Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-773-9
13x19.5 cm, 200 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
 

Ali Galip Yener, “ ‘Seferis ile Üvez’: Süreyya Berfe şiiri üzerine notlar”, Varlık, Kasım 2010

Süreyya Berfe şiiri üzerine çok az yazılmıştır. Görebildiğim kadarıyla bu şiir birikimi üzerine yayınlanmış yüksek lisans ya da doktora tezi yoktur. Az sayıda eleştiri ve tanıtım yazısı mevcuttur. Oysa Berfe yaklaşık 50 yıldır şiir yazmaktadır. İlk şiiri Yön dergisinde 1962’de yayınlanmış ve şiirleri 18 dile çevrilmiştir. Şiirini izleyen belli bir okur çevresi vardır. Berfe şiirinin yapısal çözümlemesi de yapılmamış, teknik açıdan irdelenmemiş, ancak birkaç eleştirel denemede bu şiir hakkında önemli saptamalara yer verilmiştir. Okuduğunuz yazının sınırları çerçevesinde bu önemli saptamaların sentezini yapmaya ve şairin son kitabı bağlamında Berfe şiirinin temel özellikleri üzerinde kısaca durmaya çalışacağım. Bana kalırsa, baştan söyleyeyim, Berfe’nin yapıtları olgunluk döneminde “yorgun ve sessiz bir şiir”in temsilcisidir. Şairin neden böyle nitelenebilecek bir şiir yolculuğunu yeğlediği sorusunun yanıtı üzerinde de duracağım.

Önce Berfe şiiri üzerine çok önemli / pırıltılı saptamalardan birini, bu şiirde ironinin yerini belirleyen esaslı bir gözlemi alıntılayalım: “İroni, bazen de sert alay, Süreyya Berfe’nin şiirinin kurucu öğelerinden biri olmuştur hep. Görünüşte birbiriyle çelişen iki yöneliş vardır Berfe’nin yapıtında. Bir yandan, şiirin varabileceği en yüksek hedef doğadır. Doğa, her şeyin devası ve nihai sınırıdır. Daha ötesine geçmek söz konusu değildir. Ama öte yandan, hiçbir zaman erişilemeyecek bir hedeftir de doğa. Ve şiir de şair ile bu erişilmez sınır arasındaki uzaklığın içinden doğmaktadır. Şiire yol açan ve besleyen, imkânsızlıkla özlem arasındaki bu gidiş geliştir, iki karşıt tutumun sürekli birbirini çelmelemesinden doğar bu ironik oyun.” (Orhan Koçak’tan aktaran Mehmet Kâzım, Süreyya Berfe’yle Hayattan Şiire, Dünya Kitap, 2005, s. 146)

İronik karakter, doğanın nihai hedef olarak seçilmesi, tercihen yorgun ve sessiz dediğim bu şiir birikiminde başka hangi özelliklerle karşılaşmaktayız? Son kitabından, Seferis ile Üvez’den yola çıkarak ilerleyelim. Seferis ile Üvez üç bölümden oluşuyor, her bölümde çok sayıda şiir var, ancak içerik düzleminde her bir bölüm, uzun bir şiirin parçalanarak aktarılması şeklinde de okunabilir. “Yorgo Seferis’e İskele Işıkları”, “Üvez” ve “Bugün Salı mı Şimdi” adlı üç bölümün ilki yapıtın en güçlü bölümü. Burada şimdilerde İzmir’de, Urla-İskele’de yerleşmiş olan Berfe, İskele doğumlu Seferis’le içsel-poetik bir dayanışma sergiliyor ve onun şiiriyle yol alıyor. Seferis’in İzmir’den Atina’ya göç etmek zorunda oluşu ile kendi mübadil geçmişi arasında bir bağ kuruyor. İşte Yücel Kayıran, Berfe şiiri üzerine kaleme aldığı önemli bir denemede, şairin toplumcu geçmişten geldiğini anımsatır ve bu kitapla, Seferis’le bağ kurarken siyasal olanı devre dışı bıraktığını söyler. Ayrıca şairin Türk şiirinin gündeminin hep dışında yer almasının da anlamına değinir. (Y. Kayıran, “Kibrin İronik Poetikası”, Radikal Kitap, 30.7.2010)

