Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-556-8
13x19.5 cm, 126 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Hiç Niyetim Yoktu, 2007
Hep Yazmak İsteyenlerin Hikâyeleri, 2010
Küçükburun, 2015
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
 

Uğur Yüksel, “F. Ö. Lunaparkı’na hoş geldiniz”, Mayıs 2006


(Bu yazı, Kaos GL dergisinin Temmuz 2006 sayısında yayımlanacaktır.)

Böyle benzetmeler yapmayı hiç sevmem, yapılmasını da. Ama Bir Şey Oldu’yu okuyup bitirdiğimde Fatih Özgüven’in sonsuz bir ‘lunapark’ olduğu bilgisini, bulduğum yeni parçalarla güçlendirmiş oldum. Ulaşamadığım ve baskısı da olmayan romanı Esrarengiz Bay Kartaloğlu, hâlâ eksik bir parça mesela. O da gelse lunaparkın bütün oyuncakları tamamlanmış olacak sanki.

Bir Şey Oldu, Özgüven’in ilk öykü kitabı. İsminden kapağına kadar sürekli ‘bir şey olacak’ duygusu uyandıran kitapta 13 öykü bulunuyor. Hemen hepsi biraz sonra kapağı açtığınızda sizi korkutmaya hazırlanmış gibi duruyor. Kitap F. Ö. Lunaparkı’nın korku tünelinden başka bir şey değil.

Korku tüneline bile isteye girer insan. İçeride olup biteceklerin farkındadır, bunun bir oyun olduğunu bilir ve korkutulmayı bekler. Aniden çıkacak şeyler en güzelidir. Belirsizliği çoğaltır çünkü. Hazırlığını bozar. Bütün provalar yarım kalır. İşte Bir Şey Oldu da bir korku tünelinde olma duygusuyla okunuyor.

Tek tutkusu korku öyküler

Bilge Karasu’nun “Göçmüş Kediler Bahçesi” kitabında alıntıladığı Hobbes’un sözüyle açılıyor kitap: “Yaşamımın tek tutkusu korku oldu.” Ve ardından Özgüven’in dediği gibi ‘yanıltıcı sakinlikte bir giriş’ olan Penguen Masalı geliyor: Korku tüneline giriş bileti! “Korkmayın, bütün öykülerim böyle” kandırmacasını yapan Özgüven, ikinci öyküsünde tedirginliğini yaymaya başlıyor. Bir sinema fuayesinde tanıştığı, arkadaşının “göz kulak olduğu” bir çocuğun hayatına bir hayalet gibi girmesi ve sonra da yok olmasını anlattığı “Akıllı Şey”in asıl kahramanı bir festival ortamında Emek Sineması.

İkinci öyküde hâlâ bir şey olmadı diyorsanız da köşeden karşınıza çıkacak bir başka hayalet öyküsüne hazırlıyor sizi. “Büyük Yeşillik”, İkitelli’de gördüğümüz plazalardan birinde çalışan bir kadının sigara içme ve karşı tarafı görme çabasının nelere yol açabileceğini kurguluyor. İlk iki öyküde korkmayanları bir alacakaranlık kuşağına çağıran bu öykü, huzursuzluk ve grilikte boğuluyor.

Kitabın en sevdiğim öykülerinden “Arkasındaki Hayal”, bir Cronenberg filmine konu olabilecek bir öyküyü barındırıyor. Kimileri için imkansız ve mutsuz sonlu bir aşk öyküsü olarak da okunabilir ama bu deneyim herkese nasip olamaz herhalde.

Özgüven’in “gerçek bir korku hikayesi dediği “Gürol’un Annesi” ise üç ‘korkunç’ kişiyi barındırıyor aslında. Korkunç hayatlar süren ve sonunda yok olan insanlar... Hayatta pek çoğunu gördüğümüz, görebileceğimiz...

“Seyahatte ve Ölümde”, tünelin ciniyle tanıştırıyor sizi. Uçmayı seven bir kalemden çıktığı çok belli bir öykü bu. Uçarken de bir cinle tanışmak eğlenceli olmaz mı sizce de?

