Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-550-6
13x19.5 cm, 256 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Tol, 2002
Bazuka, 2011
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
 

Aysel Sağır, “Melekler, cinler, derbederler”, Cumhuriyet Kitap Eki, 10 Ağustos 2006

Kendi monotonluklarından bunalmış, durağan hayat ritimlerine sıkıntısının hızını vermeye çalışan insanların nafile çabalarının beş para etmediği bir ortamdan çok, bir yangın yerini göz önüne getirin. İlk aklınıza gelen kaçışan, panikleyenler insanlar mı olacaktır? Ya da yanan ateşi bilinçli çabalarla söndürmeye çabalayanlar mı? Kıyamet günü daha çok dini ritüeller tarafından tasvir edilir, her şeyin sonudur artık. İnsanın yaşarken yapıp ettikleri, günahlar-sevaplar olarak işlem görürken, mükafat ve ceza da bu iki durumundan ağır basanına göre belirlenecektir. Bu anlamda, insanüstü bir gücün bizim yapamadıklarımızı yapıp, soramadığımız hesabı soracağı söylenir öteden beri. İçinde bulunduğumuz dünyadan tümüyle bağımsız bir çağrışım yaratan bu durumu, gündelik yaşama uyarladığımızda ne olur peki(?) Kendi canlı tasvirimizi yapıp edemediklerimizde görürken, asıl hesaplaşmayı da yaşarken yaparız.

Kederli bir kuartet

Murat Uyurkulak, Har adlı romanında hesaplaşmaları derhal hayat tarafından ödetiyor. İsimlerini 'öbür dünya' ve hayattaki rollerinden alan melekler, cinler, Numune, Otuzbeş, Onüç, Yamuklar, Tefail ve Büyük A'yla tanışmadan önce, adına aile denilen, anne-baba ve çocuklardan oluşan bir eve uğruyoruz; "Babam, annem, ben, kardeşim erkek... Âlem yaygarasına karşı teksesli ve kederli bir kuartet... O mutlak kayıtsızlığın kucağına oturmama dair bir milat belirleyemiyordum. Üzerinden zehir gibi yoksulluk tüten bir çocuk olarak zengin aile evlatlarının okuduğu bir kolejin müfredatına yalvar sümük alınan burslarla tabi kılınışımın bu kopuşta bir etkisi vardı sanırım." Kahramanların neredeyse birer simge haline getirilip, söz konusu simgelerin ise olayları daha bir güçlendirdiği roman, bir anlatıcı tarafından yönlendirilir. Biz ise bu anlatıcının tanıştığımız ailenin büyük oğlu Numune olduğunu biliriz. Kardeş ölmüştür. Ölen kardeş, tutunamamışlığın, yenilginin, başarısızlığın, kirlenmişliğin bir karşıtı gibidir. Ailenin, –çıkarsamalarımız sonucu– toplumun da kurtarıcısı olacaktır adeta. Bir insandan çok "bir melek" gibidir ama bütün umutları boşa çıkaracaktır; "Kardeşimin ölmesine hiç şaşırmamıştım, resmen savaş vardı, ciddi ciddi muharebe ediyorduk, terörist Xırbolar'ın elindeki silahlar bayağı gerçekti, üstelik tuhaf bir saplantı halinde basıp duruyorlardı." Ölen "melek" kardeş imgesi gibi daha birçoğunun yer aldığı yaşadığımız topluma özgü mitlerin anlamlandırma işlevini gördüğü Har'da, "iyi olanlar yaşamaz" anlayışı, yerini giderek insanın melek ve şeytanı içinde barındırdığı biraz da şartların ürünü olduğu bilgisine bırakır; "Son yüzlüğü de şu ayı Numune'nin kardeşi sayesinde hallettim... Kanına girmek zor oldu çocuğun ama başardım... Beni bile solladı kerata kötülükte... Şu sizin yamuklardan beş numaraya Cile Kasabı kim diye bi sor bakalım... O teröristlerin seni neden vurmak istediğini bi düşün..."Roman kahramanlarının yazgılarını Georg Lukacs'ın da tanımladığı gibi dış gerçeklik belirlemektedir; "Trajedi yüksek dünyaların hiyerarşisini yıkar; onda ne bir Tanrı ne de bir daimon vardır, çünkü dış dünya ruhun kendisini bulmasının, kahramanın kahraman olmasının vesilesinden başka bir şey değildir." Har'ın anlatımında hâkim olan ironiyle anlatılan dış dünyada, kahramanların ruhlarını bulup bulmadığı tam olarak anlaşılmasa da, Adorno'nun ifadesiyle "yanlış olan bir hayat doğru yaşanmaz". Yamuk(lar) adını alanları yamultan yine hayattır. Her bir yamuk hikâyesini anlatır; "Mübadele zamanları... dedemin elinde tasfiye talepnamesi yok... Bi aile var gemide, zengin mi zengin, dedem onları tanıyo. Kardeşine, yani büyük amcama planını anlatıyo... Bi gece, herkes uyurken, çöküyolar adamın boğazına, talepnameyi istiyolar, tehdit ediyolar... Adam direniyo, ne yapsalar olmuyo, sonunda adamı boğup alıyolar elinden talepnameyi... Karısı ve üç çocuğu yaygarayı basınca onları da atıveriyolar denize... Körşehir'e gelip mala mülke konuyolar, lakin o çocukların yüzü büyük amcamın rüyalarından gitmiyo bi türlü..."

