Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-618-3
13x19.5 cm, 228 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Kıyısız, 1997
Taş Hücre, 2000
Dalgakıran, 2003
Hüküm, 2016
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
 

Sinan Ovacıgil, “Türker Armaner, Karanca”, Virgül, Posta Kutusu köşesi, sayı 116, Mart 2008

Merhaba Türker Bey... Tahta Saplı Bıçak’ı okuyalı neredeyse bir ay oluyor... Ama kitaplığın rafına bir türlü kaldıramadım. Benimle birlikte evin içinde dolaşıp duruyor romanınız da... 1939-79 yılları arasında gidiş gelişlerle örülen ve sadece bir günü anlatan Tahta Saplı Bıçak, 1980’i nasıl kolay sindirdiğimizi de gözler önüne seriyor bir yandan... Romanınızın orasını burasını günlerdir yeniden yeniden okuyor, kendi hayatım içinde gidip geliyor, sanki hayatımı yeniden tasnif ediyorum. Hatıralarımı... Hayatın bir hatıralar silsilesi olduğunu varsayarsak, ki saymalıyız bence. Onları nerede eğip büktüğümü, kendi gerçekliği içinden çıkarıp istediğim gerçekliğin içine oturttuğumu anlamaya çalışıyorum. Bu anlamda Tahta Saplı Bıçak beni kışkırttı. Tahta saplı bıçak –en dolaysız biçimiyle– gündelik hayatımızda en çok kullandığımız nesnelerin başında geliyor. Fakat siz romanınızda bu gündelik hayatın sıradan eşyasını bir imgeye dönüştürmüş, fizyolojik ve psikolojik şiddetin bir sembolü yapmışsınız... Nâzım Hikmet’in Kurtuluş Savaşı Destanı’ndaki “kadınlarımız” bölümünde de muhteşem bir imge olarak durur tahta saplı bıçak. Aslında şimdi düşünüyorum da Türker Bey, o destanı bir roman gibi de okuyamaz mıyız?.. Neden okumayalım? Peki sizin romanınızı kan ve şiddet destanı gibi okuyamaz mıyız? Soğukkanlılıkla yazılmış bir zorbalık tarihi?.. Duygusal zorbalıktan düşünsel şiddete, oradan da cinayetlere uzanan bir gündelik hayat tarihi?.. Romanınızda bana beni, bize bizi anlatışınızdan çok etkilendim. Ne kadar bize ait bir duygusal patoloji... Ne kadar bize ait düşünsel bir yarılma... Ne kadar bize ait bir şiddet... Zorbalık... Ne kadar tüyler ürpertici... Benim gibi yaşamının sonbaharını sürenler için ise bir o kadar göz yaşartıcı olduğunu itiraf etmeliyim.

Romanınızın alt metnine yaydığınız gündelik hayatın sıradanlığına sinmiş “kendi olmayan”a, “kendinden olmayan”a duyulan kin, nefret ve öfke, bildiğiniz gibi 12 Eylül 1980 darbesiyle taçlandırılarak toplumsal dinamiğin devrimci damarı kesildi; düşünüyorum da, iki hatta üç kuşak yok edildi bu darbeyle. Dünyanın her tarafında olduğu gibi Türkiye’de de muhafazakârlığı besleyecek tüm araçlar seferber edildi. Sadece paranın sözünün geçtiği, parasal karşılığı olan değerlerin hüküm sürdüğü bir dünya yaratılıyor ya... Tıpkı anlattığınız Karanca gibi. Karanca’daki “yerli”lerle “göçmen”ler arasındaki gerginliğin sosyal, ekonomik ve ideolojik nedenlerini ve sonuçlarını gördüm, bir “ötekileştirme” kültürünün gerilimini fazlasıyla yaşadım romanınızı okurken. Karanca’da minimal bir örneğini gördüğümüz ama Cumhuriyet tarihi boyunca çok daha kanlı ve kıranlı örneklerini sık sık yaşadığımız tahammülsüzlük, başka olana katlanamamamızı, anlama yerine yok saymamızı, içselleştirme yerine dışlaştırmamızı, başkasının varlığını kendi varlığını tehdit eden bir dinamiğe dönüştürmemizi ne güzel ifade etmişsiniz Tahta Saplı Bıçak’la. Romanın sonuna doğru Celep Ali ve oğlunun yazlık evde dört gözle beklenen Erkan’ı öldürüşlerindeki soğukkanlılık ve olağanlık, neredeyse grotesk bir atmosfer oluşturmuş. Üstelik gün aydınlığında bir grotesk... Sanki cinayet değil de, bayram sabahı ve dualarla kurban kesiliyor, sevap işleniyor. İnanın, ürperdim. Ve geçmişte beni böyle ürperten, kanımı donduran cinayetleri hatırladım. Unutmak istediğim, unutmak için belleksiz gibi yaşamayı neredeyse tercih ettiğim bütün cinayetleri... Ve bu arada üstü kapatılan her cinayetle, o cinayetin bir cani olarak parçası olduğumu da fark ettim.

