Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-288-8
11x18 cm, 190 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
 

Açılış Bölümü, s. 5-13

"Sen bir Kallikanzaros'sun," diye seslendi aniden.

Sol yanıma döndüm ve karanlığın içinden ona gülümsedim.

"Toynaklarımla boynuzlarımı Büro'da bıraktım."

"Anlatılanları duymuşsun!"

"Adım 'Nomikos'."

Kadına doğru uzandım ve buldum.

"Bütün dünyayı mı mahvedeceksin bu kez?"

Güldüm ve onu kendime çektim.

"Bunu düşüneceğim. Eğer Yer'in çöküşü böyle olacaksa..."

"Burada yılbaşlarında doğan çocukların kallikanzaros kanından olduklarını biliyorsun," dedi, "ayrıca bir keresinde bana demiştin ki yaş gününde..."

"Tamam, tamam!"

Sadece yarı yarıya şaka yollu konuştuğu kafama dank etmişti. Eski Topraklar'da, Sıcak Topraklar'da insanın karşısına bazen nelerin çıkıverdiğini bilenler, efsanelere fazladan çaba sarf etmeksizin rahatlıkla inanırlar – örneğin baharın her gelişinde toplanıp Yer Ağacı'nı on gün boyunca testereyle kesmeye çalışan ve Paskalya çanlarının son anda çalmaya başlamasıyla dağılmak zorunda kalan perilerin öyküsünde olduğu gibi. (Ziller, ding-dong, dişler, hart-hart, toynak sesleri, dıgıdıg-dıgıdıg, vb. vb.) Cassandra'yla benim yatakta din, siyaset ya da Ege folkloru hakkında tartışmak gibi bir alışkanlığımız yoktu – ama ben bu yörede doğmuş olduğumdan anılar belleğimde hâlâ oldukça canlıydı.

"Kırdın beni," dedim şaka yollu.

"Sen de beni kırıyorsun..."

"Üzgünüm."

Yine gevşedim.

Bir süre geçtikten sonra açıklamaya giriştim. "Henüz küçücük bir veletken, diğer veletler beni itip kakarlar, bana 'Konstantin Kallikanzaros' derlerdi. Biraz büyüyüp çirkinleştiğimde bundan vazgeçtiler. En azından, artık yüzüme karşı söylemiyorlardı..."

"'Konstantin'? Adın bu muydu? Hep merak ederdim de..."

"Artık 'Conrad' olduğuna göre unut gitsin."

"Ama ondan hoşlandım. Sana 'Conrad' demektense 'Konstantin' diye çağırmayı tercih ederim."

"Eğer seni mutlu edecekse..."

Ay, harabeye dönmüş suratını benimle dalga geçermişçesine pencere pervazından yukarı kaldırdı. Ne aya, ne de pencereye erişebiliyordum; ben de öte yana döndüm. Gece soğuktu, nemliydi ve buralarda her zaman olduğu üzere sisliydi.

"Yer gezegeninden sorumlu Anıtlar, Sanatlar ve Belgeler Komiseri'nin Dünya Ağacı'nı baltalamak gibi bir niyetinin olduğunu pek sanmıyorum," diye dişlerimi gıcırdattım.

"Benim Kallikanzaros'um," dedi çabukça, "bunu söylemek istememiştim. Ama çan sesleri her yıl azalıyor ve sadece niyet etmek de her zaman yeterli olmuyor. Senin gidişatı bir şekilde değiştireceğine ilişkin bir his var içimde. Belki de..."

"Yanılıyorsun, Cassandra."

"Ve de korkuyorum, üşüyorum..."

Ve karanlığın içerisinde öylesine tatlıydı ki, onu kollarımla sararak o sisler içindeki çiğden korumaya çalıştım.

