Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-456-1
13x19.5 cm, 224 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Ağlayan Dağ Susan Nehir, 2007
Kış Uykusu, 2009
Başka Aşklar, 2011
Ara Tonlar, 2015
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
 

Mustafa Sütlaş, “12 Eylül'ün Romanı Üzerine”, Biamag, 30 Mayıs 2009

Ayşegül Devecioğlu'nu dinlemek için gitmeden edemedim. 12 Eylül'ün öznesi kim? 12 Eylül'ü anlatanlar ve o anlatılanların içinde anlatılanlar mı? Konuşmaları dinlerken aklıma gelen ilk cümle "12 Eylül bitmedi ki" oldu.

24 Mayıs Pazar akşamı Kadıköy'deki Livane Pub Ayşegül Devecioğlu'nu ağırladı. Sezai Sarıoğlu'nun bir süreden bu yana ayda bir düzenlediği "nehir muhabbetler" adlı söyleşinin ilgilisi az değildi.

Konu "12 Eylül ve ona dair yazılanlar" olunca ben de gidemeden edemedim. Yaklaşık bir saatlik bölümünü izlediğim söyleşide ele alınan konuların her birisiyle ilgili olarak aslında söylenecek bir çok söz var.

Sezai Sarıoğlu etkinlikle ilgili çağrısında yaptığı sunumda "Bir adları vardı, devrimciydi... Her düşten, her devrimden çırak çıkarlardı. Yenildikçe, yanıldıkça düşlerinden vazgeçenler oldu... Bazı cevapları ölmüştü, bazıları yaralanmıştı... Dünya bir sorular yumağıydı... İşaret ve itiraz parmaklarını yitirmek teslim olmak demekti...Kitapları ters etmek, devrimci olmanın anlamını terk etmek demekti... Her şeye rağmen okudular... Hayat onları hatıradan büyük, tarihten küçük bir eşiğe getirdi... Sözcükleri, hatıraları, düşlerini, kavramları mayalanmıştı artık... Eski anlam dünyalarının özünü terk etmeden, yeni kitaplara, yeni imgelere, yeni anlamlara taşındılar... Bir yandan hayatla ve tarihle yüzleşirken öte yandan düşündüler, okudular, yazdılar... Onların içinden bazıları, yaşadıklarını şiir, roman, öykü, sinema olarak sanata dönüştürmenin çabası içine girdiler... Sanatın, edebiyatın kendi estetik hallerini öğrenerek, sabırla yazmaya koyuldular..." diyordu.

Belki de bir çokları gibi bu söyleşiye beni de çeken bu sözlerdi. Özellikle son cümlenin gerçek hayattaki karşılığını merak ediyordum. "Yazmaya koyulanlar gerçekten yazdılar mı?"

Yazıldı mı tüm olanlar, yazılabilir mi? Yazılmış olanlar "belleğin süzgeci"nden, hele hele "sanatın imbiği"nden geçtiğinde gerçekliğini koruyabilir mi?

"Keşke o söyleşiye Devecioğlu'nun yeni çıkan Kış Uykusu ile Ağlayan Dağ Susan Nehir ve özellikle de Kuş Diline Öykünen'i okuyarak gitseydim" dedim içimden.

"Hem kitapları okumadın hem de bu yazıyı nasıl yazıyorsun" diyenler olacaktır. Dahası Sevgili Ayşegül de yazdıklarını okumadığım için bana kızacaktır muhtemelen. Ama bu BİAMAG yazısını, –onun kitaplarını okuyacağıma dair söz vererek– orada tartışılan ve konuşulanları sizlerle paylaşmak için yazıyorum.

"Yarına dair"

Ayşegül'ün alt başlıktaki sözünün öncesinde "yarına ve başka bir dünyayı kurmaya dair" bir tahayyül vardı. Ayşegül o kaygıyla yaklaşıyordu, yaşadıklarına, yazdıklarına, sanata, edebiyata ve edebiyat yoluyla ortaya koyduklarına ve tartışmak istediklerine.

Gerçekten de onun dediği gibi bence de öncelikle "özne"nin kim olduğu net bir şekilde ortaya konulmadan bunları anlamak da çözümlemek de, doğru yanıtları bulmak da, o yanıtlar üzerinden yarını kurmak da olanaksız.

12 Eylül'ün öznesi kim? 12 Eylül'ü anlatanlar ve o anlatılanların içinde anlatılanlar mı? Konuşmaları dinlerken aklıma gelen ilk cümle "12 Eylül bitmedi ki" oldu. Ardından da aklıma düşen soru şuydu:

"Henüz bitmeyen, süren bir dönemin, yaşanmakta olan yaşamın 'öyküsü, hikayesi, romanı' olabilir mi?"

