Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-638-1
13x19.5 cm, 408 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
 

Emine Bora, "Kara karadır!", Virgül, Sayı 5, Şubat 1998

Daha çok klasik polisiye kalıplarında yazılmış Nestor Burma'nın Maceraları adlı dizinin yazarı olarak tanınan Léo Malet, Hayat Berbat, Güneş Bize Haram ve Ecel Terleri adlarıyla Türkçeye çevrilen Kara Üçleme'yi, klasik polisiye romanlarda iletemediği bazı takıntı ve saplantılarını ifade etmek için yazdığını söylüyor. Fransız kara romanının atası olarak kabul edilen Malet'nin üçlemesinde, artık okuyucunun peşine takılıp macera yaşayabileceği bir detektif, polis, ajan ya da o her kimse yok. Çözülecek bir sır, aralanacak bir esrar perdesi de yok. Zeki polisin aydınlatacağı bir cinayet, sıkı detektifin kıskıvrak yakalayabileceği bir hırsız da öyle. Ortada aslında polisin ya da diğerlerinin çözeceği hiçbir şey yok. Ne suçun ne failin ne onu yakalayıp 'adalete' teslim edecek olanın ve ne de başlı başına adaletin tanımı konusunda hiçbir şüpheye düşülmeyen polisiye romanların o seyreltilmiş, hijyenik ve rasyonel kurgusundan eser yok. Çaresiz bir tanık, bir izleyici, eli kolu bağlı bir seyirci olmaktan başka bir şansı yoktur okurun: Sadece bakar ve dehşete düşer...

Bütün o çapraşık, şiddetli, heyecanlı, sır dolu ya da gerilimli bir dizi olayın ardından her şeyi halleden kahramanlar gibi okurun da ellerini hemen hiç kirletmeden çıktığı polisiye romanlar, suç'u ceza'landırmak suretiyle sembolik olarak kurulu düzeni rasyonalize eder. Kara roman ise sadece dinamitleri buraya mı yoksa şuraya mı koymak gerektiği konusunda bir tereddüt geçirir -hoş, buna fazla da kafa yormaz.
(...)

John Berger bir 'insan türü' olarak köylülüğün ortadan kalkışını anlattığı 'Onların Emeklerine' üçlemesinin son kitabı olan Leylak ve Bayrak'ta artık şehre yerleşen köylüyü anlatır. Kentin itip kaktığı, dışarı attığı bu insanlar geldikleri yerle yani geçmişleriyle tüm bağlarını da artık çoktan kaybetmişlerdir. "Bizler yasaların dışında doğduk ve ne yaparsak yapalım yasaları çiğniyoruz ... Onlar içinde doğmuşlar ve ne yaparlarsa yapsınlar korunuyorlar... Elmaları alalım. Onlar sağlıklarını korumak için yerler elmayı. Biz ise, bizlerden biri çaldı diye yeriz elmayı. Arabaları alalım. Onlar, randevuları var diye binerler arabaya. Biz kaçmak için bineriz. Ev yaptırmak! Onlar yatırım yapmak ve çocuklarına bırakmak için ev yaparlar. Biz bir damımız olsun diye ev yaparız ..." (Leylak ve Bayrak, s. 109-110).

Berger'ın tür olarak hiç de, polisiye ya da kara roman olarak tasarlamadığı Leylak ve Bayrak'ın kahramanları ile Malet'nin üçlemesinin kahramanlarının akrabalık dereceleri ihmâl edilebilir gibi değil. Akrabalık her şeyden önce ve belki de sadece yasaların aynı tarafında doğmuş olmalarından kaynaklanıyor. Berger, köylülerinin son durakları olan kentteki hikâyelerini anlatıyor, öykünün tümüne sinmiş şiddet, karamsarlık ve tabii ki çaresizlik duygusundan sonra, sonunda eliniz böğrünüzde kalakaldığınızda bu duygu hiç de yabancı gelmiyor. John Berger sarsıntının şiddetini hafifletmek için cennete kalkan beyaz vapurlu bir final bölümü yazmış. Şehre gelenler hâlâ -Malet'nin 'şehirli' kahramanlarının aksine- mitik bir 'güzel gelecek' ve 'iyilik' olanağını hatırlıyorlardır çünkü. Bu kimsenin acısını hafifletmiyor gerçi ama, kara roman yazarlarının aksine John Berger'ın hâlâ bir tür iyimserlik, adalet duygusunu gözettiğine işaret ediyor. Berger, bütün çirkefe rağmen hâlâ iyi, temiz ve adil bir şeyler olabileceği inancını taşıyor. Kahramanları gerçi anlık talihsizliklerle kılpayı kaçırsalar da, böyle bir dünyanın işaretleri var romanda.

