Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-761-6
13x19.5 cm, 96 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Bir Şey Oldu, 2006
Hiç Niyetim Yoktu, 2007
Küçükburun, 2015
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
 

Tülin Er, “Bu kitabın sayfalarında rüzgâr esiyor”, Radikal Kitap Eki, 19 Mart 2010

Bazı kitapları okumaya kapağından başlarsınız. Kapak resminin kitabın adıyla birleşerek kazandığı yeni anlam, uzanıp raftan aldığınız andan itibaren bir şeyler söylemeye başlar. Hep Yazmak İsteyenlerin Hikâyeleri’nin kapağında yer alan, hareket halindeki bir otomobilde, otobüste ya da trende olduğunu tahmin ettiğimiz düşünceli genç de kitaptaki öykülerin ruh halinin girizgâhı olmuş. (Kapak deseni İlhan Sayın’a ait.) Öyküleri okurken, hepsinden aynı esintinin geçtiğini hissediyorsunuz. İşte o da kapak resminde yer alan genç figürün, yol alırken içinden geçtiği rüzgâr sanki.

Fatih Özgüven’in Hep Yazmak İsteyenlerin Hikâyeleri’nde bir araya getirdiği on bir öykünün genel atmosferinden değil de satırların arasında dolaşan rüzgârdan söz etmemin bir nedeni, çift satır aralıklarıyla bölünmüş paragrafların oluşturduğu, dar kent sokaklarını çağrıştıran aralar (ya da tüneller –belki bir labirent?–). Bir diğer nedeni ise öykülerin, on bir kompartımana ayrılmış büyük bir sahnenin bölümlerinde eşzamanlı yaşandığı hissi. (Lars von Trier’in Dogville’i geliyor burada aklıma. ‘Sahne kompartımana ayrılır mı hiç?’ diye sorabilirsiniz haklı olarak. Hem tiyatro gerçekçiliğinde hem de film akıcılığındaysa, ‘kompartıman’ sözcüğü daha yerinde geldi bana.) Özgüven’in üslubunun özgünlüğü, öykülerin mekânı ve teması ne olursa olsun, işte bu rüzgârın bütün öykülerde hız kesmeden ya da hızını artırmadan, aynı şiddette esmesinden kaynaklanıyor. Yazar böylece okuruyla başka bir paylaşımda bulunuyor: Bir tabiat olayının doğallığında gerçekleşen ama yazarın kendine has iklimini yansıtan, artık imzasını görmeden bir öykünün onun olduğunu söyleyebilme yetkinliğini okura kazandıran bir rüzgâr bu.

Hep Yazmak İsteyenlerin Hikâyeleri manidar bir başlık. Sinema eleştirmenliği ve eğitmenliğinin yanı sıra uzun yıllar editörlük ve çevirmenlik de yapan, başarılı çevirileriyle pek çoğumuzun edebiyat birikimine katkıda bulunmuş bir isim Fatih Özgüven. Kitaplarla bu kadar içli dışlı olduktan sonra yazmanın cazibesine karşı koymak zor olmakla birlikte, çevirmen/editör çevresinden çok fazla yazar çıkmaz. Ama aklınıza takılan, içinizi kemiren, yazmak istediğiniz kitaplar, yazılar bir köşede hep durur. Ya not defterlerinin bir köşesinde ya da hafızanızın çıkmaz sokaklarında kaybolup gider bu fikirler çoğunlukla. Profesyonel olarak yaptığınız işinizden kendinizi uzaklaştırıp masanın başına geçmek, sadece kendi zihninize ait bir üretimi kâğıda dökmek, bu sektördekiler için aslında daha zordur. Ne de olsa beyninizin aynı kıvrımlarını kullanır, aynı masaya oturursunuz. Yazarken kendinizin hem editörü, hem düzeltmeni olursunuz. Her ne kadar avantaj gibi görünse de yazma sürecini daha çetrefilli bir hale sokan bir durumdur bu. Çünkü madenin hem yatağı, hem madencisi, hem de onu işleyen ustası olmak gerekir. Bir editör ya da çevirmen “hep yazmak isteği”ni yerine getirip bir kitap ortaya koymayı başardığında ise sonuç çoğunlukla berrak bir dere kadar haz vericidir.

Yazma sıkıntısı

Fatih Özgüven’in üçüncü öykü kitabı Hep Yazmak İsteyenlerin Hikâyeleri de işte, yayıncı olmanın yazarlığa getirdiği dezavantajların başarıyla üstesinden gelmiş bir kalemin ürünü. Kitabın ilk öyküsü ‘Sel’in kahramanı okuduğu kitaptan başını kaldırıp kendi kendine “...ben de böyle bir şey yazmak istiyorum” dediğinde, çoğumuzun hislerine tercüman olur. Bu kısacık öykü, paragrafların arasında esen rüzgârıyla, ciltlerce kitap okumuş ama boş bir sayfa karşısında ilk cümlenin sıkıntısına düşen ruhun nirengi noktalarını çok doğru yerlere koyarak resmi tamamlamamızı sağlıyor.