Gerçekten Berfe, şiiri hakkında pek konuşmayan, şiirini gündemde tutmak için çaba harcamayan ve bu tutumunu hayatına / şiirine yedirmiş, etik bir duruş halinde somutlaştırmış bir şairdir. Aynı yazıda bu tavrın anlamını şöyle belirtir Kayıran: “Süreyya Berfe’yi, 60’lı yılların toplumcu şiiri içinde ayırıcı kılan özellik, onun ideoloji ve siyasete müdahil olmadan toplumcu bir şiir kurmuş olmasında görülmektedir. Siyasal ortamdaki dönemsel ideolojik bağlamlara gereksinim duymayan, dolayısıyla onlardan bağımsız bir toplumcu şiiri dile getirir, Berfe’nin ilk yapıtları; gerek Gün Ola (1969) ve gerekse Savrulan (1971).” Bu arada hemen belirtelim, ilk kitabı Gün Ola’daki acemilikler ve “düzyazıya kaçan, bütünlükten yoksun, tekdüze ve güçsüz bir ağıt sesi”nin varlığı o yıllarda eleştirmen Mustafa Öneş tarafından tarihe not düşülmüştür. (Mustafa Öneş, Şair / Şiir Yazıları, Oğlak Yay. 1996, s. 106)

Necmiye Alpay da Berfe’nin halktan kişilerin sesine yer açmayı yeğlediği ahlâki seçiminin ve toplumcu duruşunun şairin ilk kitaplarında yarattığı problemleri şöyle saptar: “[Bu ahlâki seçiş- AGY] Berfe’nin şiirlerini çoğu kez önceki kuşakların edebiyatına ait bir köycülüğün, popülizmin açık istilasına uğratmıştı. 1971 tarihini taşıyan kitabı ‘Savrulan’da, bu nedenle manzumeleşmekten kurtulmuş tek şiir ‘Yangın Yılı’dır diyebilirim. Ama aynı zamanda, Süreyya Berfe’nin ‘şair’ sıfatını neden daha o zamanlardan hak ettiğinin en iyi göstergesi de diğerleriyle birlikte bu şiirdir. Sekiz yıl sonra Ahmet Telli’nin ilk kitabının adında çoğalarak ‘Yangın Yılları’ biçimini alacak olan şiir.” (N. Alpay, “Seferis Kardeşliği”, Milliyet Kitap, Temmuz 2010, s. 13)

Elbette Berfe sonraki kitaplarında teknik zaaflarını aşmış, 1980’deki kitabı Şiir ve Hayat ’tan başlayarak yeni bir şiir biçemine ulaşmış ve “şiir kişisinin, onurlu bir şekilde yaşamasının devamını sağlayan ama yaşamını onurlu bir şekilde devam ettirmeyenlere yönelik eleştirel bir tavır olarak” (Kayıran) ironik tutumuyla, kendi seçiminin dolaysız bir sonucu olarak, Türk şiirinin periferinde, toplumcu şiirden soyutladığı bir şiir üretimini başarıyla sürdürmüştür. Bu tutumun başarılı örneklerinden biri, Seferis ile Üvez’den önceki şiir kitabında, Çıkrık’ta da (2008) yer alır. Çıkrık, mübadele yaşantısı ile ilgili olarak şairin Urla-İskele’den tarihe düştüğü notları içerir. Mehmet Kâzım, “Kentlerde, metropollerde / dolunayı hiç aramam. / Olsa da bakmam.” diyen şairin yapıtlarında doğanın, doğayı tanımanın ve doğanın gerçeğini anlamaya çalışmanın belirleyici öğeler olduğunu yazar ve ekler: “Berfe’nin yıllar önce İstanbul’u terk edip, doğaya yakınlaşması bir çekilme, vazgeçme eylemi değildir. Kabullenemediği, mevcut haliyle onun açısından yok olan bir dünyaya tepkisini, itirazını ve önerisini daha iyi seslendirebileceği bir mevziye yerleşmektir. Savaşımındaki en güçlü silah olan dili, kentin, verili hayatın gürültüsünden uzakta, billurlaştırabilme çabasının sonucudur bu geçişin yaşanması. Metropolde anlamını yitiren şeyleri ancak böyle yeniden anlamlandırabileceğini fark etmiştir şair.” (M. Kâzım, “Çıkrık”, Cumhuriyet Kitap, 30.4.2008)