Geçen şu son altı ayın olaylarını kafamda yeniden kurmaya çalıştığımda anlıyorum ki, biz ekim ayını ve Kos adasını tutkularımızın duvarlarıyla çevrelemeye çabalarken, Yer, tüm ekim aylarının köklerine kibrit suyu dökebilecek güçlerin ellerine çoktan düşmüştü bile. Nihai yok oluşun içeriden ve dışarıdan güdümlenen en son güçleri daha o zamandan yıkıntıların arasında kaz adımlarıyla yürümeye başlamışlardı – yüzsüz, kaçınılmaz, kollar kaldırılmış! Cort Myshtigo onu Titan'dan bir yığın gömlek ve ayakkabı, iç çamaşırları, çoraplar, seçme şaraplar, tıbbi malzeme ve uygarlığın en son kayıtlarıyla birlikte getiren antika Güneş-Otobüsü Dokuz ile Por-au-prince'e inmişti. Zengin ve nüfuzlu bir galakto-gazeteciydi o. Zenginlik düzeyinin ne olduğunu haftalar boyunca öğrenemeyecektik; nüfuz düzeyini ise ancak beş gün önce anlayabildim.

Yabanıllaşmış zeytinliklerin arasında dolaşır ve bir Frank kalesinin yıkıntılarında yolumuzu bulmaya çalışırken, ya da izlerimiz gümüş kanatlı martıların hiyeroglife benzeyen izlerine karışırken, Kos sahillerinin ıslak kumlarında, hiçbir zaman gelmeyecek ve aslında hiç umulmaması gereken bir fidyeyi bekleyerek zamanı öldürmüştük.

Cassandra'nın Katamara zeytinlerinin renginde ve pırıl pırıl saçları vardı. Elleri yumuşak, parmakları kısa ve narince perdeliydi. Gözleri çok koyuydu. Benden yaklaşık sekiz santim kadar daha kısaydı; ben bir seksenin çok üzerinde olduğuma göre bu onun zarafetini daha da büyük bir başarı haline getiriyordu. Benim yanımda yürüyen bir kadın hiç kuşkusuz zarif, titiz ve güzel görünür çünkü bende bunların hiçbiri yoktur: Sol yanağım, New York turnesi için Guggenheim'ı mezarından eşeleyip çıkardığım sırada küflü bir çadır bezinden kaptığım mutant mantarlar nedeniyle mor rengin çeşitli tonlarıyla bezenmiş bir Afrika haritasını andırır; saç çizgim kaşlarımın bir parmak üzerinden başlar; gözlerim farklı farklı renklerdedir. (İnsanlara gözdağı vermek istediğimde sağdaki soğuk mavi olanını üzerlerine dikerim; kahverengi gözüm İçten ve Dürüst Bakışlar içindir.) Sağ bacağımın kısalığını destekli pabuçlarla telafi etmeye çalışırım.

Aslına bakarsanız Cassandra'nın karşılaştırılmaya pek gereksinimi de yoktur, hani. O çok güzeldir.

Onunla tesadüfen tanıştım, gözüm kararmış biçimde peşinden koştum, istencim dışında evlendim. (Son bölüm onun fikriydi.) Bana kalsaydı buna pek hevesli değildim – kayığımı limana çekip onu Hipokrat'ın çınar ağacının yanında güneşlenen bir deniz kızı gibi gördüğüm ve çok arzuladığıma karar verdiğim gün bile. Kallikanzaroslar hiçbir zaman evcil tipler olmamışlardır. Yine ayağım kayıvermişti işte.

Pırıl pırıl bir sabahtı. Birlikteki üçüncü ayımıza başlıyorduk. Kos'daki son günümdü – önceki akşam almış olduğum bir çağrı nedeniyle. Gece yağan yağmur her şeyi nemlendirmişti; evin önündeki taraçada oturmuş Türk kahvesi içip portakal yiyorduk. Gün, dünyaya sızmaya başlamıştı. Esinti aralıklıydı, ıslaktı, süveterlerimizin kara gövdelerinin altında derimizi ürpertiyor ve kahvelerimizin üzerinden dumanlarını alıyordu.

"'Rodos dactylos Aurora'," dedi işaret ederek.

"Evet," dedim başımla onaylayıp, "gerçekten de parmakları pembe ve çok hoş."

"Tadını çıkarmaya bakalım."

"Haklısın. Pardon."

Kahvelerimizi bitirdik, üstüne birer sigara tüttürdük.

"Kendimi çok sefil hissediyorum," dedim.

"Farkındayım," dedi. "Yapma böyle."

"Elimde değil. Gitmek ve seni terk etmek zorundayım. Bu da çok alçakça."

