Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-578-0
13x19.5 cm, 368 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Düşüş, 2006
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
 

Açılış bölümü, s. 13-17

ÇAĞLAYAN

Vadinin dibinde bir ırmak akar. Yukarıdaki kesimlik ormandan gelir, köprünün altından aşağı döner, akıntının ortasında, soğuk ve garip bir sessizlik içinde donmuş gibi kımıldamadan duran yuvarlak taşların, küçük, cilalı gibi parlayan kayaların üzerinden akar. Annem mavi beyaz benekli bornozunu giyip ıslak saçlarıyla bu kayalardan en büyüğü olan Taterberget'nin üzerinde oturmayı sever. Özenle yerleştirdiği bacaklarıyla, tıpkı babamla birlikte on beşinci evlilik yıldönümlerini kutlamak için gittiğimiz Kopenhag'ın, Langelinie Rıhtımı'ndaki Küçük Denizkızı'na benzer. Irmağın kıyısından ona el sallarız. Babam ona seslenip dünyanın en güzel kadını olduğunu söyler.

Köprülerin aşağısında ırmak iyice genişler. Batıdaki mobilya fabrikasının yakınında bir çağlayan vardır. Kırmızı tuğla binayı, çam ve maundan yapılma bahçe koltuklarını, annemle babamın eve yerleştirdiklerine benzeyen açık meşe rengi, küçük, kareli desenli salon mobilyalarını severim. Annemin her gün öğleden sonra üzerinde uyukladığı, ayrıca babamla uyumak istemediği geceler yattığı kanepeyi de o mobilya fabrikasında yapmışlardı. Fabrikanın pencereleri çağlayana bakar. Çağlayan birden karşınıza çıkıverir. Yüz metre gerisi cennet gibi bir yerdir. Su sakin sakin akar. Ama babam derin akıntılara dikkat etmemiz için uyarır bizi. Cathrine'nin ve benim Taterberget'nin güneyinde yüzmemize izin yoktur. Bir yaz günü batıda, ırmağın genişlediği yerdeki çakılların üzerinde yattığımı anımsıyorum hayal meyal. Akıntıya kapılmıştım. Cathrine olanları görüp var gücüyle bağırmıştı; yalnızca kızların atabileceği türden bir çığlıktı bu. Babam kendini suya atmış, birkaç kulaçta beni yakalamıştı. Olayın ciddiyetini fark etmemiştim, ama yine de çok ters bir şeyler olduğunu anlayabiliyordum. Babam beni kıyıya çıkardı, bir havluya sardı, iki kolunu bana dolayıp sarsmaya başladı. Babamın sırtını yumruklayan annemin incecik sesini hatırlıyorum. O zaman babam ellerini yüzüne götürüp ağlamaya başlamıştı. Bunu görmek çok acıydı.

Ama o günden bu yana pek çok şey oldu ve hâlâ Taterberget' nin kuzeyi bizim yüzme yerimiz. O sabah annemle babamın yatak odalarında kavga etmiş olduklarını biliyorum, biraz canım sıkılıyor. İçlerinden birinin gideceğinden, bizi bırakacağından, başka bir yerde yaşamaya ya da kendini öldürmeye karar vereceğinden korkuyorum. Babamla annemin durumu ciddi. Eski günlerde, onlar Cathrine'nin ve benim uyuduğumu sanırlarken salonda birbirlerine bağırarak söyledikleri her söze yattığım yerden kulak kabartırdım. Kimi zamanlar Cathrine ağlamaya başlardı. Ben asla ağlamazdım. Bunu yapmamak için kendime söz vermiştim. Kontrolümü yitirmekten korktuğum için soluk almaya bile cesaret edemezdim neredeyse. Birileri bana hiç durmadan yutkunmanın işe yaradığını öğretmişti. Böylece ağlamamı daha başlamadan boğuyordum. Ama gecenin ilerleyen saatlerinde midem bulanırdı, banyoya gitmek zorunda kalırdım. Kusmaya böyle başlamıştım.

