liğine dair sağlam bir irdeleme için bir başlangıç noktası, bir eşik bulabiliriz.

Kenarda’da kullanılan dil soğuk, mesafeli, metaliktir. Asla coşkuya kapılmayan bir kalemin kılı kırk yaran üslubu karşılar bizi ilk satırlarda ve bu konumunu romanın son sayfasına dek elden bırakmaz. Böylece, romanın okur için kolay ilerlenebilir olmayan, sağlam, sanki kelime aralarına beton dökülerek sıkılaştırılmış cümleleri, aklın keskin kenarlarıyla kırılarak ilerlenebilen doygun maddeli felsefe metinlerini andırır.

Kenarda’nın dilini oluşturan ve buzdan kalıplarla örülmüşe benzeyen cümle dizilerini okumak, dilin üstünde tutulan buzun dili uyuşturması gibi bir etki yapıyordur okurun zihninde.

Okurun sabrını zerrece dikkate almadan gerçekleştirilen bu romanın dilinin neden böyleliği üzerine düşünmek, romanı bir nebze olsun açan bir anahtar olabilir belki.

Doğal ki dil ancak anlaşılabilir olan bir hayatın verilerini iletmekte kullanılabilir. Ve bu hayatı kavrayan, çözümleyen, olay ve olguları yerli yerine oturtan, bunlardan deneyimler elde edip dersler çıkartan, böylece hayatına ve hayata az çok etki eden bir akılla mümkündür bu; ve bu akıl, bir bilinç yaratarak etkinlikte bulunur. Hepsinin temelini oluşturan şey ise, hatırlama eylemi olsa gerektir.

Hatırladığımız hayatımızsa bir öylecelikle iç yaşantımızda yer almıyordur. Geçmişten getirdiklerimiz beynimizde birikerek bir deneyimler bütünü- bir tarih oluşturur ve biz bu tarih üzerinde çalışır, onunla oynayarak onu yumuşatır, katlanılabilir, kabullenilebilir kılarak, bu bir tür kurmaca evrende sürdürürüz varlığımızı ve değiştirmediklerimizde ve değiştirmeye gücümüzün yetmediklerinde yaşarız.

Dolayısıyla zihnimiz, tıpkı evimiz gibidir. Tamamen bize ait olan (ya da daha doğru bir deyişle biz tarafından denetlenebilir durumda, içimizde olan; ki bilincin temel verisi esasta dış dünya, onda oluşan eylemler, insan ilişkileri, bunların tarihi, sürekliliği ve kopuşları içinde, bütün bir hayatın seçilmişleridir, böyle oluşturulur) tıpkı bir evin içini dolduran ve bize konfor ve alışkanlıkların sürekliliğini sunan eşyaları istediğimiz gibi düzenlediğimiz, yaşadığımız hayatı yeniden kurguladığımız ve yeniden yarattığımız ve böylece küçük yaraları sardığımız, büyük ve katlanılmaz acıların üstünü örtüp iyileşmeye ve unutmaya bıraktığımız, yaşadığımız iyi zamanların yüzeylerini parlatıp daha önlerde bir yere astığımız, kendimizi yeniden ve kendimiz için kurguladığımız iç bahçemizdir zihin. Zihin, başka şeylerin yanında bir sığınma mekânı olarak vardır. Hayatın azgın saldırısından korunulan bir iç defans alanıdır; kabuğundan başlayıp içine doğru gidildikçe aşama aşama yaşama deneyimlerinin yumuşadığı, sadeleştiği, billurlaşıp anlaşılır kılındığı, sonra sonra sarmalanıp paketlenerek ayak altından kaldırıldığı bir tür depo işlevi de görür. Ki gayemiz bir bakıma, yeni biçimlerde üstümüzde yaratacağı baskı ve basınçlarının yaratacağı sonuçları massetmek için yer açmaktır; nihayet bunun böyle olacağını biliyoruzdur. Hayat durmayacak, üstümüze sağanak halinde gelen yeni yaşantı parçacıklarıyla saldıracak, acı bulutları, travma okları eksilmeyecektir. Hazırlıklı bulunmak gerekir.

