Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-696-1
13x19.5 cm, 72 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Tarihi Ayı Öfkesi, 2013
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
 

Rahmi G. Öğdül, “Erdem Devesi’nin Eğri Bedeni”, Varlık, Haziran 2009

Mustafa Erdem Özler Erdem Devesi başlıklı dosyasıyla 2008 Cemal Süreya Şiir Ödülü’nü kazandı ve Metis Yayınları bu dosyayı kitaplaştırdı. İpek kozasını ipek böcekleri örüyor, ipek yolunu ise develer. Ve kelimelerine deve kervanlarının işlevini yükleyen Mustafa Erdem Özler kitabında kendi ipek yolunu örüyor. Erdem Devesi ile birlikte yollara düşüyoruz ve farklı zaman ve mekânlarda geceliyoruz.

“Ey bahtı güzel okur! Erdem devesinin sırtına yedi bin altı yüz yetmiş sekiz harf ile bin iki yüz otuz bir kelime yükledim, huzuruna geldim...”

Grekçe meta (öteye) ve phora (taşıma) kelimelerinden imal edilmiş metafor ya da Türkçe deyişle eğretileme bir taşıma, transfer edimini anlatmak için kullanılır. Anlatılmak istenileni ya da anlam duygusunu bir kelimeden bir başka kelimeye taşır metafor. Deveyi bir metafora, yani bir yerden başka bir yere anlam taşıyıcısına dönüştürüyor Özler şiirinde. Deve hem bu taşıma edimi gerçekleştiriyor hem de bu taşıma edimiyle kendisini de bir başka anlam kümesine dönüştürüyor. İkili bir dönüştürüm söz konusu burada: sırtında taşıdığı anlam yükleriyle varılan yerdeki anlam kümelerini ve de kendisini değişime uğratıyor: Erdem Devesi’yle karşılaştığımız an özne ile nesne arasındaki yarılma ortadan kalkıyor. Develeşen okurlar olarak durmadan değişen duygulanımların içinden geçiyoruz ve dolayısıyla taşıdığımız anlam kümeleri de sürekli değişime uğruyor.

Eğri büğrü bedenleriyle mekânların içinden geçerek farklı zamanlar ve farklı mekânları birbirine bağlıyor develer. İpekten kelimeler beyaz sayfalarda yürüdükçe zamanın bildik akışı bozuluyor, kelimelerin farklı mekânlara özgü ritmi ortaya çıkıyor: “Zaman tefini çalıyor/tik tiki tik tak tiki tiki tik tak.”

“harflerin uzağına gittim/boşluğumu yaydım yere”

Mekan nötr, yansız bir şey değildir. İçinde bulunduğumuz mekân bizi derinlemesine etkiliyor. Henri Lefebvre’nin deyişiyle beden hem kendisini mekânda üretir hem de mekânı üretir; her beden mekânda yayılır ve mekânı işgal eder; her beden bir mekândır ve bir mekâna sahiptir.(1) Devenin eğri mekânı, yeryüzünün eğri mekânıyla buluşuyor.

“Şuramda sanki şişmiş dünya”

Öklidçi mekân tahayyülünün karşısında yer alan bir mekânın içinde hareket ediyoruz durmadan. Öklidçi mekân bir düzlemdir. Bu mekânda nesneler hareket ettirildiğinde şekillerini değiştirmedikleri varsayılır. Bir nesneyi düz bir mekânın hangi noktasına taşırsanız taşıyın, o nesnenin şekli hep aynı kalacaktır. Bunu geometri dersinden biliyoruz. Bir düzlemin her yerinde bir üçgenin iç açıları toplamı değişmeden kalır. Ayrıca aynı üçgenin büyük ya da küçük modellerini yaptığınızda da iç açıların toplamı hep aynı kalacaktır. Oysa eğri mekânda hareket ettirilen bir nesnenin durmadan şekil değiştirdiğini, halden hale girdiğini görüyoruz. Sabit bir özü olan varlığın mekânıdır düz mekân; eğri mekânı ise bir oluş mekânı olarak niteleyebiliriz. Eğri mekânda devinen her şey zamanın ve mekânın eğriliğinden dolayı sürekli bir oluş halindedir zaten. Eğri mekâna örnek olarak yumurtanın yüzeyi verilir. Ve yeryüzü durmadan değişen topografyasıyla bir eğri mekân olarak uzanır önümüzde. Artık burada üçgenin iç açılarının eşitliğinden söz etmek mümkün değil. Yürüdükçe değişen iç acılarımızın, iç sevinçlerimizin yeğinliklerinden söz edebiliriz ancak: “birikti acısı harflerimin/birikti acısı harflerimin.” Eğri bedeniyle eğri mekanda hareket eden bir metafor olarak Erdem Devesi kendisiyle birlikte bizleri de halden hale sokuyorlar.

“ipekli kelimeler dikiliyor dudağınıza/aşk pilili/kalp hatalı/dünya dar.”

