Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-775-3
13x19.5 cm, 152 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Dönüş, 2009
Çevengur, 2010
Mutlu Moskova, 2012
Muhteşem Vahşi Dünya, 2014
Çukur, 2017
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
 

s. 31-35.

Köhne Derya Nehri'nin kuru yatağına varan Nazar Çagatayev lığın içine ön ayaklarına dayanarak insan gibi oturmuş bir deve gördü. Deve zayıftı, hörgüçleri çökmüştü, kara gözleriyle akıllı, üzgün bir insan gibi ürkek ürkek bakıyordu. Çagatayev yanına geldiğinde deve ona en ufak bir ilgi bile göstermedi; rüzgârın sürüklediği ölü otların hareketini takip etmekteydi: Yaklaşıyorlar mıydı yanına, yoksa geçip gidiyorlar mıydı önünden? Tozun üzerinde ilerleye ilerleye ağzına kadar yanaşan küçük bir ot sapını dudaklarıyla çiğneyip yuttu. İleride yuvarlak bir perekati-pole sürükleniyor, deve bu büyük canlı otu ümitle aydınlanan gözleriyle takip ediyordu, ne var ki perekati-pole geçip gitti yanından; o zaman deve gözlerini yumdu çünkü nasıl ağlanacağını bilmiyordu.

Çagatayev devenin ötesini berisini inceledi: Açlık belasından zayıf düştüğü çok olmuştu, neredeyse tümden dökülen tüylerinden geriye birkaç tutam kalmıştı ve halini yadırgamaktan, bir de soğuktan titreyip duruyordu. Herhalde buralardan geçen bir kervan, güçsüz düşünce yükünü çözüp bırakmıştı onu yahut da sahibi ölmüş, hayvansa yaşam kaynakları tükenene değin beklemeye koyulmuştu onu. Hareket kabiliyetini yitiren deve kalan gücüyle ön ayaklarına dayanmış ve rüzgârın kendisine doğru savurduğu ot saplarını görüp yemek için doğrulmuştu. Rüzgâr dindiğinde görümünü boş yere harcamamak için gözlerini yumup kestiriyordu; adamakıllı çöküp yatmak istemiyordu, kalkamazdı bir daha çünkü, böylece kâh uyanık, kâh uykulu oturup oturacaktı devamlı, ölüm kendisini aşağı çekene ya da herhangi bir zavallı çöl hayvanı minik pençesinin tek darbesiyle bitirene kadar işini.

Çagatayev bu devenin yanında uzun bir süre, onu izleyip anlayarak oturdu. Sonra öteden birkaç kucak perekati-pole getirip deveye yedirdi. Su içiremezdi ona, zira kendisinin de topu topu iki matara suyu vardı, fakat Köhne Derya yatağının ilerlerinde tatlı su gölleri ve küçük kuyular olduğunu biliyordu. Gelgelelim deveyi sırtlanıp kum üzerinde taşıması zordu.

Akşam indi. Çagatayev civardan ot bulup getirerek, nihayet başını toprağa dayayıncaya, yeni hayatının itaatkâr uykusuna dalıncaya kadar besledi deveyi. Hava gecenin maharetiyle soğumaya başladı. Çagatayev torbasındaki pidelerden yedi, sonra ısınmak için devenin gövdesine sokuldu ve içi geçti. Gülümsüyordu; kısa, alaycı bir oyun için yaratılmışa benzer bu dünyada her şey tuhafına gitmekteydi. Üstelik bu yapmacık oyun uzamış, ebedi bir hal almıştı ve artık kimse gülmek istemiyordu, kalmamıştı gülecek hal. Issız çöl toprağı, deve, hatta acınası avare otlar – tüm bunların ciddi, yüce ve muzaffer olması gerekmez miydi? Sefil varlıkların içinde kutlu, gerekli ve zorunlu bir göreve adanmışlık hissi yaşar, yoksa ne diye böyle güçlüklere katlanıp bir şeyler beklesinler? Çagatayev devenin karnına sokulup kıvrıldı ve sıradışı gerçekliğe şaşırarak uyuyakaldı.

5

Köhne Derya yolculuğunun altıncı gününde Çagatayev Sarıkamış'ı gördü. Bütün bu süre boyunca artık dirilmiş, kendi gücüyle yürüyebilen deveyi sürüklemişti peşi sıra. Hâlâ sırtında insan taşıyacak durumda değildi deve.

Çagatayev kumların bittiği, toprağın çukura, uzak Üst Yurt'a doğru eğildiği sınırda yere oturdu. İlerisi karanlık ve alçaktı; ne bir duman, ne bir oba görülüyor, yalnız çok ötede küçük bir göl parıldıyordu. Çagatayev kumu avuçladı, değişmemişti: Rüzgâr geçip giden yıllar boyunca kumu bir ileri bir geri kovalamış, o ise ezeli yerinde kalmaktan ötürü yaşlanmıştı.

