Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-565-0
13x19.5 cm, 110 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Son Akşam Yemeği, 2014
Efsus'a Yolculuk, 2017
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
 

Halide Yıldırım, Yücel Kayıran'ın 'Çalgın'ı”, Cumhuriyet Kitap Eki, 22 Şubat 2007

Yücel Kayıran, son yıllarda, gerek şiiri, gerekse 'Felsefi Şiir' poetikası hakkında çokça yazılan, tartışılan şairlerden biri. Son kitabı olan Çalgın 2006 yılının en iyi on şiir kitabı içerisinde gösterildi. Yücel Kayıran, aynı zamanda kendi şiir poetikasına ilişkin, gerekse başka şairlere, şiirlere ilişkin yazılar yayımlayan şair ve eleştirmenlerimizden. Kendi ben'inde duyumsananları betimleyen şiirler yazıyor diye de biliyoruz Kayıran’ı; ancak, Çalgın’da kural değişmemiş görünüyorsa da, bu defa tema 'öteki ben'i de kapsar gibidir. Geçmişle, an'la, aşk'la hesaplaşırken 'öteki ben'le yüzleşiyor şair. "Çalgın" adına yaptığı ayırıcı vurgudan bunu okudum ben. Kaybolmaların hüzünlü esrarı, çalınan parçanın peşi sıra, diyor, kitabın açılışında; bunu bir "mecnun" halin şiirlerine yapılan ayırıcı vurgu olarak düşündüm. Yitik, üryan, taşkın sıkıntı ve hüznün kararan ritmiyle zincirin tek tek halkalarını birleştirince bir "aşk hali"ydi dile gelen. Örneğin: "imrendim elinin beni tutuşuna/ ağzım yok! sadece dil! siyah // sonra eline sığındım, tut beni/ baktığım yer kör edici beyaz/ tut beni, güneş yok, aksın içim/ aksın harf harf, erisin içim" diyor, Kalem şiirinde. Ve yine aynı duygu durumuyla sesleniyor "Nakil" şiirinde:"sürükledi bizi akıntı karanlıkta kalmış bir aşka/ uyanık kişiler katlanamaz/ varamaz benliğini koruyanlar terk edilmez bir aşka","aşkın kör nedenleri vardır", "bilinmezmiş demek/ gelmekte olanın aşk olduğu, vazgeçemezmiş kalp görmüşlüğü bir/ defa olsa bile.// yokluğa açılan kapı benlikte/ gizli." Benzer dizelerden hareketle aşk'ın bu denli yoğun işlenişine, Yücel Kayıran şiirinde –ilk kez- gördüğümü de eklersem, Çalgın'a, bir 'aşk' ya da "mecnun" hali şiirleri diyebileceğim.

"nisâ suresi gibiydi iniyordun kalbime"

Yücel Kayıran şiiri, halk şiiri kaynağından beslenen bir şiiri düşündürüyor bana, özellikle ses ve söylem olarak. Sesteki acıtıcı tını, bozkır, taşra ruhunun; bunaltı, kuşatılmışlık, sıkıntının resmi gibidir. Kayıran bir önceki kitabında 'çarşının bittiği yerde başlayan kahverengi' der, kendi 'taşra' betiminde (Beni Hiç Göremezsin, s. 33). Kavrukluğu, sıkıntıyı dillendirirken tanıdık bozkır yanığıdır ses. Buradan hareketle "benden kopan bana mahsus olaydı" dizesinin açılımında geleneksel halk şiiri kalıplarından 11'li hece ölçüsünün kullanılmış olduğu görülüyor, 'mahsus' dışındaki sözcükler Türkçe, "olaydı", ol- sa idi, ol(mak), yardımcı eyleminin koşul kipinin hikâyesidir; yani "olsaydı" eyleminin halk ağzı kullanımı. Şiirin bütününde: Alaydı, salaydı, olaydı, gibi bölüm sonlarında yinelenen sözcüklerle uyaklı; ayrıca kırağına (kenarına), çibelmek, tahra... gibi benzer birçok yerel sözcük kullanılmış ki, halk şiir dilidir bu. Benzer duyarlık, geleneğin hece kalıbı kırılarak "modern serbest şiir" formunda söylenişi.Buradan hareketle divan/klasik şiire gitmek istediğinizde bir Yahya Kemal köprüsünden geçmek gerekebilir; ancak, klasik halk şiirine gitmek istenirse iş değişebilir, boğulma olasılığı da şiire dahildir. Çünkü klasik halk şiirine gidilen köprü henüz kurul(a)madı ki, hasrete dahildir. Bu anlamda: "beni yalnız buldukları yer" dediği 'yer'de, hiç de yalnız görünmüyor şair. Derinlerde bir halk şiiri kaynağının varlığını; tükenmezliği, modern şiire dökülen çoğulluğu, dizelerdeki seste duyumsamak olası görünüyor. Bir önceki kitabı Beni Hiç Göremezsin'in ana sesi uzun havadır, hoyrat, bozlak mı demeliyim, her ne dersem diyeyim sonuçta türkülüydü. Bu ses Çalgın ile daha bir derine inmiş göründü bana. Yücel Kayıran, türkü niyetine bize modern şiir mi söylüyor yoksa? Bu anlamda, halk şiirinin tez tüketilebilir şiirinden "tüketilemez" modern şiiri çıkar ki, –erki elinde bulunduranların alanından kovulmuşun şiiri– günümüz estetiği içinde yeniden var edilebilirse (Cahit Külebi'yi unutmadan!) bu ne demektir; modern şiirin halk şiiriyle buluşması değil midir? Halk şiir kaynağın kullanımı başarılabilirse bu katılımla şiir havzasına akan soğultulmuş nehrin çağıltısında ses veren halk şiiri olacaktır ki; gelenek olanaktır, türkülerle söylenir gelir.

