Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-781-4
13x19.5 cm, 240 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
 

Giriş, Mariam C. Said, s. 15-32.

Ablalarına göre, annem Wadad Makdisi Cortas, çocukken dine karşı güçlü bir eğilim gösteriyormuş. Sürekli dua eder, Kutsal Kitap'ı okurmuş. Bu durum babasını paniğe sevk etmiş; kızının misyoner olup çıkmasından korkarak, onu kız kardeşlerinin devam ettiği Evanjelik Amerikan okulu yerine laik bir devlet okuluna göndermeye karar vermiş. Kızını 1916'da Marie Kassab tarafından kurulmuş olan, Beyrut'taki Medresetül-benâtü'l-ehliyâ'ya yazdırmış. O sıralarda kız çocuklarının eğitim görmesi yolundaki talepler artıyordu; ülkedeki öğrenci topluluğu bölgede bulunan birçok mezhep ve dini içinde barındırıyordu. Annem hayatının büyük bir bölümünü bu okulda geçirecekti; önce öğrenci, derken kısa bir süre için öğretmen ve kırk yıl boyunca da okul müdiresi olarak. Bu platformdan, kuşaklar boyu genç kadınları eğitecekti. Annem sağlam değerlere, yurttaşlık bilincine ve ülkesinin geleceğine dair birtakım hayallere sahipti. Kitabında bizzat anlattığı hikâyeden de anlaşılacağı üzere, bunları alenen ifade etmekten hiçbir zaman usanmadı. Sonunda babasının sezgilerinin gerçekten güçlü olduğu ortaya çıkmıştı; annem bir nevi misyoner oldu, ama laik bir misyoner.

Onun ait olduğu kadınlar kuşağı o zamanlar Büyük Suriye olarak anılan topraklarda eğitim gören ilk kuşak değildi. Annesi ve teyzelerinin hepsi birer lise diploması almışlardı. (Babaannesi bir Protestan misyoner heyetinden Kutsal Kitap dersleri alarak yetişkin yaşamında okumayı öğrenmişti.) Bu kadınlardan bazıları, örneğin Marie Kassab ve annemin halası Âmine misyoner heyetlerince eğitilerek öğretmen oldular. May Ziyade ve Julia Tohmeh Dimiçkiye gibi diğerleri ise yazar ve kadın özgürlüğü savunucuları oldular. Annemin kuşağından az sayıda kadın daha yüksek bir eğitim düzeyine ulaştı; bazıları üniversiteye gitti, bazıları da annem gibi yüksek lisans derecesi aldı.

Küçük yaştan itibaren, annemin diğer annelerden farklı olduğunu fark etmiştim. Annemin bir işi vardı; okuduğum okulun müdiresiydi; okuldaki bütün öğretmenler ve diğer öğrenciler benden "bintü'l-müdîre" (müdirenin kızı) olarak bahsediyorlardı. Halalarım ve arkadaşlarımın anneleri çalışmıyordu. Çocukları okuldan döndüğünde evde olurlardı. Üç erkek kardeşim ve ben okuldan döndüğümüzde, bizi bekleyen babaannem Sitto Mariam'dı. Evimizi idare etmekten o sorumluydu. Bütün diğer annelere, yemek pişirme ve pasta yapma konusundaki hünerleri, örgü örme, dikiş dikme ve nakış işleme konusundaki yetenekleri nedeniyle övgüler düzülüyordu. Annem ne yemek pişirir, ne dikiş diker, ne de nakış işlerdi. Bir düğmeyi bile doğru düzgün dikemezdi. Diğer anneler rengârenk desenli elbiseler giyip mücevherler takıyor, saçlarını yaptırıp makyaj yapıyorlardı. Annem makyaj yapmaz, koyu renk tayyörler giyer, saçını da geriye doğru tarayıp topuz yapardı. Ara sıra taktığı tek mücevher, sade bir broş ya da ince bir sıra inciydi. Gerçi bu her zaman böyle değilmiş. Kuzenim Salve'ye bakılırsa annem gençliğinde son derece cilveliymiş ve giysilerle ilgileniyormuş. Bazı eski fotoğrafları da bunu doğruluyor. Ama biz doğduğumuzda okul müdiresi rolünü çok ciddiye alıyor, toplumdaki konumuna uygun giysiler giyiyordu.

Beyrut'taki burjuva ailelerin çoğu gibi, dört bir yanımız sevgi dolu akrabalarla çevrili, son derece rahat yaşıyorduk. Üç katlı binamızda yalnızca anne babam, kardeşlerim ve ben değil, dul kalmış anneannemle babaannem de oturuyordu. Sonunda anneannem bitişik binaya taşındı ve teyzem Soumaya ile ailesi de anneannemin eski dairesine taşındılar. Birkaç yılda bir geniş aile içinde yeni düzenlemeler yapılır, ancak sonuç değişmezdi: Bütün teyze, hala, dayı ve amcalarım dört binaya yayılan iki bitişik blokta oturuyorlardı.