Yayıncılığın yazarlığa getirdiği en büyük handikaplardan biri belki de o iflah olmaz ‘mükemmeliyetçilik’ halidir. Bir başkasının yazdığı ya da çevirdiği bir kitap üzerinde çalışırken, ürünün daha ‘hatasız’ bir hale dönüşmesinde editörün müdahaleleri çok önemlidir. ‘Yanlış Numara’ öyküsünde, yayınevinde çalışan ve yıllardır yazmakta olduğu romanına geri dönen anlatıcı, “Başkalarının yazdıklarını düzeltirken onlardan nefret etmekten, bir-iki tanesine de hayran olmaktan yorgun”dur. Kendi yazacağı romanın onların yazdıklarından çok daha olağanüstü olacağını hisseder ama akşamları işten eve döndüğünde, “ancak televizyonda dizi seyredip” kendini yatağa atacak enerjisi kalmış olur. Yayıncılık yapmanın ağırlığı başka türlü olsa da genel olarak başka bir işte çalışmak yazmaya düşmandır. Yaratıcılık gerektiren çoğu iş için böyledir aslında...

Hep Yazmak İsteyenlerin Hikâyeleri’nin başlığını ve kitabın özünü en çıplak haliyle betimleyen belki de ‘Diken’ öyküsündeki şu cümle: “Artık bir kitabı okumuş olmanın yetmediğini, onu yazmış olmak isteğinin katlanılmazlığını nasıl açıklayacaktı?”

Bir edebiyatsever için yazma sıkıntısı nasıl bir belaysa, bazen yazarla tanışmak da öyledir. Odanızda kendinizle baş başa bir kitabı okurken, hele kitaba hayran olmuşsanız, kafanızda hemen bir yazar imgesi çizersiniz. O şahane kitabı ancak şahane biri yazmış olmalıdır; neredeyse insanüstü, kusursuz bir varlık. Bir süre sonra yazar kafanızda öyle imkânsız bir biçim alır ki tanıştığınızda hayal kırıklığı yaşamanız neredeyse kaçınılmaz olur. Ne de olsa sizin gibi bir insan vardır karşınızda, hataları ve zaaflarıyla, etten kemikten bir beşer. Kitabın ikinci öyküsü ‘Açık Görüşme’de, hayran olduğu yazarla tanışmaya giden anlatıcının yaşadığı da budur. Yazarın evindeyken, okuduğu öykülerin “hiç olmazsa hayaletini görmeyi” bekler. Heyecanla, nefes nefese bahsettiği sahneler karşısında yazarın tek söylediği, “Hatırladım şimdi. Aklımdan çıkmış” olur. Edebiyatsever okurun bir zaafıdır bu: Kurgu bir eserin yaratıcısının, o eserle bire bir örtüşen biri olduğunu sanmak. Zaman içinde belki biraz alışırsınız ama hiçbir zaman tam anlamıyla ayıramazsınız kitapla yazarını birbirinden.

Sinema sahnelerini andıran betimlemeler

Kitabın bütün öykülerine hâkim olan rüzgâr, ‘Can Dostu’ öyküsünde biraz farklı bir yönden esiyor. Bir zamanların gözde yıldızı Sabiha Doruk (siyah-beyaz Türk filmlerinde parlayıp, renkli zamanlarda tutunamamış bir aktris?) ile beşinci sınıf bir pavyonda, sütanne hatırına çalıştırılan Ragıp’ın (kıymetinin bilinmediğine inanan bir yeteneksiz?) yollarının kesişmesi üzerine kurulmuş olan bu öykünün odağında, hem sınıf hem kişilik bakımından taban tabana zıt iki yalnız var. Sinema sahnelerini andıran betimlemeleriyle ‘Can Dostu’, klasik öykü anlatımına yaklaşıyor; bu biraz da geçtiği dönemden (1960’ların ortası), yoğun olarak hissedilen nostaljiden kaynaklanıyor belki. Ama üslup bakımından, kitabın diğer öyküleriyle özdeş bir duruluğa sahip.

Kitaptaki öykülerin durgun tonu içinde alttan alta hissedilen bir gerginlik, tedirginlik hali de söz konusu. ‘Aşk Kölesi’, ‘Beyaz Oda’, ‘Cumartesi’ ve ‘Yaz Günü Tango’ başta olmak üzere öykülerin tümünde, söylenmeyenlerin ağırlığı söylenenlerden daha fazla hissediliyor. Ya birinin kafasından geçenleri başkasına anlatmamasından, ya da herkesin bildiğinin dillendirilmemesinden kaynaklanan, insanın içine yuvalanan bir tedirginlik, zaman zaman sayfalardan taşıp okura da bulaşıyor.

Hep Yazmak İsteyenlerin Hikâyeleri’nde, neredeyse şiire yaklaşan, rafine bir anlatım benimsenmiş. Fatih Özgüven, bütün cümlelerin fazlalıklarını ince ince budayıp, az konuşan ama çok anlatan öyküler yazmış. Kitaptaki dil işçiliği, ince bir elişi gibi... Okuduğu sahnelerin detaylı bir şekilde betimlenmesine alışkın okur, bu üslubu başta yadırgayabilir. O zaman size tavsiyem, öyküleri bir kez daha okuyun. Nasıl ki bir şiirin gerçek tadına birkaç kez okuduktan sonra varılır, Hep Yazmak İsteyenlerin Hikâyeleri’nden esen rüzgâr da her okuyuşta içinize daha iyi işleyecek.

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.