Bir zamanlar annesinin elinden tutup çıkardığı, onu bir başına yaşamaya gönderdiği, şimdiyse geri döndüğü yerdi burası. Deveyle birlikte memleketinin içlerine doğru ilerledi Çagatayev. Ufak tefek ihtiyarlara benzer yabani çalılıklar vardı burada: Çagatayev'in çocukluğundan beri büyümemişlerdi ve galiba yerli varlıklar içinde onu unutmayan da bir tek onlardı; öylesine alımsızlardı ki uysal denebilirdi onlar için, kayıtsız ve belleksiz olduklarına inanmaksa olanaksızdı. Bu çirkin garibanlar anılarla yahut yabancıların hayatlarına tutunarak yaşıyor olmalıydı, başka bir şey yoktu ellerinde.

Çagatayev birkaç günü çocukluğunun ülkesinde insanları arayarak geçirdi. Deve yalnız kalıp sıkılmaktan çekinerek peşi sıra yürüyordu kendiliğinden; kimi vakit gergin ve dikkatli bakışlarla uzun uzun bakıyordu insana, ağladı ağlayacak yahut gülümsedi gülümseyecek, bir de bunları beceremeyişinden dolayı azap çekerek.

Issız yerlerde gecelerken, son yiyeceklerini de tüketirken Çagatayev kendi refahını düşünmüyordu. Kadim denizin dibinden acele ve telaşla insansız çukurun göbeğine doğru ilerliyordu. Yalnızca bir kez, gündüz yolculuğunun ortasında toprağa kapaklandı. Kalbi hemen sancıyıverdi, sabrını ve yüreğiyle baş edebilmesi için gereken gücü kaybetti; Ksenya'yı düşünerek, utandığı hislerini inkâr ederek ağladı. Aklında ve anılarında yakından görüyordu onu artık; yalnızca ruhuyla sevebilen ama kucaklaşmak istemeyen ve öpücüklerden sakatlanacakmış gibi korkan küçük bir kadının acınası tebessümüyle bakıyordu kendisine. Vera da ötede oturmuş, kocasıyla arasındaki ayrılığı kısaltırcasına çocuk elbisesi dikiyor ve artık neredeyse hiçbir şey hissetmiyordu ona karşı, ne de olsa içinde daha çok sevdiği başka bir çaresiz insan hareket edip kıvranıyordu şimdi. O insanı bekliyor, yüzünü görmek istiyor, ondan ayrı düşmekten korkuyordu Vera. Onu daha uzun yıllar boyunca canı ne zaman isterse, o büyüyene ve kendisine, "Yeter ama yapıştığın anne, bıktım senden!" diyene kadar öpüp koklayacağı düşüncesiyle avunuyordu.

Çagatayev başını kaldırdı. Deve damarlı ince bir bitki çiğnemekteydi, küçük bir kaplumbağa sevecen kara gözlerle uyuşuk uyuşuk bakıyordu yerde yatan insana. Ne vardı acaba o an bilincinde? Belki esrarengiz dev adama karşı sihirli bir merak, belki de yarı ölü zihninin kederi.

"Seni yalnız bırakmayız!" dedi Çagatayev kaplumbağaya.

Her canlının üzerine kutsal bir varlıkmış gibi titriyordu ve yüreği öylesine yoksuldu ki teselli verebilecek bir şeyi fark etmemesi olanaksızdı.

Deveyle, eteğinde unutulmuş bir ihtiyarın yaşadığı Üst Yurt'a doğru ilerlemeye devam ettiler. Bu ihtiyar tepenin meyline kazılmış kuru bir zeminlikte yaşıyor, küçük hayvanlar ve platonun boğazlarında bulduğu bitki kökleriyle besleniyordu. Ezeli yaşlılık ve sefaletten insana benzemez olmuştu. Fani ömrünü çoktan doldurmuş, tüm duyguları doyuma ermiş, aklıysa yörenin doğasını denenip tüketilmiş bir hakikat gibi ezber etmişti. Yıldızları bile, hem de binlercesini ezbere biliyordu, öyle alışmış, öyle bıkmıştı onlardan.

Adı Sufyan'dı; Rus askerlerinin giydiği türden eski mi eski, ta Hive savaşı zamanlarından kalma bir kaput giymiş, başına bir kasket takmış, ayaklarına ise pabuç niyetine bez dolamıştı.

İhtiyar, Çagatayev'i fark edince zeminlikteki evinden çıktı ve tenha bakışlarını boşluğa dikti.

Yanında deveyle bir adam geliyordu kendisine doğru. Sufyan geleni derhal tanıdı ve bilmediği hiçbir şeyin kalmayışına gizliden gizliye üzüldü.

"Tanıyorum seni," dedi Çagatayev'e. "Sen Nazar çocuktun."

"Ben seni tanımıyorum," diye yanıtladı onu Çagatayev.

"Tanımazsın, yemek yer gibi yaşıyorsun çünkü: İçine giren şey aynen çıkıp gidiyor. Bende dersen kalıyor her şey."

İhtiyar selamlaşırken gülümsemek gerektiğini anımsayarak yüzünü buruşturdu, fakat sakinken bile kurumuş ölü bir yılanın boş derisini andırıyordu bu yüz. Çagatayev hayretle eline, alnına dokundu Sufyan'ın. Hayatla ve canlılarla kimsenin ilgilendiği yoktu, oysa zamanı gelmişti artık...

...

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.