Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-505-6
13x19.5 cm, 88 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
İnceldiği Yerden, 2008
Tehdit Mektupları, 2011
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
 

Açılış Bölümü, s. 5-7

Elimi tut, elime tutun, elimden tut, elimde tutkun. Eski bir oyun, belki de karşı sedire vuran güneşin açısı bir an zihnimin ulaşılabilir bir yerine getiriyor onu. Kelimelerle düşünülmez gerçi. Ama kendi kendine konuşuyorsan o zaman başka. Her mübalağa mübahtır o zaman, bütün süsler, bütün gülünçlükler, bütün duygusallıklar, bir ismin bütün takıları. Her sabah bir vapura binip karşı kıyıya geçerken, her akşam bir vapura binip öbür kıyıya dönerken. İçimde bir ses akıp gidiyor böyle, hep seninle konuşan, hep sana konuşan.

Kafamı öteki tarafa çevirince deniz kayboluyor. Birdenbire, apansız kayboluyor. Sadece karşı kıyının yamaçlarına yapışmış leb-i derya apartmanlar kalıyor Kız Kulesi'ni geçtikten sonra. Tekrar kafamı çevirdiğimde yine deniz, daha yakın. Yan yana dizilmiş, teknolojik bir hileyle her biri bir görüntünün farklı parçalarını gösteren televizyonlara benzeyen vapur pencerelerinden görünen uzak apartman pencerelerine ve manzaraya karşı her daim açık tutulan perdelerin gözler önüne serdiği minicik, uzak televizyonlara kıyasla epeyce yakın. Deniz buracıkta, cama uçlarını dokundurduğum beş parmağımı çevreleyen hafif buğunun hemen altında bulanık, buğunun seyreldiği yerde tuzlu ve tozlu, camı açıp kapamak için üzerine açılmış iki düzgün delikten bakıldığında net, denizin ta kendisi. Camın sekteye uğradığı yerde izlenen bir şey olmaktan çıkıyor deniz, sadece varolan ve koklanan bir şeye dönüşüyor. Küçücük bir delikten geçilen bir dünya olan bir şeye. Burnumu o yuvarlacık tuz kokusuna dayıyorum. Aradaki sınırın ötesinde olmayan, dışarıda olmayan bir şey artık. İçinde olunan bir şey. Ancak karabatakların içinde uzun uzadıya kaybolmasıyla bir negatifi olduğu anlaşılan sınırsız bir ayna. Gözlerimi kapayıp... belki de o kadar derin değildir diye düşünüyorum. Belki uçurumlar yoktur. Belki sadece teknelerin omurgalarının bittiği yerin hemen biraz altındadır kum. Üç bilemedin beş metre. İki katlı bir ev kadar. En derin yerleri bir transatlantiğin dev gövdesi kadar. Onu öyle derin gösteren o koyu yeşil sıvı, o ışık geçirmez kopkoyu sıvı. Sığlığını saklayan bir deniz. Derinliği safi bu sırdan ibaret, bu ketumluğundan.

Aklıma ne gelirse, abuk sabuk, ciddi middi, senin uçurumlarını ve sığlıklarını kestiremediğim zihnine bırakıverirdim. Bazen isimleri evirip çevirirdik, mesela HÜZÜN, mesela DERİN, bir oyun kılıfı altında takılar takardık, romantik şeyler söylemenin verdiği rahatsızlığı örtmek için. İmgeleri soğutup bayatlamalarını engelleyen bir buzdolabı gibi kullanırdık oyunları. Gülmezdin oynarken ama seni çok rahatlatırdı. Neden? Belki de hiçbir şey sana gerçek anlamda rahatlık veremediğinden bu tür oyunlarla içini dindirmek isterdin. Şahsi olmayan her konuda canlanırdı dilin. Anlık bir huzur, bir bardak suyun izlediği yoldaki serinlik kadar, görmek istemediğin kaçınılmaz bir şey karşısında bir an gözlerini kapamak kadar, şöyle bir yüzüp gelmek kadar... Hayatın sesinin boğulduğu uyanık rüya anları. Aslında oyun çok kolaydı; başlamak için tek şart, farkında olmadan uzun süredir acı çekiyor olmaktı. Yoksa hiç keyif vermez, keyifli bir tarafı yok aslında.

Yüzünden kaçan bir tebessümün hemen ardından midenin kasılmasını istemediğin için artık gazete okumayacağını, televizyon seyretmeyeceğini söylerdin ya da pantolonlardan nefret ettiğini ya da her sabah uyandığında tırnaklarını kırılmış bulduğunu ve sebebini anlamadığını ya da asla bir berberin kapısından içeri adım atamadığın için saçlarının böyle kırpık kırpık olduğunu. Eyvallah.

Martılar simitten iplerle vapurun arkasından çekilen şeytan uçurtmaları. Etleri yense böyle insan izi sürmezlerdi. Bugün kimsenin dikkat çekesi yok vapurda; sadece suyun öte yanına geçip dört bir yana dağılmak için binmişler vapura, pek de takmıyorlar vapuru, bir an önce inmek istiyorlar vapurdan. İsimlerin kimi fiileri kabul edebilmek için halden hale girmesi pek oyalıyor beni, küçük zararsız bir takıntı. Kapı tokmaklarını eldivenle açan, el sıkmayan, bir şeye dokundu mu hemen elini kolonyalayan, hiç tanımadığım bir bilmemne teyzenin saplantısına benziyor. Aslında her şeyin halleri var; saplantı tek ama onun da halleri var. Mesela benim de hallerim var. Ev halim, iş halim, vapur halim, sen halim. O bitmez, hemen ona geçelim çünkü artık "o" ben halim. Venedik işi, burmalı, hercai, cam bir divitin yirminci kattan düşüşünü yıllara uzayacak denli ağırlaştırılmış bir biçimde izleme halim. Bu sırada hiç düşünmeyişim, hep korkuşum, sadece korku, sürekli korku, sabit korku oluşum, bekleyişim, tam altında durup bekleyişim, her şey normalmiş, her şey suçsuzmuş, her şey bitmezmiş gibi, bir masalda öpücük vermek için beklermiş gibi bekleyişim, gözlerimi bir an olsun ayırmadan, kapamadan aynı zamanda bakmadan bekleyişim. Bu benim sen halim. Sonradan bir rüyadan uyanır gibi (hep böyle olmaz mı?) ama başka bir rüyaya uyanır gibi bu çarpma anında kendimi ta yukarılardan aşağıya düşer halde buluşum. Bu sefer daha hızlı, bir taraftan da dayanılmayacak kadar ağır. Bu da benim ben halim. Buna da eyvallah!

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.