Aynaya bakıyorum; aynada yüzüme hiç bakmadığım gibi bakıyorum şimdi. Yüzüme neleri gömüp sakladığımı, neleri bir türlü saklayamadığımı görmeye çalışıyorum. “Bazı yüzlerde, onu taşıyan kişinin çocukluğu rahatlıkla görülür, bazıları ise eski yüzünü saklamış, örtmüş, sonra geri alamayacağı bir kuyuya atmıştır; onların bakışlarından da eski yüzlerini saklamak için harcadıkları çaba okunur. Doğdukları şehir, geldikleri aile, konuştukları lehçe, öğretilen alışkanlıklar, belleklerine yerleşen ilk görüntüler... Hepsi o gömülü yüzün içine sığmıştır. Yalnız ara sıra boş bulunduklarında, ya da çocukluklarıyla bağlantılı bir kişiyle, nesneyle, yerle karşılaştıklarında, onlar için talihsiz bir tesadüf sonucu rastgeldiklerinde, atılan yüz kuyunun içinden gelip bir maske gibi sahibini, onu takabilecek tek oyuncuyu bulur ve rolünü oynamaya, repliğini konuşmaya mecbur bırakır. O an kişinin yüzeyinde yürüdüğü ince buz tabakasının kırıldığı vakittir.// Bir bedeni görüntüler, sesler, yerler, kişiler, eylemler, düşünceler, sözler oluşturur. İnsanın maruz kaldığı herhangi bir şeyi, kendisine ait olmadığına karar verip dışarıda bırakması, bedenden çıkıp gidilemeyeceği gibi, yaşanılanları da tahta saplı bir bıçakla keser gibi bırakıp yoluna devam etmesi mümkün değildir,” diye yazmışsınız... Amacınız bu olmasa bile, o ince buz tabakasının kırıldığı yerin yolunu bulmaya zorluyorsunuz beni. Ağızbirliği etmişçesine hiç konuşmadığımız günlere gitmeyi... Ne kadar çabuk unuttuğumuz günleri hatırlamaya bir davet Tahta Saplı Bıçak, bana sorarsanız. Aslında düşünüyorum da, unutmamız için de az çaba gösterilmedi hani. Şimdi o günler hiç yaşanmamış gibi, tarihimizde yokmuş gibi, her şey birdenbire oluyormuş gibi, söylenenler daha önce söylenmemiş gibi, şuursuzluk ilk kez yaşanıyormuş gibi, ayrımcılık, bölücülük, birbirini hor görme, yok sayma ve tabii giderek yok etme ilk kez başımıza geliyormuş gibi geliyor bugüne bakana. Bir balık hafızası tarihini yazıyor gibiyiz. Haksız mıyım Allah aşkına! Tabii bunları en söylenmeyecek kişiye, yani size söylediğimin farkındayım. Kusuruma bakmayın lütfen, yaşıma verin... Çocuklaşmaya yüz tutan yanımın heyecanına, söz söyleme telaşına düşmüş safdil birinin muhatabını şaşırmış acemiliğine.