Hemen ardından Ayşegül'ün de vurgu yaptığı ikinci nokta kafamda somutlaştı. "Şimdi, biraz önce ya da dün veya yıllar önceyi anlatılırken kullanılan dilin nasıl bir dil olması gerekir? Bir "anı ya da anlatı"yla, bir edebiyat yapıtını birbirinden farklı kılan unsurlar nelerdir?"

Asıl can alıcı soru ise onların ardından geldi: "Önümde, ardımda, yanımda oturan ve tıpkı kürsüdekiler gibi kendilerin "yaşama müdahale" etme anlamına gelen "devrimciliği" görev biçenler, yaptıklarını, yaşadıklarını, hem de henüz yaşarken bir edebiyat yapıtıyla anlatabilirler mi?

Yoksa anlatıcılar, yazıcılar, yazarlar 'devrimci'ler farklı farklı kişiler ve kişilikler mi?

Eğer böyleyse onların anlattıkları başka bir bağlamda gerçekliğe koşut olabilir mi?"

Tüm bu soruların yanıtları, yanıtlayanın kim olduğuna bağlı olarak çok ve aynı oranda da farklı. Belki de hiç birisinin tek ve doğru bir yanıtı da yok ve hiç olmayacak. Doğrusu söyleşinin içinden de buna dair bir sonucu çıkarmak çok olası değildi. Sanırım onlar için de net yanıtlar yoktu.

Yazmak ve yaşamak, yaşamak ve yazmak!

Ayşegül Devecioğlu "Yazmak, anımsamaktan daha farklı bir süreç... Anımsamanın en gerçek, en acılı yolu ifade etmek... Bu ifade etmeye başladığınızda bölük pörçük düşünme, canınız yandı mı kaçma şansınız kalmıyor. Sistemli bir çözülme ve yeniden yapılanma başlıyor hafızada. Bu çok zorlayıcı... Ancak bir edebi metnin anımsamayı reddedişin üstesinden gelebileceğine inanıyorum. Ama bir nevi pragmatizmle edebiyat içinde kalmış değilim. Ben bu kayıp dönemin canlandırılmasından sorumlu olduğum kadar edebiyata karşı da sorumluyum. Öte yandan o kadar anlatılmamış olaylar, işkenceler, gözaltında korkunç ölümler var ki, bunlardan söz etmemek mümkün değil. Çünkü bunlar da çok fazla anlatılamadı. Üstelik bu kayıp geçmişi kendi gerçekliği içinde kurgulamak, bu hikâyeyi hiç anımsamayan, hiç yaşamamış ya da anımsamak istemeyen insanlara da anlatmak ihtiyacı işi daha da karmaşıklaştırıyordu" diyor yolunu çizip yaptığını somutlaştırırken.

Ama bu sözler sorunu bir yandan gözler önüne sererken, başka yerlerde ve başka açılardan verilecek yanıtların varlığını da ortaya koymuş oluyor.

Bunları düşünürken birden aklıma bir edebi biçim olarak "destan" geliyor. İnsanı, yaptıklarını ve olanı yüceltirken, aynı zamanda gerçeğe ve yaşanılana daha çok yaklaştıran, dinleyenleriyle buluşturan, anlayanların kendilerini içselleştirdiği biçim olarak, halkın içinden çıkan ve onun gücüyle büyüen, yaygınlaşan destan.

Sonra da, bu ülkenin halkları, insanları, yurttaşları gerçekten de "12 Eylül'ün destanını yazdılar mı?" sorusu...

Buna yanıt ararken "olası destan kahramanları" gözlerimin önünden resm-i geçit yapıyor. Zindanlarda, işkencehanelerde, darağaçlarında, ölen, sakat kalan, unutulan, kaybolan...

12 Eylül'ün şiddetinin en yoğun, en bol, en yaygın olduğu anlarında sıradan insanların "küçücük ve yalnız" bedenleriyle direnirken yarattıklarını düşünüyorum.

Örneğin Diyarbakır Zindanı'yla ilgili tanıklık çalışmasını yaparken, burada yıllarını geçirenlerin, yaşadıklarından "sıradan" bir olaymış gibi söz ederken, hiçbir edebi kaygı gütmeden anlattıkları tanıklıkları dinlerken, onların içinde yakaladığım, öyküler, romanlar, şiirler aklıma düşüp duruyor. Yazanla yaşayanın anımsadıklarını ifade etme biçiminin arasındaki kıldan ince çizgi yine önüme geçip bana "dur" diyor....