Ve ev, kendimizi yeniden ürettiğimiz, bizi tüketen dışarının zorlamalarına karşı direnç biriktirdiğimiz, sonsuz tedirginlikler- zorlu karşılaşmalar ortamı olan dışarı’ya hazırlanmak için enerjimizi yenilediğimiz, kendimizi kimseye teslim etmeden, kimseyle uzlaşmadan, sadece kendimiz olarak ve öyle kalarak, kendimizle eşit ve kendimizden ibaret yaşadığımız, zayıf ve güçsüz konumdaki her bireyin kemiklerini çatır çatır kırıp onu sindiren kurulu toplumsal ilişkiler bütününün yarattığı kahredici gerilim ortamının aksine, zayıf ve güçsüz hallerimizi yaşayabildiğimiz tek yer olarak ev. Uyuyabildiğimiz, kendimizi gerçekten uykuya teslim ettiğimiz- otellerde insanlar uyumazlar gerçekte; uyku durumuna geçerler, bir proje olarak uyku etkinliğini gerçekleştirirler ama bu asla gerçek bir uyku, bir kendini bırakış ve dinlenmeye sunuş değildir- mutlak güvenliğin mekânıdır. Evin kapı ve pencerelerinin içeri doğru açılmak üzere yapılmasının imlediği şey, onun içe dönük bir varlık alanı olduğudur; tıpkı zihnimiz gibi.

Kenarda’da ise ne evdir, ne de zihin bir geçmiş içinde kendini bütünlükle kavrayabilen, bir hikâye oluşturabilen böylece bir kendilik kurgusu, bir bütünlük duygusu edinerek hayatın karşısına çıkabilen bir durumdadır. Zihin evi hatırlayamaz, tasarlayamaz. Evle ilişkisi nasılsa, kendisiyle de ilişkisi öyledir; her şey bazı izler halindedir ama bütünlenebilen parçalar, ipuçları değildir bu izler. Bir eve sığınmıştır belki zihin ama bu bir tümleyen ve içinde tümlenilebilen bir mekân değildir, bir hayvan tarafından terk edilen boş bir kabuk gibidir. Böylece dil irdeler, üstünde durur, bakışını derinleştirir ama eline hiçbir şey geçmez. Belki bir yaşanmışlık enflasyonuna maruz kalmıştır bu zihin; öyle çoktur ki yaşananlar, artık bunları bilmek imkânsız hale gelmiştir. Unutuluşa terkedilmiş değildir bu gürlükle akıp biten hayat, sadece öyle büyük sularda sürüklenmiştir ki, artık suyun kıyısında mı, yoksa ortasında mı olduğunu, saplanılıp kalınmış bir bataklıkta ne kadar zaman geçirdiğini, denize ulaşıp ulaşamadığını, hiçbir şeyi ayırt edemiyordur; yalnızca su vardır, yalnızca çokça yaşanmış hayat vardır ve böylece hiçbir şey yoktur. Ve zihin, bir hayvan tarafından terk edilen kabuğa başka bir hayvanın gelip yerleşmesi gibi geçici bir korunmak adına, bu eve yerleşmiştir.

Hiçbir şeyi başarmak istemeden başarmış bir romandır Kenarda. Bir dil kurmuş, ama o dil pek bir şey iletmemiştir. Anlatıcının içinde devindiği mekânlar, gecekondu semtleridir. Halkalı-Sirkeci banliyö hattı boyunca sıralanmış işçi semtlerinden herhangi birinde yaşıyor, buradan anlatıyordur. Nitekim anlatıda buralar hem barınma, hem çalışma alanlarıdır. Ancak Kenarda’nın bir gecekondu fonunda geçtiği söylenebilirse bile, gecekonduları, buralarda yaşayan insanları ve onların ilişkilerini anlattığı ileri sürülemez pek. Hem de bunlardan başka bir şeyi anlatmaya niyet etmediği halde. Sanki yoksulların, kenar mahalle insanlarının, kentle, çalışmaktan başka bir ilişki kuramayanların zaten var olmayan hayatlarına bir türlü eğilemiyordur yazar. Ve yine, anlatıcı büyük bir güçle çevreyi ve olan bitenleri anlatırken de bir şey söylemiyordur; sanki bir şey olup bitmiyordur buralarda.