"Sadece birkaç hafta alabilir. Sen kendin söylemiştin bunu. Sonra geri döneceksin."

"Umarım," dedim. "Daha uzun sürerse eğer, seni aldırtırım. Nerede olacağımı bilmiyorum, henüz."

"Cort Myshtigo kim?"

"Vegalı aktör ve gazeteci. Önemli biri. Yer'den kalanlar hakkında bir şeyler yazmak istiyor. Benim de olanları göstermem gerek dolayısıyla. Benim. Bizzat. Lanet olsun!"

"Tekneyle dolaşmak için on aylık tatiller alabilen bir kişinin aşırı işten yakınmaya hakkı olmamalı."

"Ben yakınabilirim – ve de yakınacağım. Benim işim tam bir arpalık olmalıydı."

"Niçin?"

"Ben özellikle öyle ayarladığım için. Anıtlar, Sanatlar ve Belgeler'i şimdiki haline getirebilmek amacıyla yirmi yıl boyunca ter döktüm ve on yıl önce artık personelimin kendi başlarına her şeyi üç aşağı beş yukarı yürütebilecekleri noktaya getirdim. Böylece ben de kendimi çayıra salabildim, arada bir kâğıtları incelemek için uğramamın yeterli olacağına karar verip kalan sürede keyfimin istediğini yapmayı planladım. Şimdiyse bu –bu yalakaca iş!– Vegalı bir çızıktırıcıya herhangi bir mihmandarın yaptırabileceği bir gezide refakat etmek! Vegalılar ilah değiller ya!"

"Dur bir dakika, lütfen," dedi. "Yirmi yıl mı demiştin? On yıl mı?"

İçimde bir şeyler çökmeye başladı.

"Daha otuzunda bile değilsin."

Daha da derinlere çöktüm. Dişimi sıktım. Geri yükseldim.

"Şey... sana şimdiye kadar, yani, çekingenim ya, bir türlü söylemeye fırsat bulamadığım bir şey var... Sen kaç yaşındasın, Cassandra?"

"Yirmi."

"Hı-hıh. Eh, yani... benim yaşım seninkinin yaklaşık dört katı."

"Anlayamıyorum."

"Ben de. Doktorlar da. Yirmi ila otuz yaşlar arasında bir yerlerde stop ettim ve öyle kaldım. Sanırım bu da benim, yani – bana özgü mutasyonların bir parçasıydı. Fark eder mi?"

"Bilmiyorum... Evet."

"Aksayarak yürümeme, ölçüsüzce bezgin olmama, hatta yüzüme bile aldırmıyorsun. Öyleyse yaşımı niçin dert edesin ki? Ben gencim, gereken tüm işlevler açısından."

"Aynı şey değil," diyerek ödünsüzce kesti attı. "Ya hiç yaşlanmazsan ne olacak?"

Dudağımı ısırdım. "Önünde sonunda olacaktır."

"Ya çok sonra olursa? Seni seviyorum. Senden çok daha yaşlı olmak istemiyorum."

"Yüz elli yaşına dek yaşayacaksın. S-S terapileri var. Onları yaptırırsın."

"Ama bütün bunlar senin gibi genç kalmamı sağlamaz."

"Ben aslında genç de değilim. Doğuştan yaşlıyım."

Bu da işe yaramamıştı. Ağlamaya başladı.

"Bu daha yıllarca ve yıllarca sonra," dedim ona. "O zamana kadar ne olacağını kim bilebilir?"

Bu ise sadece onun daha fazla ağlamasını sağlamıştı.

Her zaman içimden geldiği gibi davranmışımdır. Kafam genellikle iyi çalışır; ama sanki hep söyleyeceklerimi söyledikten sonra başlar çalışmaya – ki o zamana kadar da daha fazla konuşabilmenin zeminini çoktan ortadan kaldırmış olurum.

Bu da işbilir bir personele, iyi bir radyoya sahip olmamın ve zamanımın büyük kısmını çayırda geçirmemin başlıca nedenlerinden birisidir.

Yine de anlatmayı başaramadığımız kimi şeyler oluyor.

Ben de dedim ki, "Bak, senin içinde de Sıcak Cevher'den bir miktar var. Kırk yaşında olmadığımı anlayabilmem kırk yılımı aldı. Belki sen de öylesindir. Ben sıradan bir sokak çocuğuydum..."