"beni bıraktığın yerde bırakma..."

Kayıran şiiri bir yanıyla da ustalarına atıflarla ilerleyen bir şiirdir. Şeyh Galip'e atıfla (sanırdım bu genci ben açtım ben tükettim), Yahya Kemal'e (çok seneler geçti geçmedi öyle memnun ki yerinden), Ahmet Haşim'e (kişisel tragedyal söylemle), Edip Cansever'e (bozdurup harcamak kadar/ Bill ama bill... derken sözü söze kata kata), sonra Ceyhun Atuf Kansu'ya (Gökte yıldız kadar köylerimiz var. Ama uzak, ama harap, ama garipsi ) ve Nâzım Hikmet'e selamla ki, (güneş yanığı/akın var güneşe akın/ beni güneşe götürüp yakın/ güneşe varamayanlar/ güneşin uykusuna yakın) başka eklemeler de olası. Burada Komünist Manifesto'nun ilk cümlesi hatırlanacaksa: "Avrupa'da bir hayalet dolaşıyor: komünizm hayaleti..." diye başlar. "Perş" şiirinde şair bu anlama gönderme yaparken; sosyal, toplumsal alandaki dayatmalara, hınç, şiddet, linç, sürüleşme, yerelleşmeler adına küçülmelere içerden oldurur karşı sesini. Böylelikle Aşk'la yüzleşmeyi içerircesine yazılmış şiirlerin ana temine 'yârin yanağından gayrı her şey'i eklemek gerek: komünizm heyulası kol geziyor hâlâ benim içimde/ kimsenin inanmadığını biliyorum/ eşitlikten söz edilen günler gerçekten de var mıydı dünyada/ her kişiye ait olanın ona verileceği/ sonradan görme faşistlerin olmadığı/ bir dünya olanaklı mıydı dünyada/ kardeşlerimden bile ayrı düştüğüm dünyada" (Perş, s.19) Muğlaklaştırmalar sonucu toplumsala vurgu yapan bireyin çekilişinin ardından, "yitik insana" yönelişin şiiri yazılır oldu son yirmi beş yılda. İnsan "yitti" çünkü, bana kalırsa, memlekette seslenilecek "meydan" dar'da; hatta "yok" gibi. Bağıran değil, "sus"an şiirler yazılıyor. Bu anlamda şiir de okursuz (ne gam!) ve hatta az okurlu;"arterlerden" "kılcallar"a çekildi şiir. Bir anlamda "nesneden özneye geçiş" diyebileceğim bir yaklaşımla –Tanzimat şairinin toplumsal alandaki görünürlüğüne karşı figür olarak Servet-i Fünun'da ağdalı dile saklanan şairin benlik'e dönüşü– benzeşir: "kapalı tabuttu dünyanın içi", "karanlık dışardan gelmiyordu bana", "dünyaya uygun değildim, değildim bir levent", "hep acemiydim dünyaya bırakıldığım halde." Benzer dizelerle şiirini kişisel tragedyasıyla oldururken, şiirdeki ses gerçeklik ile yüzleşip kendileşir– "Çalgın" sözcüğü ile adlandırıp çizilen portreden çıkarılabilir bir "mecnun" halidir bu– ayrıca "Cıva" bölümündeki şiirlerle desteklenip yaşamdaki yerine oturtulan karakterin diriliş'i diyebileceğim "eyvay" ile "diriliş" olarak karşılığını bulduğunu düşündüğüm bu şiiri –ayrı bir yazı konusu– geçiyorum şimdi. Şiirlerindeki sözcüklerin seçimi yarattığı üryan söylemle sıkı sıkıya bağlı, koyu kıvamlı, lirik değil şiirler, öykü de yok direkt; çünkü öykü başlar gibi oluyorken birdenbire şiirle buluşuyoruz. Trajik bir öncelemeyle yarattığı düşünsel derinlik kolay ele geçirilebilir değil, tez zamanda tüketilebilir anlamlarla kurulu hiç değil. Bu denli üryan yazılan, bir o kadar kapalı uzamda, çoğu kez uzunca dizeler içerisinden kotarılır şiir. Bunalımla varoluş retoriği içerisinde olma/olamama sıkıntısının dizeleşmiş, yalın, saf, kara şiir halidir ki, Kayıran şiir anlamsalında ağırbaşlı bir itirazla sesini yükseltmeden yükseltir itirazını. Buradan biraz sufice bir çeşniye bulanmış bir dille Ece Ayhan'a gidilebilir belki. Ece Ayhan şiirinin rengi kara'dır; bu anlamda Kayıran şiirinin rengi de 'kara'dır; ancak, Ece Ayhan dil ve anlamsalda dizgeyi kırar dökerken has bir dil devrimcisi ve ahlakçıdır. Kayıran'da ise saf maya'yı, "üryan" kalabilmeyi arama isteğidir öne çıkan; ama bir farkla, anlam soyundukça, giyinir de giyinir Kayıran'da dil. Bu giyinik dille oldurulan "üryan" anlama sözcükler seçilirken sanki bir ayrı kaynak/ kaynaklar kullanılmış gibidir; saklı bir dağ gözesi bulunmuş da yalnız kendisi içmiş gibi; hatta eski sözcükleri kalaylayarak parlatmış bile denebilir. Şiirlerin bir olma durumu içerisinden yazıldığı sözcük seçiminde de gösterir kendini. Bazen kitabi kavram ve terimler, yerel, bazen karma diyebileceğim ara bir dil kullanılmış. Şiir adlarından tutun, şiirdeki birçok sözcüğü eskimeyen bir tazelikle kullanıyor Yücel Kayıran. Adları, eylemleri, kipleri bazen kesik kesik ünlemelerle sürüyor şiire. Örneğin: çibelmek, çalgın, algın, salgın'ın yanı sıra hatırı sayılır bir eski dil merakı da var, yer yer yabancı dillere bile uzanmış: "go home Bush!, humanam impotentiam in moderandis, beko evan, ayş-î dehrûza, muhâneti, muhannet..." gibi. Kayıran'da adlandıramadığım imge/ tamlama arası bir dilsel yapı söz konusu: "gözyaşından (olma) buğu, hatırlamadan (olma) sözcük, alayları inkârcılıktan (olma) cesaretleri arsızlıktan, soğuk duvardan (olma) serinlik..." gibi. Bu yapı, tam olarak imge oluşturmuyor bence, benzetme de değil, bir çeşit tamlama: diyelim ki "serinlik" sözcüğünde arayacak imgeyi; ama bu haliyle imge, "duvardan" derken; dolaylı tümleç olarak yere/ aidiyete bağlandırılıp ilişkilendirildiği için kanatlanamıyor; dolayısıyla sözlükte karşılığı bulunabilir bir somutlukla "sözcük/ kavram vb." olarak kaldığından imgeleşemiyor. Ancak "serinlik"e soğuk "duvardan olma serinlik" derken, 'serinlik'in çeşitli çağrışımlarının olabileceğini şiir anlamsalına yüklediği için anlam çoğullaşarak kanatlanabiliyor. Yapıda tamlama ama, anlamsalda değil, imge ama değil, ne peki? Bu kullanımı doğrusu tam olarak adlandıramadığımı söylemeliyim. Yani hangi 'şey'i ifade edecekse onu bir nesnel karşılıkla sınırlarken, bir yandan da anlamı soyutlaştırıyor. Diyalektik bir olgu gibi, ama değil. Sanırım Kayıran'a özel bir dil/söylem olarak bakacağız bu olguya. Bir başka dil kullanımı da ikilemelerin sıklığıdır: kuruya kuruya taş olmak, kesik kesik konuşmak, bölerek damla damla kendini, akşam cümle cümle iniyor kalbime... gibi kullanımlar şairin kendi dili aidiyetini berkitme, oldurma istenci olabilir.