Yenilgi mi?

12 Eylül'e "yenilgi" denildi. Bazıları için ise uzun süren ve sürecek bir "savaş"ın yalnızca "yitirilen muharebeleri"nden biriydi.

Bakılan yere, bakanın kim olduğuna , dün ve bugün ne yaptığına göre bunlar ve aralarındaki nüansların farkına varılabilir, kimileri için "bunlar doğru" denilebilir belki.

Hatta "ama bitmedi, sonlanmadı, süren bir dönem olarak hâlâ içinde yaşıyoruz. Devrimi bir başka biçimde bir sürekli değişim olarak daha küçük ama aslında çok daha büyük ölçeklerde her an içinde yer alarak yaşıyoruz" diyenler de olabilir.

Benim unutmamaya çalıştığım ise tüm bu süreç içinde, şimdi artık siluetlerini bile gözümüzün önüne o kadar kolay getiremediğimiz, giderek adları, özellikleri, belleğimizin içinde sisler arasında kaybolan "yoldaşlarımız, arkadaşlarımız, kardeşlerimiz" kısacası insanlarımız oluyor.

Onların bazılarının içinde yattıkları bir toprak parçaları bile yok, kimsesizler mezarlığında, üzerinde yalnızca yabani otların bittiği, toprağa dikili adları yazılı bir taşları olmayanlar da var. Yerleri ve taşları belli olanların ise ziyaret edenleri, ananları, onların yaptıklarını başkalarına aktaranları var mı yok mu belirsiz.

İşte beni acıtan nokta da bu: Onların her birinin hikayelerinin öykülerinin bilinir, duyulur, anlatılır olmasını sağlamak ağır bir görev. Tıpkı yaşamak gibi. Bu görev yaşamak gibi, yazmayı da bilenlerin, başaranların yalnız insanlığa ve topluma değil, kendilerine yönelik sorumluluklarından birisi.

Olanların yaşananların unutulmamasını, bilinmesini sağlamak hepimizin en azından kendimize ve geçmişimize yönelik görevimiz.

Ayşegül Devecioğlu buna soyunan ve başaranlardan birisi. Ama sayılarının çoğalması gerektiği açık. En azından 12 Eylül'ün hâlâ sürdüğü bu zamanda unutulmaması gerekenleri kayıt altına almak için onları çoğaltmalıyız, özendirmeliyiz, desteklemeliyiz.

Onlar bizdik, biz onlardık...

Yine Sarıoğlu'nun sözleriyle sürdürelim:

"Bizim mahallenin çocuklarıydılar... Dünyayı yorumlamak için okudular, çok okudular... Yıllarca heves nefes kitapların peşinde koştular... Bir kitaptan diğerine taşındılar... Alıntılar ezberlediler... Devrimi ve sosyalizmi anlamak için kalın, kalın kitapların sayfalarında çizmedik yer bırakmadılar... Dünyayı değiştirmek için, yürüyüşler, mitingler yaptılar... Kapitalizmin neden ve sonuçlarına karşı, yeni bir düşün, devrim düşünün peşini kovaladılar... Devrimci olmanın olmazsa olmazlarından birer anti-faşist olarak okullarını, işyerlerini, mahallelerini koro ve solo savundular... Elleri kalem, dilleri kelam tutan çocuklardılar... Kötülük toplumunun ve kötülük dayanışmasının yüzüne karşı söylediler ve eylediler... Şehirlerin duvarlarını yazdılar... Çoğu kez içlerinden aşık oldular... Devlet dersinde çok öldürüldüler, çok öldüler... Tarih onları, kimse dokunamaz suçsuzluklarına, diye yazdı...12 Eylül 1980'de yollarını askeri cunta kesti... Yaşlı bir bilge, o karanlık dönemi, "Kitapları ziyan ettik uşağum... Okumaları ziyan ettik!" diye özetledi..."

Sonra da Ayşegül'ün Ağlayan Dağ Susan Nehir kitabından bir alıntının işaret ettiğini bir daha düşünelim:

"Naciye Abla'dan öğrendiğim en önemli şey, anlatılamayan, okunamayan, öğrenilemeyen, öğretilemeyen, hiçbir kitapta yazılı olmayan bu şeye ulaşmak için ışık kadar karanlıktan, gerçek kadar yalandan da geçmek gerektiğidir; yalanın, masalın, öykünün gerçekle olan etinden."

Gerçek orada... Doğru da...

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.