"Senin benzerin vakalar tanıyor musun?"

"Şey..."

"Hayır, tanımıyorsun."

"Hayır, tanımıyorum."

O anda yine gemimde olmayı dilediğimi anımsıyorum. Büyük ateşgemisinde değil. Benim yaşlı teknemde, limanın orada bekleyen Golden Vanitie'de. Yine limana ilk kez giriyor olmayı, onu ilk kez gördüğüm o pırıltılı anı yine yaşayabilmeyi ve her şeye sil baştan başlayabilmeyi dilediğimi anımsıyorum – ve gerçekleri ona ya o anda anlatmayı ya da ayrılış gününe dek yaşım hakkında dilimi tutmayı.

Güzel bir düştü, ama neylersin, balayı bitmişti artık.

Ağlamaya son vermesini ve gözlerini yine üzerimde hissetmeyi bekledim. Sonra biraz daha bekledim.

"Eee?" dedim sonunda.

"İyi sayılırım, sağol."

Ürkek elini bulup avucuma aldım, dudaklarıma götürdüm. "Rodos'un parmakları," diye fısıldadım ve o da, "Belki de," dedi, "senin gidiyor olman iyi bir fikirdir – en azından bir süre için..." ve kahvenin dumanını alan esinti yine kopup geldi, nemliydi, bizi ürpertti ve her ikimizin ya da sadece benim ellerimin titremesine neden oldu – hangisiydi, emin değilim. Yapraklar da titrediler ve tepemizden aşağı yağdılar.

"Yaşını abarttın mı bana?" diye sordu. "Bir parça da olsa?"

Ses tonu uzlaşmaya varmanın en iyi yol olacağını hissettiriyordu.

Ben de içtenlikle "Evet," dedim.

İnsanlığıma kısmen de olsa yine inanarak bana gülümsedi.

Hah!

Orada öylece oturduk, el ele gün doğumunu seyrettik. Bir süre sonra bir ezgi mırıldanmaya başladı. Hüzünlü bir şarkıydı, yüzyıllar öncesinden kalma. Bir baladdı. Themocles adlı genç bir güreşçinin öyküsünü anlatıyordu, hiçbir zaman yenilmemiş bir güreşçinin. Zamanla kendini yaşayan en büyük güreşçi saymaya başlar. Sonunda bir dağ zirvesine tırmanarak meydan okuyuşunu haykırır ve evlerine çok yakın düştüğünden tanrılar hemen eyleme geçerler: İzleyen gün iri bir vahşi köpeğin semerli sırtına binmiş kötürüm bir çocuk gelir kasabaya. Üç gün üç gece güreşirler, Themocles ve çocuk; dördüncü günde çocuk Themocles'in belini kırarak onu tarlada bırakıverir. Kanının damladığı her yerden, Emmet'in verdiği adla, bir strigefleur, geceleri sürünerek avlanan kan emici köksüz bir çiçek büyür ve kurbanlarının kanında Themocles'in ruhunu aramaya başlar. Ama Themocles'in ruhu Yer'i terk etmiştir, böylece arayarak sürünmesi sonsuza dek sürecektir. Aiskilos'un öykülerinden çok daha basitti, ama bizler de bir zamanlar olduğumuzdan daha saf insanlarız, özellikle de anakaradakiler. Üstelik, aslında olanlar da böyle değildi.

"Niçin ağlıyorsun?" diye sordu bana aniden.

"Akchilleus'un kalkanındaki resmi düşünüyorum," dedim, "ve eğitilmiş bir hayvan olmanın ne denli kötü olabileceğini – ayrıca ben ağlamıyorum. Yaprakların çiyi suratıma damlıyor."

"Biraz daha kahve yapacağım."

O kahveyle uğraşırken fincanları yıkadım ve benim yokluğumda Vanitie'yle ilgilenmesini tembihledim. Eğer onu çağıracak olursam tekneyi kızağa çektirmesini istedim. Yapacağını söyledi.

