Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-550-6
13x19.5 cm, 256 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Tol, 2002
Bazuka, 2011
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
 

Kemal Varol, “Rövaşatayla atılan bir golü özlemek, Radikal Kitap Eki, 3 Şubat 2006

Tol gibi epey ses getirmiş, yazarına haklı bir ilgi doğurmuş önemli bir romandan sonra Murat Uyurkulak'ın bu kez ne yazacağı, bu romanın yarattığı beklentiyi hangi yollarla gidereceği, dahası aynı başarıyı yeniden tekrar edip etmeyeceği çokça soruldu. Uyurkulak'ın yeni romanı Har'da, romanın kahramanlarından Onüç'ün başından geçenlerin anlatıldığı bir epizot, yukarıdaki soruların yanıtı niteliğinde. Aynı zamanda, yazarlar için bir tehlike de olan bu yüksek tutulmuş çıtanın farkında olan Uyurkulak, önce kendi parodisini yaparak başlıyor.

Küme düşme tehlikesi yaşayan bir takımın golcüsü olan Onüç, takım için hayati önem taşıyan sezonun son maçında dillere destan bir rövaşata atar. Atılan rövaşata takımı küme düşmekten kurtardığı gibi, Onüçe'e de haklı bir şöhret getirir. Onüç, sonraki sezonda gollerini peş peşe sıraladığı halde taraftarları bir türlü memnun edemez. Çünkü taraftarlar, Onüç'ten, son maçta attığına benzer bir rövaşata beklemektedir. Takımın yine küme düşme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu yeni sezonun son maçında, burnunu uzatsa gol olacak bir topa, biraz da ondan eski günlerin ihtişamını bekleyen taraftarları memnun etmek niyetiyle, rövaşata yapar Onüç. Ancak gölü atamaz ve nihayetinde taraftarların hışmına uğrar: hem de kardeşine tecavüz edilerek.

Bu hikâyenin Har'da yer almış olması boşuna değil. Hatırlanacağı üzere, Tol, yayımlandığında hakkında bütünüyle olumlu yazılar yazılmış, roman önce Mahir Günşiray tarafından tiyatro sahnesine taşınmış ardında da bu yıl içinde yayımlanmak üzere Almanca'ya çevrilmiş, ayrıca, romanın bir sinema filmi olarak çekilmesi de gündeme gelmişti. Tol için yazılanların ortak paydasına bakıldığında, kimi yazarların Tol'ün şiirsel dilinden övgüyle bahsettikleri hatırlanacaktır. Sanırım, Uyurkulak'tan yine aynı 'başarı' beklendi ve yazar da bu durumu bir sıkıntı olarak yeni romanına taşıdı. Ancak, belirtmek gerek ki, Har, ilk roman kadar travmatik ve sert bir roman ancak ilki kadar şiirsel öğeler barındırmıyor. İyi ki de barındırmıyor. Çünkü, şiirselliğinden ötürü Tol'e gösterilen ilginin, tam da romanın yeterince çözümlenmemesi sorununu doğurduğu kanaatindeyim. Şiirsellik, bu sefer tek tek cümleler hâlinde değil, romanın bütününe yayılmış durumda. Üstelik çok sert bir konuyu işlemesine rağmen, epeyce ironik bir roman Har. Durum böyle olunca, Tol'ün gördüğü ilgiden sonra işinin zor olduğunun, okurun ondan yeni bir 'rövaşata' beklediğinin farkında yazar. Bu farkındalıkla nefis bir hikâye anlatıyor Uyurkulak.

Netamiye denen ülke

Har fantastik öğelerle örülü, günümüz Türkiye'sine sert göndermelerde bulunan, ironik ve bir o kadar da travmatik bir roman. Roman, okurun neresi olduğunu hemen bulacağı çok tanıdık bir ülkede, Netamiye'de geçiyor. Tarihini hatırlasa hemen infilak edecek, ruhundan söküp atmadığı kötü hatıraları olan bir ülkedir Netamiye. Ayrıca, Netamlılar ile dört parçaya dağılmış Xırbolar'ın onca yıllık kavgasına sahne olan ülkenin Topikler'le de bitmeyen sorunları vardır. Üstelik sadece Netamiye değil, bütün bir Doğu yıllardır benzer karışıklıklarla boğuşmaktadır. Bütün bu karışıklığı da ancak bir 'seçilmiş' çözecektir (Tol'de benzer bir işlev Topal Efe'ye yüklenmişti). Son peygamberden beri yeni bir 'seçilmiş' bekleyen Doğu'nun imdadına, meleklerce yeni bir 'aday' bulunmuştur ama ortada büyük bir sorun vardır. Peygamber olacak 'aday', Netamiye'nin Surlukent şehrine bağlı Cille ilçesinde vatani hizmetini ifa etmektedir. Üstelik bir sorun daha vardır ortada. Yedek subay olan aday, Xırbolar'la amansız bir savaşın tam ortasında, en önde çarpışmaktadır.