Şairanelikten hep uzak duran, doğa ile alışverişini bir an bile aksatmamış bir şairin Çıkrık’tan sonraki olgun ürünlerini içerir Seferis ile Üvez. Ancak belirtmek gerekli: Berfe’nin doğa ile etkileşimini dolaysızca şiirine yansıtması şairin kenti sevmemesine, kent yaşantısını sahici bulmamasına indirgenemez. Bu, bireysel ve ahlâki seçimin siyasal-toplumsal olan açısından irdelenmesi / eleştirilmesi gereklidir. Kayıran, ironinin Berfe şiiri içindeki başat önemini pek çok eleştirmen gibi saptadıktan sonra, yukarıda andığım yazıda, Berfe’nin son şiirlerinde görülen doğaya dönüş durumunun bir “kibir belirtisi” olduğunu ileri sürer. Burada tanımlanan kibrin, ironiyle harmanlanmış olarak, temelde tarihsellik içerdiğini ve “bu şiir kişisinin çekildiği doğa[nın], aslında kendinde-doğa, sonsuz-doğa, yani natura değil, tam tersine yerin altına çökmüş, eski bir uygarlığın kalıntılarındaki teselliye dönüş” olduğunu ekler.

Bir “teselliye dönüş”: Seferis ile Üvez’deki bu kibirli tutumun tarihsel-toplumsal açıklaması ne olabilir? Neden 198 sayfalık, kısa sayılamayacak bir şiir kitabında, 1960’ların toplumcu şairi Berfe, güncel ve siyasal yansıması olan bir tek şiire, kot kumlama işçilerinin dramına değinen “Sabah Sabah” adlı şiire yer vermiştir? Bu şiirden dikkati çeken dizeler şöyle: “Bırakmaz ki genç işsizler / kumlayıp ağartacaklar jeanleri / biz de ses çıkarmadan giyeriz / kumlu ciğerleri genç ölüleri” (Seferis ile Üvez, Metis Yay. 2010, s. 143) Neden kalan şiirler, doğaya sığınma, toplumsal-tarihsel olanı yadsıma ya da ancak doğa üzerinden adeta etrafında dolaşarak açıklama biçiminde sunulmuşlardır? Neden bir vakitlerin muhalif ve öfkeli şairi, ikinci dönem şiirinde ve bunun son örneğinde Haydar Ergülen’in deyişiyle: “baştanbaşa insana, doğaya, hayvana, bitkiye ve elbette kelimeye doğru bir merhamet yolculuğu”na çıkmış gibidir? (Ergülen’in saptaması için bkz: M. Kâzım, Süreyya Berfe’yle... s. 78)