Annemle babam birbirlerine hiç rahat vermeyecekler, duvarın arkasından duyduğum bütün o sözlerden bıktım usandım artık. Ama sonra barışma anı geliyor. Saat onda annem şimdiden sigarasını yakmış olarak beni uyandırmak için yanıma geldiğinde bana asla inandırıcı gelmemiş olan o mutlu, biraz histerik kahkahalarını atıyor. Şimdi Taterberget'ye gidip yüzeceğimizi biliyorum. Bunların hepsi eski törenler. Büyükler şarap içecekler, ben de tadına bakacak kadar büyüdüm. Çok ender tepki gösteririm ben. Bütün o barışma anlarında bir mutluluk, gizliden bir umut yatar. On beş yaşındayım, Cathrine'nin tersine onlarla zaman geçirmeyi seviyorum. Cumartesi gecelerini onlarla geçirmek istiyorum hâlâ. Benden iki yaş büyük Cathrine çetesiyle dolaşmaya gittiğinde annemle babamın arasına oturup kavga etmemelerinin tadını çıkarıyorum. Çünkü cumartesi geceleri kavga etmekten kaçınırlar. Benim çıkıp arkadaşlarımla dolaşmamamı garip buluyorlar ama böyle işte, bunu bir türlü açıklayamıyorum. Futbol oynamayı sevmiyorum, kışın buzun üzerinde hokey oynamayı sevmiyorum. Çocukların bütün o itiş kakışları ödümü patlatıyor. En sevdiğim şey piyanonun başına oturup canımın istediği kadar çalmak. Annem beni müzikle tanıştırdığında daha beşikte yatıyordum. Her zaman şarkı söyler, mırıldanır. Çocuk şarkıları, keman konçertoları, koca senfoniler. Bir de kendi deyişiyle "radyo yolculuklarına çıkar". Sinyallerin çok güçlü olduğu karanlık, soğuk kış akşamlarında bütün yerküreyi kucaklar adeta. Viyana'da bir kemancı Çaykovski çalar. Moskova'dan bir piyano sonatı dinleyebilirsiniz. Bütün akşam boyunca annem radyoda ileri geri dolaşır durur. "Dinle Aksel! Ravel! Fa minör piyano konçertosu! Bak şimdi ikinci bölüm başlıyor!" Dünyadaki bütün müzikleri bildiğini düşünüyorum ve niçin onun da annesiyle babası gibi müzisyen olmadığını anlamıyorum.

Babam bütün çocukluğum boyunca kenarda kaldı. Anneme çok bağlı olmama bir itirazı yoktu. Babam bir karga gibi şarkı söyler ama annemin ve daha sonraları benim eve doldurduğumuz bütün o müziklere çok değer verir. Son yıllarda onların maskotu gibi oldum. Bechstein piyanonun başına geçiyorum, ne isterlerse çalıyorum. "Schumann çal!" diyor annem. "Bach çal!" diye bağırıyor babam. Şimdiden olgun bir piyanistmişim gibi beni var güçleriyle alkışlıyorlar. Uzun bir süre boyunca gerçek mutluluk olduğunu sandığım bu neşe dolu anları Cathrine hiç sevmiyor. Bjørnsletta'dan gelen çetesiyle dışarıda dolaşıyor, eve geç geliyor ve hepimizin yaşamını cehenneme çeviriyor. Ama pazar günü geldiğinde herkes gecenin olaylarından, beklemekten, içkiden, annemin ağlamalarından, Cathrine'nin hepimizi sırayla avazı çıktığı kadar bağırarak azarlamasından bitkin düştüğü için kimsede daha fazla kavga edecek güç kalmamış oluyor. Vinding ailesi geç kalkar, bunu bütün Melum Sokağı'nda oturanlar bilir. İlk kalkan da annem oluyor çünkü radyoda sabah konserini dinlemek istiyor. Brahms'ın dördüncü senfonisi çalıyor, akşamın kavgalarından sonra hüzün ve anlayış dolu. Babamla ikisi birlikte koyuldukları uzun yaşam yolculuğu sırasında bir yerlerde yitirmiş oldukları bir mutluluğu bulmaya çalışır gibiler. Şimdiden zaten bildiğimiz şeyi, yani yüzüp piknik yapmak için Taterberget'ye gideceğimizi, babamın o kendine özgü umutsuz anlatımıyla "birlikte güzel zaman geçireceğimizi" söylediklerinde hâlâ kahvaltı masasında oturuyoruz. Cathrine içini çekiyor, bayat bira kokuları saçıyor, yumurtasına bile başlayamamış daha. Ama kurtulamıyor. Artık yaşı epey büyük ama yine de henüz reşit olmadı ve pazar günleri Vinding ailesinin ne pahasına olursa olsun barışıp bir arada olmak için umutsuzca çabaladığı günler. Bu bana kendimi onlardan daha yaşlı hissettiriyor; çünkü sırlarının ortaya çıktığını, benim onlardan daha fazlasını bildiğimi, artık hiçbir şeyin yararının olamayacağını anlamıyorlar.