Birden Barok bir dize karşımıza çıkabiliyor Özler’in şiirinde: “Aşk pililidir” diyor şair, on altıncı yüzyıla, barok sanata bir gönderme yapıyor sanki. Barok sanatçılar için plili olan aşk değildi sadece; ruhun tutkularını cisimleştirme çabası içindeki sanatçılar, acıyı, öfkeyi, nefreti, sevgiyi yani tüm duyguları da plili hale getiriyor, mekânı kıvrımlarla dolduruyorlar. Ateşten, sudan, topraktan giysileriyle bedenler taşıyor: “Bırak taşsın cümlelerin oğlum.” Bedenin mekânını plilerle, kıvrımlarla çoğaltmaya çabalıyorlar. Bernini’nin Azize Teresa heykelinde örneğin, kıvrımların içinde kaybolan bedenin mekânı işgal ettiği görülüyor. Esrime halindeki azize aşkını plileriyle çoğaltıp kendi mekânını üretiyor. Le Pli adlı kitabında Deleuze, “eğer Barok sonsuza giden kıvrımlarla tanımlanıyorsa, onu bu haliyle en kolay nerede buluruz?” diye soruyor ve vakit geçirmeden yanıtlıyor: “giysilerde”. (2) İpekli kelimelerin oluşturduğu pliler denizi içinde yüzüyoruz: “Peşinden gittim sesimin.”

“şimdi hangi suyun başında bekliyor zaman/gidip bul’cam tekrar çocuk ol’cam”

Çocuğa masumiyeti, unutkanlığı, yeni bir başlangıcı, kendiliğinden yuvarlanan bir çemberi, bir olumlama hareketini yükleyen Nietzsche’ye göre yeni değerler yaratmak için çocuk olmak gerekiyor. Zerdüşt’ün ilk bölümünde Nietzsche “Üç Metamorfoz”dan söz eder: “Ruhun üç metamorfozunu anlatacağım size: ruhun nasıl bir deveye, devenin nasıl bir aslana ve sonunda da aslanın nasıl bir çocuğa dönüştüğünü...” Ruhun deve gibi katlanmak zorunda olduğu çok fazla yükü olduğunda, “artık tek saman çöpü deveyi çökertebilir.” (3) İşte tam bu noktada ruh aslana dönüşür. Aslan yüklerine hayır demesini bilen özgürlüğün ruhudur, ancak yeni bir başlangıç yapamayacak kadar yaşlıdır. Yeni bir başlangıç yapmak, yeni değerler yaratmak, reaktif duygulara karşı aktif duygular geliştirmek çocuğun işidir. Erdem Devesi’nin ruhu, çocuğa doğru gerçekleşecek bir metamorfozu özlüyor.

“Bkz. Ayna”

Uyanır uyanmaz aynanın karşısına dikilir, sonra da gün boyunca aynaları kollarız durmadan. Gözlerimiz çaktırmadan imgemizi gösterecek yansıtıcı yüzeyler arar. Kimliğimizden emin olmak, suretimizi hatırlamak için yaşama bir dip not düşeriz sürekli, sanki imgemizi yitirmekten korkuyor gibiyizdir; imgesiz ve gölgesiz bir yaşam tedirgin ediyor bizleri: “zaten herkesin bakmakla yükümlü olduğu/yalnızca aynası var.” Ne var ki modern insan doğadaki imgesini yitirmiştir. Hatırlayalım, Narcissus’un imgesi doğanın sularında yansırdı bir zamanlar.

“Çeşmelerin önünde herkes eğilir kardeş/şşşşş suda seken taşların son arzusu bu”

Doğada imgesini yitirerek kapalı kutulara dönüşen bedenlerin özlemlerini dile getiriyor Erdem Devesi. Özlerin şiirinde özellikle su imgesi ağırlıklı bir yer tutuyor. Dört sıvının dört mizaca, ruh haline denk düştüğü dönemlere gidiyoruz ister istemez; insanın bedenini oluşturan kan, balgam, sarı safra ve kara safranın (melankoli), makrokosmozun sıvılarıyla ilişki halinde olduğu açık bedenlerin zamanına. Akışkanlardan oluşan bir beden tahayyülünün dış dünyanın sıvılarıyla, unsurlarıyla sürekli ilişkide olduğu zamanlara. Modernitenin kapalı bedenlerinin tersine bedenler ve evren sürekli olarak birbirlerinin içine akıyordu. Devenin bedeni açık bir bedendir, evrenin öğeleriyle sürekli ilişki halinde olan bir beden: “Heyelanla yıkadım ellerimi//heyelan erdem/kırlangıçlara iyi tutun”

“Bak hep doğuya gidiyor derdini bulmaya/cümlem/dedim”

Batıdan başlayıp doğuya doğru ilerliyor kelimeler, ipek yolu üzerinde ilerleyen develer gibi. Sırtlarında dertleriyle doğuya doğru ilerleyen deve kervanları. Her yolculuğun bir dönüşü olmalı. Eve dönebilmek için tersten mi yazmalı her şeyi? “kendisinden taşan/ sesini ters çevirip asan/çocuk”tan söz ediyor Özler şiirinde. Sonra bir başka yerde şu dizeler karşımıza çıkıyor: “Gözlerinizi ovuşturmanızdan anlıyorum/çocukluğunuza geri dönmek istiyorsunuz/siz babanızdan azar mı işitmek istiyorsunuz.”

Notlar


(1) Steve Pile, The Body and the City, Routledge, 1996, s. 184. Yukarı
(2) Gilles Deleuze, Kıvrım, Leibniz ve Barok, Bağlam Yayıncılık, 2006, s. 179. Yukarı
(3) Rolanda Perez, An(arşi) ve Şizoanaliz, çev. Şervan Adar Avşar. Versus Kitap, 2008, s. 16. Yukarı

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.