Burada bir soluk alalım ve geriye dönelim. Otuz yıl önceye, 12 Eylül 1980 cuntası sonrası Türk şiirindeki sessizliğe... “Sessiz şiir”e ve askeri darbe sonrasının şairlerde yarattığı geri çekiliş, içe kapanış, yorgunluk durumuna... Bu durum, şairlerin / yazarların darbe travması altında var olan / somut koşullarla hesaplaşmamalarına, Nurdan Gürbilek’in ilk kitabının adıyla söylersek bir kısım “yenik” yazarın Vitrinde Yaşamak’ı tercih etmesine, zamanla edebiyatın toplumsal-sınıfsal olanla ilişkisini tümden yitirip, “gösteri toplumu”nun taleplerine boyun eğer, medyatik hazcı bir ortama uyum sağlamasına ve nihayetinde kimi şairlerin şiiri, ben’ini pazarlamanın bir aracı haline getirmesine yol açmıştır. Bu ağır yargıları biraz daha açıklamaya çalışmak gereklidir.

Yaklaşık 20 yıldır ürünleri yayınlanan şair Salih Mercanoğlu bir sessiz şiir damarından söz ederken, kendini yüksek sesle söylenene karşı bir duruş sergileyene değil, didaktik olmayan ve okura fikrini dayatmayan bir şiire yakın hissettiğini söyler. 12 Eylül 1980 öncesi mevcut siyasal ortamda toplumcu gerçekçi şiirin işlevselliğinin ve etkinliğinin yanında sesi hiç çıkmayan bir şiirdir bu. Mercanoğlu, 12 Eylül sonrasında mevcut şiirin travma altında bütünüyle sesini kıstığını, sükût ettiğini belirtir. Burada önemli olan saptama, sessiz ve benim eklememle hayat karşısında, sınıf mücadelesini toptan unutarak yorgun düşen bu şiirin, Şükrü Argın’ın deyişiyle cunta koşulları ortadan kalktığında sessizliğini ve “poetik ketumluğu”nu sürdürmesidir. (Şükrü Argın, “Salih Mercanoğlu’yla Söyleşi: Çocukluk, Masumiyet ve Şiir”, Mesele 44, Ağustos 2010, s. 21)

Siyasal baskı koşulları görece rahatladığında bile poetik düzlemde, şiirinin gücüyle var olan politik basınçla hesaplaşmayan, doğaya, doğanın içindeki sessizliğe sığınan, toplumsal-tarihsel olana doğanın sunduğu teselli bağlamında bir açıklama getiren, kendinden yorulmuş bir şair profilinden söz ediyoruz. Bu şair tipi, güncel politikadan mümkün mertebe uzakta dururken şiirinin politik-ideolojik olanın eleştirel çekim alanından kurtulmuş olacağını beyhude sanan bir kişi olsa gerektir. Çünkü: “Politika, tarihsel etkinliğin en kristalize biçimidir ve o tarihsel anda insanların birbirleriyle ilişkilerinin en kapsamlı, en yoğun, en örgütlü ifadesidir. Böylece politika, yalnızca toplumsal ilişkiler üzerinde değil, doğa ve bilinç üzerinde de bir etkinlik olarak ortaya çıkar. Yalnızca toplumun değil, doğanın ve düşüncenin de kendi eylemine karışan, kendi eylemiyle kuşatılan diyalektiğiyle ilgilenir.” (Aydın Çubukçu – Orhan Koçak Söyleşisi’nde Çubukçu’dan alıntı, Defter 12, 1990, s. 94)

Yalnız, sessiz ve yorgunluğu tercih etmiş bir şiir birikimi. Birikimin ardında etik duruşundan hiçbir zaman ödün vermeyen, 1980’den sonra estetik düzeyi zaman zaman çok güçlü şiirlere imza atmış, son yıllardaki ürünlerinde iyice doğaya sığınmış, son kitabında ise şimdi oturduğu Urla-İskele’de çocukluğunu geçirmiş büyük bir şairle koşutluk kuran, Kayıran’ın deyişini yinelersek “eski bir uygarlığın kalıntılarındaki teselliye dönüş”ü imleyen bir şair. Berfe şiiri üzerine notlar, şairin dediğini işiterek böylece sona eriyor: “Sessiz, dingin su / bir damlayla kükredi. / Denize gitti.”

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.