“Öteki Adres”le birlikte kitap kapağındaki eve gelmiş bulunuyoruz. Paspasla kilim arasındaki bu şey, kulağı kesik bir tavşan. Yarı açık bir kapıdan giren ışık bu tavşanın üzerine düşüyor. O gece kahramanımız Şerif’in sevişmek için götürdüğü adamlardan biri de bu eve konuk. Ama kalmıyor. Bu han, yolcularını tutamıyor. Özgüven’den “hayatta başka başka şeyler için başka başka adresleri olanlara bir hediye”.

Tüneldeki bu erotik ve hüzünlü duraklamadan sonra yolculuk yeniden tedirginliğine kavuşuyor. Karnında büyümekte olan şeyle ilişki kuran bir kadının öyküsü olan “Doğum”la sıcağın altında bunalıyor, “Kader Müziği”nde her gün aynı müziği dinlemek zorunda kalan Emir’le içinidokrahatla.com’da ne yazarsak yazalım rahatlayamıyor, “Asansördeki” akıl alan ve bırakmayan sarışının ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışıyor, bulamıyor ve “Hayvanların Alemi”nde son kez şeklini değiştirmeden Melih’le birlikte beden ve zulüm öyküleri izliyor, okuyoruz. Art arda okunduğunda sonsuza kapalı bir hayatın içinde nefessiz, genişsiz kaldığınızı duyduğunuz bu öyküler ‘nihayet’ ya da ‘ne yazık ki’ son buluyor.

Kitaba ismini veren ve benim de en sevdiğim öyküsü olan “Bir Şey Oldu”yla birlikte rahat nefes almaya hazırlanıyorsanız da yanılıyorsunuz. Tünelden çıkmaya hazırlananlara bir sürprizi var Özgüven’in. Ürpertmek, korkutmak için son hamlesini yapıyor çünkü. Kitap boyunca aklımızı karıştıran hayaletler bu öyküde veda ediyor bize. Giderken de geride kederli bir öyküyü ve bizi bırakıyor.

“İçinde hayatı boyunca tek parça halinde duran bir şeyin ağır ağır kırıldığını, parçalar halinde göğsünden midesine doğru indiğini, oraya çöktüğünü hissetti. O zamana kadarki bütün öğle güneşleri, kahkahalar, sebepsiz yere ölen küçük hayvanların kapalı gözleri, kesintisiz bir süzülüş sırasında bir an havada kalma hissi, tam olarak ne olduğunu bilmese de tam olmadığını çok iyi bildiği her şey birden yerli yerine oturdu.”

Tünelden çıkarken korkuyla karışık şaşkın yüzlerimiz oluyor artık. F. Ö. Lunaparkı bize sonsuz bir eğlence hiçbir zaman vadetmemişti ama bu kadar korkuncunu da beklemiyorduk.

Korkan ve korkutan öyküler

Özgüven’in öyküleri anlatma biçimi telaşsız, acelesiz. Bu yüzden durgunluğun içinde endişe taşıyor öyküler. Okuyucu da öyle. Kısa süren öykülerin başı ve sonu arasında bir yerden gelecek bir tehlikeyi bekliyorsunuz. Öykü sonunda hiçbir şey olmamış gibi dursa da kahramanın arkasından geçen bir gölge mutlaka hissediliyor. Belirsizlik, çoğu öyküdeki tenhalık huzursuzluğu sürekli çoğaltıyor ve bazı öykülerde ortaya çıkan sıradan gibi duran ve hayatlarımıza çok benzeyen hayatların anlık bitişleri, kopuşları, yıkılışları Özgüven’e güvenmememizi hatırlatıyor. Gerçi o da koruyabilecek bir durumda değil, çünkü o da korkuyor.

F. Ö. Lunaparkı’nda başka pek çok oyuncak bulunuyor. Bunun için, Radikal gazetesinde Perşembe günleri yazdığı köşesine bakmak bile yeterli aslında. Kimi zaman bir çarpışan arabaya bindiğinizi sandığınız, kimi zaman da dönme dolap üzerinde uçurduğu yazılar da umut ederim ki kitaba dönüşür. Atilla Dorsay’ın dediği gibi “sinemayı sevmeyen bir adam”ın değil, aksine sinemayı okumayı bilip, renklerini ayırt edebilen bir yazarın oyuncakları bunlar. Ve her oyuncak bu lunaparka girmeye cesareti olanlara unutamayacakları sözler vadediyor.

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.