O anlattığınız dönemde ben henüz otuzlu yaşlarında, genç bir öğretmendim. Bu emeklilik günlerimi aklımın köşesinden dahi geçirmeyecek kadar hayalleri ve beklentileri olan, değerlerine baş koymaktan korkmayan, hayata inancını, gelecek güzel günlere ait umudunu, insanların vicdanına güvenini yitirmemiş biriydim. Dünyada, ülkesinde kendi gibi düşünüp duyanların içindeki ateşe inanan, o ateşi körükleyip beslerken varlık kazanan biri... İçinde soluk alıp verdiği atmosferle başı dönen, oradan oraya gitmekten enerjisi tükenmeyen, çalışırken gecelerle gündüzler arasında bir fark görmeyen, kanı kaynamaktan yorulmayan bir gençken, genç öğretmen oldum. Daha sonra gittiğim her yerde sürgün bir genç öğretmen. Genç sıfatı düştü bir yerlerde, sürgün öğretmen denmeye başlandı; bir de baktım sadece sürgün diyorlar. Sonra sonra okuttuğum çocuklarla aramdaki yaş farkı da büyüdü, büyüdü, büyüdü, büyüdü, emekliliğim geldiğinde bir gün daha çalışayım diye hiç heves etmedim, inanın. Kalktım geldim buraya, sizin anlattığınız Karanca’ya benzer bir kıyı kasabası. Balığa verdim kendimi... Bilirsiniz belki, balıkçıların gönlü daha bir ganidir, yüksünmediler, aldılar beni aralarına. Başlarda acemiliklerimle çok da eğlendirdim hepsini. İyiyim iyi olmasına, yaşayıp gidiyorum kendimce. Ama insan çuvaldızı önce kendine batırmalı. Onca laf ettim ama şimdi düşünüyorum da, ben de hayatımı unutmak için az çaba göstermedim doğrusu. Bir önceki görev yerimdeki okulu, orada yaşadıklarımı, sahip oldukları bilgiyi hayatlarına sokmayan, bilgileriyle hayatları arasında kocaman bir uçurumun varlığını hep hissettiğim meslektaşlarımı unutarak çıkabildim ancak yola, unutarak yeni bir okulun kapısından içeri girebildim. Sınıflarımda onlarca küçük yüzün taşıdığı sevinci, kaygıyı, hevesi, korkuyu unutarak yeni bir okulun sınıflarındaki küçük yüzlerle göz göze gelebildim ancak; içimdeki ve dışımdaki hayat yeni bir okulda değişebilirmiş gibi yaparak. “Sözün unutarak kurulduğunu, hatırlanan kelimeler arasındaki boşluğun sadece unutmayla oluştuğunu, her şey hatırlandığı takdirde hiçbir şeyin birbirinden ayrılmadığını; söylenemeyen, yekpare cümleyi özleyen kişinin buna ulaştığında hayatının da bittiğini, bu bitişin bir sona gelerek ya da başa dönerek değil, hiçbir yere bağlanmayan tek bir hatırayı görmekle gerçekleştiğini anlamak zaman almıştı – bunu anlayan kişinin hayatı, hafıza kaybının kendisi olan hayat kadar bir zaman.// İnsan bir vakit sonra, belleğindeki hayallerle kendisine bir cemaat kurar; monarkı olmayan muhayyel bir monarşi,” diye yazmışsınız, Münevver aynaya bakarken... Hatıraları yok ede ede, hatıraları değiştire değiştire yeni hatıralara yer açıyoruz. Eski hatıraları onarabileceğimizi sanıyoruz. Bu onarıma ihtiyacımız var sanırım. Yeni başlayan her gün için onarılmış hatıralar...