Güneş Bize Haram'da bir köprüaltında yakalanıp serserilik suçundan hapse konulan -deliğe tıkılan demeliydik- on altı yaşındaki André Arnal'a, cezaevi müdürünün söylediği kehânet benzeri sözler şunlardı: "Serserilikten gözaltına alındınız. Pek ciddi bir şey değil. Ne çaldınız, ne de öldürdünüz. Sadece meteliksizdiniz. Pek ciddi bir şey değil, eğer inişin neresinde duracağınızı biliyorsanız....” Malet'nin ve onun bütün serserilerinin -asla kahramanlarının değil!- çok iyi bildiği, cezaevi müdürünün bilmediği yegâne şey ise, inişe geçildiği zaman bir daha asla durmanın mümkün olamayacağıdır. Sürüklenmeye devam, ümitsizlik içinde en dibe vurana kadar... Kitap zaten şu alıntıyla başlar: "İnsan bir kuyuya düştüğünde, itenin ne önemi vardır ki. Onu en çabuk şekilde dibe götüren, kendi ağırlığıdır."
(...)

Üçlemenin ilk kitabı olan Hayat Berbat'ın kahramanının polis kurşunları ile son bulan trajik yaşamının sergilediği olağanüstü acımasızlık ve şiddet, tüm kara roman yazarlarının kahramanlarına duydukları genel sevgisizliğe de işaret ediyor. Yazar sanki onda -onlarda- hiç iyi bir şey görmeye çalışmamış gibidir.

Malet'nin kahramanları sefaletin dışında hiçbir şeyin işaretlerine inanmazlar. İnanmaları da zaten olanaksızdır. Ne olursa olsun hayat zaten berbattır ve tepelerindeki güneş bile sahici değildir. (Zengin semtlerde ışıyıp parlaklığını yitirmiş, posası çıkmış bir güneştir onlarınki.) Dostluk, iyilik, yardımlaşma, erdem ya da ahlâk gibi şeyler anlamlarını yitirmiş ve başka bir dünyaya ait kavramlar haline gelmiştir. Ahlâklı yaşamanın imkânsız olduğu bu yerde ilişkiler olsa olsa en dipte buluşanların (kendilerini orada bulanların) doğal refleksleridir. Birbirlerinin tepesine basıp kurtulmak isterken hep birlikte daha derinlere yuvarlanırlar sadece.

Aşka olan inançları, tüm Malet kahramanlarının ortak özelliği. Aşkı hâlâ tutunabilecekleri, inanabilecekleri bir şey olarak görüyorlar. Ancak, bir kadının sıcaklığında yakaladıkları bu en ilkel duygu, şüpheler, kuşkular, ihanetler ya da hayal kırıklıkları ile sona erer. Kimisinin gerçekten yıkımı da gene aşk yüzünden olur.

Ecel Terleri'ndeki Paul Blondel'in, 'zararsız dandik mücevher sahtekârlığından' bir numaralı 'halk düşmanı' oluşuna kadar geçen sürecin hiç de bir orijinalliği yok aslında. Jeanne'nin kollarında bulduğuna inandığı 'baharı' sadece kışa biraz daha yaklaştırdı onu, o kadar.

Klasik polisiye romanlardaki suçlu ile adalet temsilcisi arasındaki o şansların eşitliği duygusu Malet'nin romanlarında -genel olarak kara romanda da denebilir- gerçekten zedelenmiştir. Orijinal olmayan, orijinal bulunmayan hayatların ürettiği sıradan suçlar vardır. Neden, nasıl, niye işlendiklerini ortaya çıkartmak için zekâya ihtiyaç yoktur. Polisiyenin, o hep polisin bir adım önünden giden ve yakayı ele vermesi çoğunlukla kendi yeteneksizliğinden değil, karşısındakinin zekâsından kaynaklanan seçkin suçlunun tam karşıtıdır buradaki. Kendilerini eninde sonunda ipe götürecek cinayetlerde herhangi bir tasarım ya da özgünlük yok. Bunalım, köşeye sıkışmışlık, güvensizlik, korku, nefret ya da kendinden nefret; canları yanıyor -bazen de sadece canları istiyor- ve tetiğe basıyorlar, hepsi bu kadar. Zeki, hassas, yetenekli olmaları bir şeyi değiştirmez. En sonunda polisin kurşunlarının bedenlerini bulacağından hiçbir şüpheleri yoktur. Zarif kaçma, kovalamacalar değil, enselerinde hissettikleri soluğun daha da yakınlaşmasını engellemek için ümitsiz çırpınışlar vardır sadece. Tuzağa düşmüş yaralı hayvanlar gibi.

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.