Anlatıcı kendini kavrayamadığı gibi, çevresinde akıp giden hayatı da kavrayamıyordur; belki kendisini kavrayamadığı için gerçekleştiremiyordur bunu. Ama alttan alta, ortada kavranacak pek bir şey olmadığı, yaşanan hayatların içi boşluğu, anlamsızlığı, iddiasızlığı ve iradesizliği anlatılmak isteniyordur. Öyle ki, söylenen her şeyin büyük bir özenle metne yerleştirildiği, her satıra, her kelimeye emek harcandığı açıkça sezilen bir kitap sonuç olarak eleğe doldurulmaya çalışılan su gibi boş bir sonuçla, ama tuhaf bir zenginlikle karşılıyordur bizi.

Anlatıcı ve onun dağınık bilincinin etkisi, anlatı nesnesi olan kenar mahalle hayat ve insanları içinde ve onlar tarafından şekillenmiş gibidir. Olaylar bir sis perdesi ötesinde gelişiyordur sanki. Anlatıcı bir tür vakanüvis değildir. Zaman zaman tutabildiği ve bir anlam etrafında bütünlemeye çalıştığı hayatları ve hayatı, üstünkörü anlatıyordur. İnsanlar önünden geçerler, çevrede gezinirler, garsonlar hizmet eder, parklarda dolaşanlar vardır, bir yığın kentli yaşam ıvır zıvırı doludur kitap, ama bütün bu olanlarda bir anlam ve gerçek hayat kıpırtısı bulamaz. Sanki her şey aslında ölüdür. Her şey devinir, durur, katlanır, ses çıkarır, serilir, akar, patlar, açılıp örtünür ve bütün bunlar, bütünüyle ölü bir hayatın görünümleri kadar güçlüdürler ancak. Bilinç, olan bitenin dışında ve ötesinde yer alır; hayatla ilişki kurmadan soğuk gözlerle bakar, alçak sesle konuşur. Sanki kendisini zerre kadar ilgilendirmeyen bir rapor döküyordur ortaya.

Koskoca bir kent, kuşlar, bacalar, elektrik direkleri, reklâm panoları, tabelalar, ışıklı ve ışıksız yollar, insanlar... hep oradadırlar. Bir türlü katılamadığı, katılamadığı için acı çekmediği, bu katı ve mesafeli gözlemleme tutumunu veri alan bakış, nesneleri ve nesneleşmiş gibi görünen canlılar dünyasını kayıtsız bir ilgiyle izler; böylesi bir dünya tarafından sarmalanmıştır; maruz kalır hayata.

Fakat maruz kalınan hayat karşısındaki konum sonuna kadar nötr değildir. Bu sürdürülemez bilinç hali içindeki anlatıcı evleri hapishaneler, ışıklı sokakları ise bu hapishanelere giden yollar olarak algılar.

Bütün bu düşmanca atmosfer içinde boğulan bilince iki çıkış noktası ışıkla işaret veriyordur. Birincisi bu akıl-düzen kentine karşı, bilincin kendi içinde bulduğu bir yoldur; delilik. Yalnızca bir an parlayıp sönen bir ışıktır bu. Delilik, kıstırılan bir bilincin kendi iç varlığına yaslanarak ortaya çıkardığı bir yangın çıkış kapısını andırır. Akıllı kente, anlatıcının bir türlü içinde hissedemediği kente yönelttiği bir öfke sıçraması gibi yükselir kitapta, tıpkı bir balığın suyun yüzüne, solunamayan havaya doğru yaptığı geçici sıçrama gibidir bu, ve sonra suya, o büyük monotonluğa, o büyük kentsel akvaryuma geri düşer.

İkinci çıkış kapısı, kentle keskin bir tezat halinde anlatılan, yükselen bunaltı köpüğünün üstündeyken görülen doğaya doğrudur. Bu bazen deniz, bazen bir fabrikanın arazisini çevreleyen dikenli tellerin ötesinde başlayan ormandır. “Bırakıp gitmek”, “terk etmek”, “bir ot gibi” yaşamayı sürdürmek için doğa orada bekliyordur. Bu yoldan anlatıcı belki de bir tür bilinçsizlik haline geçecek, hem paramparça ve tümlenemeyen kendi bilincinden (bu bilinç artığından), hem de pek çok bilincin ortak etkinlik ve çatışmasından doğan o boğucu kentten kurtulacak, özgürleşecektir.

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.