Sizin o tahta saplı bıçakla (aslında bizim demeliyim. Hadi genelleştirmeyeyim, kendi adıma konuşayım. Kendimizi genelin içine koyduğumuzda daha rahat ettiğimizi kim görmezden gelebilir ayrıca), her gün –herhangi bir nedenle– elime aldığım tahta saplı bıçaklardan biriyle hatıralarımın orasını burasını yontarak, olmadı bir bölümünü olduğu gibi çıkarıp atarak belleğimi temizlediğimi fark ediyorum şimdi, şu an size yazarken. Her sürgün yerini birbirinden kopararak, yeni bir şey yaşıyormuşum hissini koruyarak enerjimi taze tutabildim sanırım. Her iyimserliği ya da kötümserliği bir öncekinden farklı sanarak, duyumsamalarımı ve düşüncelerimi birbirinden kopararak, koparmakla kalmayıp zaman içinde tümüyle unutarak. Unutmak, giderek refleks haline geldi. Belki bu da benim kendimi savunma biçimim... Şimdi burada bana “her patolojinin sağlıklı bir açıklaması vardır,” dediğinizi duyar gibiyim. Şaka bir yana Türker Bey, düşünüyorum da, aslında ne zamana bağlıyım ne de mekâna... Nasıl desem, içimde konforu seven bir yan var. İlla kendimi rahat ettirmem gerekiyor. Nasıl anlatayım bunu, bilmem ki... Böyle kendi içimden taşıp yayılmak istiyorum. Diyelim, çarşıya çıktım, dolanıyorum. Vitrinlere bakıyorum diyelim. Böyle içim bir baştan bir başa çarşıya yayılmalı, yayılabilmeli. Oradan sıkılmamalı, kendi içine tıkıştırılmamalı, atmosfere açılabilmeli. Ferahlık duymalıyım. Oraya o an için de olsa ait olmalıyım. İçimden başka bir yere çıkıp gitmek gelmemeli... Oradan başka bir yerde olmayı istememeliyim. Çok iyi anlatamadım sanırım; bunak Nigâr için, “‘Evim nerede?’ diye düşündü, sonra iş yerinin Haydarpaşa olduğunu, karşıya geçmesi gerektiğini hatırladı. ‘Neden iskeleye gidip vapuru beklemedim ki?’ diye düşündü, sonra her şeyin her yerde olabileceğini, ‘karşısı’ kavramının silindiğini, Haydarpaşa ile Şişli’nin iç içe geçmiş iki semte dönüştüğünü anladı.// (...) Aklından, ‘Daha dava neticelenmedi ki,’ cümlesi geçti; ama her şeyin her yerde olabileceği gibi, her ânın da aynı âna hapsolduğunu fark etti,” diye yazmışsınız ya, öyle bir şey dediğim. Ama bunu kafam karıştığı için söylemiyorum, dünyayı duyumsama biçiminden, algılayış türünden söz ediyorum; bir belleksizlik durumundan değil. Çok şükür birtakım melekelerim hâlâ iyi işliyor. Yani sizin kardeşine acıyan Münevver gibi, “ama o an, başına dert olacak bir belleği olmadığını düşündüğünden” Nigâr’a imrenmiyorum. Belleğin, zamanı ve mekânı parçalamadan içine almasından söz ediyorum, o bütünlük içinde daha rahat kıpırdadığını hissediyorum. Romanınızdaki genç Münevver’in Berlin’e gittiğinde kapıldığını fark ettiği bir duyumsayış bu: “Aylar önce birkaç günlük bir tren yolculuğuyla varmış olduğu Berlin ise ona suların çekildiği bir kent, yeryüzüne yayılmış, her şeyin ondan çıktığı ve ona dönmek için hareket ettiği yekpare bilincin anakarası gibi görünmüştü.” Oysa “Kendi ülkesini, neredeyse hiçbir belirliliğin olmadığı, sürekli oluş halinde, bir yer değil bu süreç, yürüyebileceği bir toprak parçası değil ancak boğulmadan su yüzünde kalabileceği çalkantılı bir deniz gibi tahayyül ediyor”du. Geçmişini didikleyen Münevver’in “bedeninin ülkesindeki halini, o bedenin o coğrafyada kapladığı mekânı bile başka bir kıza ilişkin gibi” hatırlaması ve belki de vicdani ağırlıktan kurtulmak için bu bölünmeyi yaşaması, anlayabildiğim ama bir yandan da düşünürken çok korktuğum, tehlikeli bulduğum bir duyumsama.