Romanın gizli kahramanları yamukların talihsiz hikâyeleri aracılığıyla; savaş (iç savaş), yoksulluk, gecikmişlik, deprem, mübadele gibi temel nedenlere de gönderme yapılır; "Biz Cileli'yiz, bülbülümüz ve eşkıyamız meşhurdur... Cile'ye en uzak köy bizimki... Bizim bildiğimiz başka, unutmayalım diye adını yazmışız küçük bir kâğıda, kâğıt duruyo kilitli bi sandıkta... Haritadaki adı Yeşilsaray... Ne saray ama, kodunsa bul yeşili, kel bi tepenin eteğinde, sefilin sefili... Savaş var üstelik... Bizimkiler geliyo, zılgıt çekip nutuk atıyo, öbürleri geliyo, fırça kayıp dayak atıyo... Ama ne dayak, mosmor geziyo ortalıkta ahali iri patlıcanlar misali...Yeni tayin bi genç subay var, bela kesilmiş başımıza... İlk bakışta çocuk sanıyo insan, öyle temiz yüzlü, ufak tefek... Yok merhameti fakat, ne zaman uğrasa, köy meydanını toza kesiyo kötekten ve mora... Bi gün çıkıp geliyo yine, topluyo herkesi meydanda, çıkarın diyo kimlikleri, zabıt tutucaz, içeri tıkacaz hepinizi, yardım yataklıktan..."

Aleni ağlamak vatana ters

Her bir kahramanla sonu trajik biten hayatlara dokunan yazar, karanlık sona doğru hızla giden hikâyeleri anlatırken okuyucuyu şaşırtmıyor. İnsanların kaderini belirleyen gerçeklikleri biraz da tiye alan bir dil kullanarak, gizlenmiş soruları açığa çıkarıyor; "Mademki yoksuldun, ne diye çocuğunu kahramanlık namına abidesi dikilsin diye be anam babam. O da gider iki yıl sonra astsubay olur... Altındaki asker de üstündeki komutan da astsubaylığını her gün kafana kakar... Biz hangi sınıfa aidiz, ha, nereye aidiz?"

Çok parlak olmasa da ailelerin yazgısından daha iyi bir gelecek umuduyla yola çıkardığı roman kahramanlarını ağ gibi örülmüş engellerin tuzağına düşürüp, tökezleten yazar, bireylerin kaderini belirleyen bir ülke gerçeğiyle ilgili güçlü ironiler yapıyor Har'da; "Rahattım artık, hatta sanırım biraz fazla rahatlamıştım, aklıma kötü kötü şeyler geliyordu. Yine nafile operasyondan dönerken, yaklaşan kışı da ilk yağmur şeklinde idrak etmiştik. Sınır ötesi operasyonlara ara verileceğinin, ülkeye geri dönüleceğinin habercisiydi yağmur. Birliğimize, dört ay öncesine göre elli sekiz eksikle dönecektik. Kahramanlığın ve dalyanlığın ölüme mani olmadığını biliyorduk artık. Onları düşünmemeye çalıştıkça gülmeleri daha beter geliyordu aklımıza. Öyle zamanlarda ücraya çekiliyorduk gizli gizli ağlamak için. Zira aleni ağlamak vatana tersti ve delikanlıyı bozuyordu."

Konu başlıklarının bölümlere ayrılıp, her bir bölümün Anadolu ağıtlarından alıntıyla başladığı romanda, aslında anlatılanların da birer ağıt olduğunu hissediyor okuyucu. Her ne kadar bir kuşağın yaşadıklarını, bir başka kuşağın, okumaktan çok, 'kulağa çalıntı' şeklinde öğrenmesi gibi bir gerçeklik içinde olunsa da, çok zaman önce yaşanılanların bile bugünün bireyinin yazgısını belirlediğini belli belirsiz anlıyor. Son yirmi yıldır yaşananlardan önemli denilecek bir kesiti bir yangın yerine benzeterek anlatan yazar, edebiyatın yaşanılan gerçeklerden alakasız bir şey olmadığını kanıtlıyor.

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.