Güneş gökyüzünde yükseldikçe yükseldi ve bir süre sonra tabutçu yaşlı Aldones'in avlusundan çekiç sesleri duyulmaya başladı. Tavşankulakları açmışlardı ve meltem kokularını tarlalardan aşırıp bize taşıdı. Gökyüzünde çok yükseklerde bir örümcekyarasa karaya doğru uğursuz bir belirti gibi süzülüyordu. Parmaklarım bir otuzaltılığın tetiğini kavramak, gümbürtü çıkarmak ve onun düşüşünü izlemek arzusuyla kaşındı. Ancak, bildiğim yegâne ateşli silah Vanitie'de duruyordu ve sadece yarasanın görüş alanımdan kayıp gitmesini izlemekle yetindim.

"Derler ki onlar Yer'in yerlisi değillermiş," dedi bana yarasanın gidişini izlerken, "ve buraya Titan'dan getirilmişler, hayvanat bahçeleri için."

"Bu doğru."

"...Ve ÜçGün sırasında serbest kalmışlar ve kendi dünyalarında hiç olmadıkları kadar büyümüşler."

"Bir keresinde kanat genişliği dokuz metre olanını gördüm."

"Büyük annem bir zamanlar Atina'da işittiği bir öyküyü anlatmıştı bana," diye anımsadı, "böyle bir yarasayı silahı olmaksızın öldüren birisi hakkında. Yarasa, adamı dolaştığı iskeleden –Pire'de– kapıp götürüyor ve adam da çıplak elleriyle onun boynunu kırıyor. Otuz metre yükseklikten körfeze düşüyorlar. Adam yaşıyor."

"Bu çok uzun bir süre önceydi," diye anımsadım. "Büro bu yaratıklar hakkındaki yok etme kampanyasını başlatmadan önce çevrede bunlardan çok daha fazla vardı ve daha da cesurdular. Artık kentlerden uzak duruyorlar."

"Anımsadığım kadarıyla adamın adı Konstantin'di. O sen olabilir misin?"

"Soyadı Karagozis'ti."

"Sen Karagozis misin?"

"Sen istersen olurum. Niçin?"

"Çünkü o daha sonra Atina'da Geridönüşçü Radpol'ü kurdu ve senin de çok güçlü ellerin var."

"Sen bir Geridönüşçü müsün?"

"Evet. Ya sen?"

"Ben Büro'ya çalışıyorum. Politik görüşlerim yok."

"Karagozis sayfiye yerlerini bombalamıştı."

"Yaptı ya..."

"Bombaladığı için üzgün müsün?"

"Hayır."

"Aslında senin hakkında çok az şey biliyorum, değil mi?"

"Benim hakkımda istediğini öğrenebilirsin. Sorman yeter. Ben aslında oldukça basit birisiyim. – Hava taksim geliyor işte."

"Hiçbir şey duymuyorum."

"Duyacaksın."

Bir saniye sonra, taraçanın ucuna kurmuş olduğum vericinin sinyalini izleyerek Kos'a doğru gökyüzünden kayıp geldi. Ayağa kalkarak Cassandra'yı kendime çektiğimde taksi –bir Radson kayağı: altı metre uzunluğunda, altı düz, burnu küt, şeffaf ve pırıltılı bir deniz tarağı şeklinde– vızıldayarak iniyordu.

"Yanında götürmek istediğin bir şey var mı?" diye sordu.

"Olduğunu biliyorsun, ama götüremem."

Hava taksisi kondu ve yan tarafı kayarak açıldı. Uçuş gözlüğü takmış olan pilot başını bize doğru çevirdi.

"İçimde," dedi Cassandra, "bir çeşit tehlikeye gidiyormuşsun gibi bir his var."

"Sanmıyorum, sevgilim."

"Hoşça kal, benim kallikanzarosum."

Kayağa bindim ve Afrodit'e dualar mırıldanarak gökyüzüne sıçradık. Aşağıda, Cassandra elini sallıyordu. Ardımdaysa güneş ışıktan ağını sıkılaştırdı. Batı yönünde hızlandık; burası yumuşak bir geçiş dönemi için çok uygun bir yerdi ama olmadı. Kos'tan Port-au-Prince'e kadar dört saat boyunca gri sular, soluk yıldızlar ve öfke içindeki ben vardık. Renkli ışıkları seyrettim...

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.