Yine de onları sevindirmek için dediklerini yapmak istiyorum. Anneme usulca gülümsüyorum. Mutfaktaki küçük radyoda hâlâ Brahms çalıyor. Brahms annemle benim küçük sırrımız, elbette Schumann ve Debussy de var. Ama hiçbiri Brahms gibi değil. Ti taaa ta tiii, ti taaa ta tiii. Sanki bu ciddi ve güzel senfoniyi bırakıp acımasız ve olgunlaşmamış bir dünyaya kendimizi atmayı asla başaramayacakmışız gibi birbirimize bakarak müziği mırıldanmamız, kollarımızı havada sallayıp durmamız Cathrine'nin tepesini attırıyor. Bu sırada babam mutfak rafından iki şişe şarap çıkarıyor. Yeşilliklerin arasında yenecek yemek için, Normandiya'da balayı sırasında annemle birbirlerinin gözlerinin içine bakarak kadeh kaldırdıkları, asla sonu gelmeyen mutlu yemeğin bir benzerini yaşamak için kendince hazırlık yapıyor. "Biraz da peynir alıyorum," diye mırıldanıyor, bu sırada annem birkaç saat sonra yiyeceğimiz salatayı hazırlamaya başlıyor. Niçin bugün annem özellikle dikkatimi çekiyor? Onu başka kadınlarla, Cathrine'nin odasında çaktırmadan okuduğum gençlik dergilerinde görüp hayran kaldığım film yıldızlarıyla karşılaştırmaya başladım. Kim Novak. Audrey Hepburn. Natalie Wood. Annem mutfak tezgâhının başında dururken bu ev için, bu yaşam için aşırı güzel görünüyor. Açık mavi elbisesiyle Maria Callas'a benziyor. Yunanlı primadonna gibi her türlü rolü başarabilir. Soğan doğruyor, zeytinyağı ve sirkeyi karıştırıyor, biraz daha yumurta pişirerek Cathrine'nin iyice canını sıkıyor. "Røa'da başka hiç kimse böyle şeyler yapmıyor," diyor ablam kızgın kızgın. "Yalnızca siz." Piknikleri, annemin savurganlığını, ondan daha hassas olduğu için babamın bile yıllar içinde fırsat buldukça dert yandığı vurdumduymazlığını kastediyor. Evlilikte aşkı bulacaklarını sanıp aynı çatı altında yaşamayı bile bir türlü başaramayan uysal ve çaresiz iki insan. Ayrıca onlar mutluyken bile mutlu olmayı beceremeyen sinirli iki çocuk. İşte Vinding ailesi. Çocukluğumu bitmez tükenmez bir gerginlik, sinirlerime kronik bir şekilde yerleşen bir huzursuzluk olarak, anlık, sert yaşamlarımızı düşündüğüm anda içimi kaplayan bir acıyla hatırlıyorum; bütün bunların ortasında, her an kötü bir şeyler olmasını bekleyerek, böylesine beceriksizce yaşamaya çalıştığımız için gösterdiğimiz zayıflık.
(...)

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.