Tefail'in önerisiyle Doğu'dan yeni bir 'seçilmiş' aramaya çıkan melekler, tam alçalıp seçilmişi gökyüzüne çıkaracakken, aday, Xırbolar tarafından vurulur. Zor durumda kalan melekler, Tefail ve Büyük A.'yı kandırarak, 'aday'ın ipe sapa gelmez ağabeyi Numune'yi seçilmiş olarak yüksek katlara bildirirler. Ancak, kardeşinin ölümünden sonra askere yollanan Numune, çok geçmez, hayatta herkesi çalımlamış ama bir tek askerlik şubesini çalımlayamamış badisi Onüç'le beraber birliğinden firar ederek Surlukent'ten Batı'ya doğru bir yolculuğa çıkar (Hatırlanacağı üzere, Uyurkulak, Tol'de de bir yolculuk hikâyesi anlatmıştı. Batı'dan Diyarbakır'a doğru yapılan bu yolculuk Har'da tersine dönüyor). Doğu'dan Batı'ya doğru bir seyir izleyen bu yolculuk, denilebilir ki romanın ana temasının da ortaya çıktığı yer konumunda. Askeri birlikten firar eden Numune ve Onüç'ü önce Xırbolar rehin alıyor, sonra da geçmiş ve gelecekleri. Eski bir sinemada yeniden ortaya çıkan Numune, küçük Onüç, ruhundaki horozun içinden geldiği gibi ötemediğinden yakınan Otuzbeş ve yamukların (delilerin) hikâyeleri, giderek, yazarın Netamiye'nin asıl ruhu olarak tanımladığı 'sahtelik' üzerine odaklanıyor. Büyük sinema, aslında küçük bir Türkiye vazifesi görüyor romanda. Türkiye'nin tarihsel meseleleri, ülkenin son yirmi yılına damgasını vuran şiddet bu sinemada yeniden vücut buluyor.

Romanın ana meselesine değinmeden önce, Uyurkulak'ın, böylesine sert bir malzemeyi işlerken, fantastik öğelere neden ihtiyaç duymuş olabileceği üzerinde de durmamız gerekiyor. Berna Moran, Türk romanının başlangıçta fantastikten kurtulmak ve 'olabilir olan'ı yansıtmak anlamında gerçekçi olmak istediğini, 1980'lerden sonra ise gerçeklikten kaçıp fantastiği yakalamak istediğini belirterek, yeni bir bağlama dikkat çekmişti. Bu bağlamı doğuran toplumsal ve yazınsal sebepleri açıklamayan Boran'ın tespiti 80'lerden sonraki romanlar için gerçekten önemli bir tespit. Ancak, Har'da kullanılan fantastik öğeler kanımca çok başka bir işleve sahip. Murat Belge'nin deyişiyle, daha çok bir oyunu, hatta kaçışı akla getiren fantezi, Har'da gerçeği örtüp ondan kaçmak ve başka bir alan açmak için değil, tam aksine, gerçeği katlanılabilir düzeye taşımak, hafifletmek amacı güdüyor. Yazarın, roman kahramanlarını karikatürleştirmesinin bir amacı da bu olsa gerek. Adım adım, fantastik bir alegorinin kapısını aralayan Uyurkulak, buradan asıl meselesine geçiş yapıyor.

Sahtelik perdesi

Uyurkulak, Har'da, her bölümün başındaki epigraflarla ülkeyi 'plakaya' düşürse de (askerliğin son günlerinde yapılan bir eylemin adı) ülke ne olursa olsun bir mezarlık olmaktan kurtulamamıştır aslında. Epigraflardaki göndermeleri çözecek okur, giderek her şehirde bir mezarlığa da uğramış olacak. Orada, son yirmi yıldır tanıdık bir ülkenin gündeminden düşmeyen köy yakmalar, göç ve onun doğurduğu sorunlar, kapkaç çeteleri, Batı'ya yollanan cenazeler, Doğu'da hemen hemen her eve bir keder bırakan ölüler, çarpıtılan hakikatler bu kez de Uyurkulak'ın kalemiyle canlanıyor. Romanın adandığı iki kişi bu açıdan kitabın niyetini açıklamada da işe yarayabilir. Romanın, Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde okurken, önce tuvalette intihar ettiği öne sürülen, ancak sonradan, öldürülüp katline intihar süsü verildiği anlaşılan Ali Serkan Eroğlu ile Kızıltepe'de on iki yaşında on üç kurşunla öldürülen Uğur Kaymaz'a adanmış olması önemli. Bu kişilerin ölüm nedenlerinin de bir 'sahtelik perdesiyle' örtüldüğü hatırlanırsa, romanda yer alan 'hakikat kitabı'ndaki "izin verme bir tek ölünün isimsiz kalmasına" dizesi daha iyi anlaşılacaktır kanımca. Hakikatin boş bir kâğıttan ibaret olduğunu, kolayca yanıverdiğini söyleyen roman kahramanının vurgusu da bu bağlamda değerlendirilmeli.