bu cıvayı kim koydu kalbimize Necati?

Yücel Kayıran'ın kitaplarında kullandığı epigraflar da şiirsel atmosferine uygun birer eşik/ışık olarak seçilmiş parçalardan oluşuyor. Dersimli Seyyid Rıza'nın 75 yaşında asılmaya götürülürken söylediğidir: "Senin yalanlarınla, hilelerinle baş edemedim. Bu bana dert oldu. Ben de senin önünde diz çökmedim. Bu da sana dert olsun..." ya da Pir Sultan Abdal ki, çekilir iplere döner döner yine gelir: "Çok hasretlik çektim bağrım eziktir..." Aynı duygu durumunu şiirleriyle –hüzünle arayış ya da vuslat'ı– tekliği birliğe, günü yarına iletirken türkü kıvamıyla okuyucuyu da üryan kılabilen Yücel Kayıran şiiri, 90'lar şiirinde ve kendi izinde, poetikasının ışığında olgunlaşarak ilerlemesini sürdürüyor. Hız ve şiddetin, var ile yok'un arasında sanallaşırken buharlaşan halin iç içe olduğu bu kaygan boşlukta kolay tüketilebilir bir şiir olmadığını, tüm olumsuzluklara karşın zamana direnen türküler gibi kalıcı olacağını umuyor ve diliyorum. "Birtan'ı da böyle öldürdüler/ zaman aşımına bıraka bıraka/ yoktu sessizlikten başka bir serinlik/ her ben bir virüs olmuşken ötekine.."

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.