Annemle babam akşam yedi civarında işten eve döndüklerinde, yemeğimizi yemiş, yıkanmış ve ödevlerimizi yapmış olurduk. Annemle tek temasımız akşam saat yedi buçuk civarında yatırılıp üstümüzün örtülmesinden önce bize hikâye okuduğu sırada olurdu. Bize okuduğu hikâyeler bile diğer annelerin okuduklarından farklıydı. Lût'un hikâyesi gibi Kutsal Kitap'tan alınma ya da Arap masalları gibi kıssadan hisseleri açıkça ortada olan hikâyelerdi bunlar. "Kırmızı Başlıklı Kız" ya da "Hansel ve Gretel"i okuması için yalvarmamız gerekirdi. Kışın oturma odasındaki şöminenin etrafında oturur, onu dinlerdik. Hikâye okumadan önce, o okurken hapır hupur yememiz için portakal soymaya başlardı. Kabukları şömineye atardı ve portakal yiyip bir yandan da onu dinlerken sesiyle büyülenir, şömineden yayılan portakal kokusuyla kendimizden geçerdik.

Hafta sonları annemle babam genellikle evde kalırdı. Biz çocuklar akrabalarımızın evlerine girip çıkar ya da binamızın önünde mahallenin çocuklarıyla oynardık. Annem içeride sürekli okuyup yazmakla ve elinde tüyden bir toz alıcı, odadan odaya dolaşmakla meşgul olurdu. Sakin sakin oturamazdı. Babamsa tam tersiydi. Oturma odasında oturan, çocuklarıyla haşır neşir olmaktan hoşlanan sessiz sakin bir adamdı. Babaannemle birlikte, sırf konuşarak ve iskambil, satranç, dama gibi oyunlar oynayarak bizimle saatler geçirirlerdi.

Hafta sonları yemeklerimizi anne babamızla yer, hararetli sohbetlere dalardık. Şen şakrak sohbetler anekdotlarla dolu olurdu, ama annem sofrada bile ders vermek için hiçbir fırsatı kaçırmazdı. Anekdotlarımızdan çıkan kıssadan hisseye işaret eder, örneğin şu ya da bu hikâyenin bize zamanımızı boşa harcamamayı, sokaklara çöp atmamayı ya da büyüklerimize saygı göstermeyi, ihtiyacı olanlara yardım etmeyi ya da komşularımıza nazik davranmayı hatırlattığını söylerdi.

Evimiz herkese açıktı. Bir keresinde bir grup Quaker Lübnan'ı ziyaret etmişti. Mali sıkıntı içindeki bir öksüzler yurdunun durumunu değerlendirmek üzere gittikleri Selanik'ten dönüyorlardı. Annem onları akşam yemeğine davet etti. Quaker'lar geldiğinde yemekten önce şükran duası ettik. (Babam da Quaker'dı.) Şükran duası Quaker'lar için kısa bir suskunluktur. Çorba servis edildi ve bir dakika sessizce oturduk. Kardeşlerim, babam ve ben kaynar olduğunu hemen fark ettiğimiz çorbaya dokunmuyorduk. Annem yemekleri her zaman fazlasıyla ısıtır, ocağın derecesini yükseltir, öylece bırakırdı. Şükran duası bittikten sonra, yemeğe başlamadan sessizce oturduk. Annem bunu fark ettiğinde, misafirlere, "Çocuklarım çorba kaynar olduğu için yemiyorlar. Sizse çocukların güçbela yemek bulabildikleri bir öksüzler yurdundan geliyorsunuz," dedi. Zavallı konuklar! Çorbayı içmekten başka seçenekleri kalmamıştı.