Onüç'ün, badisi Numune'ye ihanet etmesiyle başlayan süreç romanda bir dizi başka sahteliğin devreye girmesiyle müthiş bir Türkiye alegorisine sahne oluyor. Korsan film ve kasetler, ensest vakaları, Topik olduğunu gizleyen ve Topik düşmanı olan vatan savunucuları, kahraman olarak nam salan ama aslında halk arasında kasap olarak addedilen 'aday', kalpazanlar daha iyi para basınca kendi parasını sahte diye piyasadan toplayan devlet, Tefail ve Tanrıyı kandırmaya çalışan melekler, melekleri kandıran Tefail; sahte bir kutsal kitap yazan deliler; sahte romanlar, kahramanlar, aşklar, ağıtlar.. Romanın asıl gücü her ne kadar bütün bu olayların benzersiz bir üslupla anlatılmasına dayansa da, kanımca Murat Uyurkulak'ın asıl derdi, ülke tarihine damgasını vuran hâkim ruhu (Oğuz Atay'ın deyişiyle 'Türkiye'nin Ruhu'nu) açığa çıkartmak.

Ve hakikat

Murat Uyurkulak'ın, bir dönem Milliyet Sanat dergisinde yayımlanan yazılarını takip edenler, yazarın sürekli olarak gündeme taşıdığı 'hakikat' meselesini iyi bileceklerdir. Hatta, bu uğurda zaman zaman kendini de yazılarına taşıyan, kendini amansızca eleştirip kendi 'hakikatini' de okurla paylaşmaktan çekinmeyen bir yazar. Hatırlanacağı üzere, Türk olmasına rağmen, ilk romanına ad olarak 'çekiç gibi bir tonu olduğu için' Kürtçe 'tol' kelimesini seçmişti Uyurkulak. Har'da da benzer bir durum var. Türkçede "alev gibi, kızgın" anlamlarına gelen 'Har' kelimesinin Kürtçe bir karşılığı da var. 'Har', Kürtçede 'kuduz' anlamına geliyor. Kitabın adı için seçilen bu çift dilli kelime, müthiş bir şekilde romanın içeriğiyle uyuşan, yazarın derdiyle bütünleşen bir yapıya sahip.

Kürt sorunu da var bu romanda, Ermeni meselesi de, hayata dönüş operasyonları da, bir türlü terhis olamamış, askeri meselelerle olan bağına bir çözüm bulamamış, hakikatle yüzleşmekten kaçınan bir ulus da, bu ulusun gündeliğine yön veren tahkiye geleneği de, hatta yazarın kendisi de. Romanın alt başlığının 'bir kıyamet romanı' olması boşuna değil. Netamiye'yi bir karnaval şeklinde resmeden Uyurkulak, adeta bu karnavaldan bir çıkış noktası, bir kıyamet aramaya davet ediyor okuru. Ancak, Uyurkulak'ın, romanın sonunda, klasik 'kardeşlik' retoriğinden, kimi yazarların aydınlanmacı bakışından çok daha farklı bir çıkış noktası önerdiğini de belirtmekte fayda var. Bütün bunları diyalog yazmadaki ustalığı kadar, benzersiz bir üslup ve başarılı bir kurguyla da yapıyor yazar. Sonuçta, hakikatle yüzleşmek isteyen okura, keyifli ve bir o kadar da sert bir roman armağan ediyor Uyurkulak.

Romanın, özellikle Büyük Sinema'da geçen sahnelerindeki epizotlar, yukarıda zikredilen sorunların bir alegorisi niteliğinde. Bir komün hayatını andıran sinema sahnesi, Uyurkulak'ın, bir çeşit kriz edebiyatçısı olduğunun da iyi bir işareti. Dağıtmaktan, parçalamaktan, ama bütün bunları sonra toparlamamaktan yana yazar. Vazgeçemediği 'eski' kelimeler, değişik biçim denemeleri, hepsi yazarın niyetinin bir uzantısı. Bütün bunları, Har'da özellikle öne çıkan fantastik bir kurguyla yapıyor Uyurkulak. Bunlara ek olarak, Har aynı zamanda metinlerarası bir okumaya da imkân veriyor. Romanın 'Bin Elma Mor Ayva' bölümünde Adorno'ya, sinema sahnesindeki sahte kitaplar bölümünde İtalo Calvino'ya, yine aynı sahnede Haner Selimm'den Orhan Pamuk'a kadar bir göndermeler ağı kuruyor Uyurkulak; hatta bazı yerlerde kendisiyle de epey eğleniyor. Sonuçta da, ortaya, bir ülkenin hâkim ruhuna ışık tutan, ironik, bir o kadar da travmatik bir roman çıkıyor.

Murat Uyurkulak'ın, içinde, "insanın ruhuna erişeceksen, deliğinden değil, yarasından gireceksin" gibi 'çekiç gibi' cümlelerin yer aldığı Har, bir ulusa artık terhis olması gerektiğini hatırlatan, bunun yolu olarak da başkalarının yarasına bakmayı öneren, kurgusu ve diliyle öne çıkan son yılların en iyi romanlarından biri!

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.