Hayatın, ideolojilerin, alışkanlıkların çokyüzlü görüntüsünde insanın kendini bir bütün olarak koruması hiç kolay değil, biliyorum. Hele de bütünlük anlayışını destekleyen, geliştiren bir dünyada yaşamazken. Münevver gençliğini hatırlarken yazdıklarınız çok anlamlı geldi bana: “Münevver ile Leonard kendilerinin yeryüzündeki, ülkelerinin tarihteki konumu üzerine daha çok düşündükçe, birbirlerinden giderek uzaklaşmışlardı. Sıradan tek bir gün, bu süre zarfında kullanılan sözcükler, duyulan arzular, nefret, uyku, uyanıklık, yorgunluk, zindelik, bu hislerin sonsuza dek bölünülebilecek aşamaları ikisi arasında ortak yaşanmıyor, her ikisi de, bu bir günü ortak yaşamak yerine, günlerini bir ‘ideal’e ulaşmak için kurban ediyorlardı. Bu ‘ideal’, bir kurgu olduğu halde kendisini yaratanlardan bağımsızlaşmış, kurbanlarını kendi seçen bir tirana dönüşmüştü. Bu tiran, şimdi Berlin’deki küçük stüdyoda iki kahve fincanının arasında, Münevver ile Leonard’ın sözlerine sızarak kılıktan kılığa giriyordu.” İdeallerimizi ellerimizle tiranlaştırdığımız, hükümlerinde bir kurban gibi yaşadığımız da oluyor tabii. Bu güç gösterisinin albenisine kapılıp düşünemez, eylemlerimizin sonucunu göremez hale geldiğimizden değil mi Türker Bey?.. Tıpkı roman kahramanlarınız gibi... Münevver ve Nigâr’ın geçmişlerindeki herkesten, hatta kendilerinden bile sakladıkları “sır” birbirinden çok farklı olsa da, sonuçta her ikisi de kaba hatlarıyla “bir cinayete ortak olma”nın ağırlığını taşıyor. Siz bizi de bu iki vicdan muhasebesinin tanığı yapıyorsunuz... Her ikisi de karşı çıkmadıkları, adeta bir “şuursuzluk” haresiyle yaşadıkları için birer toplumsal (Nazi kıyımı) ve bireysel (idam) cinayetin sorumluluğuyla nefes alıp veriyorlar. Her ikisinin ucunda da devlet, toplum ve bürokrasi var; tabii duyarlılıkları körelmiş vicdanları, iyi niyetleri, bilgisizlikleri, kafalarındaki şablonlara duydukları güven de var.

Şimdi, hayatı bir başkasının hayatı gibi yaşasak da, kendimize ait bir bütünlük içinde yaşasak da ne yaşadığımızı fark etmek, farkında olmak, yerli yerinde konumlandırabilmek, o hücreyi yapılandırmak ne kadar da önemli diye düşünüyorum. Sizin romanınızı yapılandırdığınız o Karanca’daki ev gibi: “Yazlık ev bir kez daha asıl kimliğine, geçmişte donup kalmış ıstırapların, husumetlerin, hayal kırıklıklarının çıkarılıp sergilendiği; yaşlıların geçip gitmiş hayatı ile gençlerin hayal ettikleri geleceğin, tek gerçek zaman olan yaşadıkları günün içinde karşı karşıya geldiği bir hücreye dönüşmüştü.”

Romanınızın bir yerinde “Münevver aynaya bakıyordu, ama aynadan ona bakan kimse yoktu,” diye yazmışsınız Türker Bey... Bir gün aynaya baktığımda, bana bakan kimse göremeyeceksem, aynaya bakacak mecalim de kalmasın lütfen. Hayattan bunu istiyorum. Ve hayatımı bir kez daha gözden geçirme fırsatı verdiğiniz için size bir teşekkür borcum var. Teşekkür etmeme izin verirseniz sevinirim.

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.