Annemi birçok açıdan, dünyanın bütün yüklerini sırtında taşıyan bir on dokuzuncu yüzyıl sosyalistine benzetiyorum. Hayattaki görevinin sürekli olarak herkes adına adalet, insan hakları ve eşitlik için mücadele etmek olduğuna inanıyordu. Birinci sınıftayken, annem beni ve kardeşim Nedim'i alıp arkadaşlarını ziyarete gitmişti. Mevsim kıştı. Yağmur çiseliyordu, insanı sırılsıklam eden bir rüzgâr vardı. Evimizden birkaç blok ötede, Beyrut'taki Bliss Caddesi yakınlarında, lime lime olmuş yazlık giysiler içinde titreyen, ayakları çıplak, çiklet satan bizim yaşlarımızda iki oğlan gördük. Hazin bir görüntüydü ve annem dehşete düşmüştü. "Bu çocukların sokakta ne işleri var? Okulda olmaları gerekir." Kardeşimle benim yüzümüzde de sarsıldığımızı gösteren bir ifade belirmişti, zira biz de çocuklara acımıştık. Annem gidip onlara kalın giysiler getireceğimizi söyledi. Eve döndük ve annem her birine birer gömlek, pantolon, süveter, çorap ve birer çift ayakkabı aldı. Bir binanın girişine gittik; annem burada çocukların üstünü değiştirdi ve anne babalarına onları devlet okuluna yazdırmalarını söylemelerini tembihledi. Çocuklar afallamıştı. Biraz çiklet alıp onlardan ayrıldık. Ertesi gün tramvayla okula giderken aynı çocuklarla yine karşılaştık. Üzerlerinde lime lime olmuş eski giysileri vardı yine. Annem neler olduğunu sorduğunda kaçtılar. Sonra evvelsi gün girdiğimiz binanın yöneticisi dışarı çıkıp durumu açıkladı: Çocukları çiklet satmaları için sokaklara salan adam küplere binmişti. Onları dövmüş, "Bu cicili bicili giysilerle kimse sizden çiklet almaz," demişti. Gayriihtiyari ortaya çıkan insanlığının en azından bu örnekte hiçbir şeyi değiştirmemesi annemi allak bullak etmişti.

Ancak annem hayır cevabını hemen hiç kabul etmez, çoğunlukla da istediğini elde ederdi. Yüzünde her daim bir tebessüm vardı ve konuştuğu zaman çekingenleştiği olurdu. 1.52 boyunda hoş bir kadındı ve farkında olmadan baştan çıkarıcı olabiliyordu. Kimse onu reddedemiyordu, ki bunun sebebi kısmen tebessümü, insanlarla ilgilenmesi ve tecessüsüydü.

Babam konserve gıda işi yapan başarılı bir girişimciydi ve işini yoktan var etmişti. 1.83 boyunda yakışıklı bir eski bir sporcu, Lübnan'ın tenis şampiyonlarındandı. Eve yiyecek içecek alınmasıyla, mali duruma ilişkin her şeyle ve çıkan bütün önemli sorunlarla o ilgilenirdi. Bütün arkadaşlarım babamı severdi çünkü dost canlısı, hoşgörülü, açık yürekli ve sıcakkanlı bir insandı. Anneme yardımcı olur, ona müdahalede bulunduğu ya da karşı geldiği nadiren görülürdü. Zaman zaman bende hayal kırıklığı yaratırdı bu, çünkü büyüdükçe annemle anlaşmazlıklar yaşıyor, babamın benden yana olmasını istiyordum, ama bunu hiç yapmadı. Annemle babam uyum içindeydiler ve nadiren tartışırlardı, en azından bizim yanımızda tartışmazlardı. Yine de babam kolay etki altına alınabilen biri değildi. Sevdiği ve sevmediği şeyler vardı ve istediği şey onun buyurduğu biçimde yapılmalıydı. Yemeğin hazırlanış ve masada sunuluş biçimini önemser, hiç kâğıt peçete kullanmazdı. Giyim kuşamdan hoşlanır, her zaman çok iyi giyinirdi. Dışarı çıkacakları zaman babam annemi bekleyeceğine annem babamı beklerdi.

Kendi kuşağından birçok erkeğin aksine babam açık fikirli ve özgürlükçüydü. Evlendiklerinde annemin çalışmayı sürdürmesini kabul etmişti. Bununla birlikte, çalışması karşılığında maaş almaması konusunda ısrar etmişti, zira bu babamın itibarını zedelerdi. Erkeklerin eşlerine bakmaları beklenirdi. Annem maaş almamayı kabul etmişti, çünkü para umurunda değildi ve emeğinin karşılığını öğrenciler için burs olarak kullanmaktan mutluydu.

1950'lerde babamın işi ciddi bir çöküş döneminden geçti. 1948' de en büyük müşterisi olan Britanya ordusu ile sağlam bir pazar olan Filistin'i kaybetmişti; Suriye ile Lübnan arasındaki Gümrük Birliği sona erdiğinde ve ticarete sınırlama getirildiğinde, en büyük pazar olan Suriye'deki fabrikasını kapatmak zorunda kaldı. Babamı oturma odasında endişeli ve dalgın bir halde küçük kâğıt parçalarına ya da bir gazetenin kenarına yazdığı sayıları toplayıp çıkararak işle ilgili sorunlarını çözmeye çalışırken görürdüm.

Annemle babam ekstra bir gelir elde edip biraz rahatlamak için Beyrut'taki dairemizi kiraya verip temelli olarak babamın Beyrut ve Akdeniz'e bakan, dağlar arasındaki memleketi Brummana'ya taşınmaya karar verdiler. Orada kemerli bir verandası ve gözle görülür çam gövdelerinden oluşan bir tavanı olan şirin bir evimiz vardı. O zamana kadar erkek kardeşlerim ve ben annemin müdirelik yaptığı okula devam etmiştik. Bu okul altıncı sınıfa kadar erkek çocukları kabul ediyordu; kardeşlerim artık Brummana'daki bir Quaker okuluna yazılacaklardı, yatılı öğrenci olmak yerine gündüzcü olacaklar, böylece okul ücretinden büyük ölçüde tasarruf edilecekti. Durum o kadar kötüydü ki babam annemin yeniden maaş almasını bile kabul etmişti. Annem ayrıca ek gelir sağlamak amacıyla Beyrut Kadın Üniversitesi'nde insani bilimler alanında ders vermeye başladı. (Öğretmenliği gerçekten sevdiğini düşünüyorum, çünkü mali durumumuz düzeldikten çok sonra bile bu işi sürdürdü.)

O sıralarda olup bitenin farkında değildim. Ancak mobilyalar gidip Beyrut'taki dairemiz boşaltıldığında işin aslını idrak edebilmiştim. Esasen annem eğitimime kendi okulunda devam etmeme karar vermişti. Ona kalırsa, tek kızı olarak o okulda kalmam ve erkek kardeşlerim gibi eve yakın olan okula gönderilmemem zorunluydu. Annem başkalarına örnek olması gerektiğini düşünüyordu. Böylece yatılı öğrenci oldum. Büyük öğrenciler küçük çocuklara karşı çok iyi ve cana yakın davransalar da benim açımdan travmatik bir deneyimdi bu. On yaşındaydım. Daha o zamandan, büyük bir dava uğruna kurban edildiğim duygusu içindeydim.

Yatılı öğrenci olarak geçirdiğim beş yıl boyunca annemi hep tek başıma gördüm: her gün kuşluk vaktindeki teneffüs sırasında on dakika. Merhaba demek, kucaklaşıp öpüşmek ve evden gönderilen yiyecekleri almak üzere odasına giderdim. Annemle bunun dışında sadece genellikle sabahları yapılan tören sırasında, okul müdiresi olarak kürsüye çıkıp günlük konuşmasını yaptığı vakit karşılaşırdım. Kimi zaman yatakhaneye gidip dolabımı açar, benim için derleyip toplardı. Okul arkadaşlarım arasında beni utandırırdı bu. Annem dolabımı topladıkça ben daha çok dağıtıyordum. Okulda dünyanın dört bir yanından yatılı öğrenci vardı. Onlardan biri olmak ve bu şekilde kabul görmek için yanıp tutuşuyordum. Derken işime yarayan bir strateji geliştirdim: Ben öğrencilerden biriydim ve annemle alakam yoktu. Onlarla birlikte isyan ettim, kurallara uymadım, onlar nasıl davranıyorlarsa öyle davrandım.

Çarşamba günleri okul öğlene kadardı. Öğleden sonra binadan çıkmamıza izin verilirdi. Bu öğle sonraları annemin bana ayıracak zamanı pek olmazdı. Çeşitli kurul toplantıları ve projeleriyle meşguldü. Okulda yaşayan ve ders veren teyzem Selma'ya emanettim; o da beni her nereye gidiyorsa oraya sürüklerdi.

Hafta sonları anne babamla Brummana'ya, eve giderdim, ama pazar günleri erkek kardeşlerimin okulundaki Quaker toplantılarında yine annemin vaazlarına tahammül etmek zorunda kalırdım. Bu toplantılar öğrenciler için zorunluydu, ama diğer Quaker aileler de katılırdı. Pazar günleri kiliseye gitmek gibi bir şeydi bu. Quaker'lar bir saat boyunca tefekküre dalar, düşüncelerini cemaatle paylaşma ihtiyacını hissedenler kalkıp paylaşırdı. Annemin kalkıp düşüncelerini ifade etmediği bir kez bile vaki olmamıştı.

Brummana'da yazlar daha telaşsız geçerdi. Annem evde olur, ama sabahları terasta oturup sohbet eden, dikiş diken, nakış işleyen, kahve içip fal bakan babaannemle halalarıma nadiren katılırdı. Evin içinde kalarak okuyup yazmayı tercih ederdi. Bana örgü örmeyi, dikiş dikmeyi, tığ işini ve nakış işlemeyi Sitto Mariam ile halalarım öğretmişti. Ama annem sabahları okuyup yazmaya ara verdiğinde ortaya çıkıp kısa bir süre bizimle oturur, genellikle sadece dinleyici olurdu. Sonra öğle saatlerinde herkese saati hatırlatmak için bir kez daha ortaya çıkardı. Babaanneme, "Saat on iki oldu bile. Öğle yemeği için masayı hazırlamaya başlasak iyi olur," der, "Yemek yarımda hazır olacak mı?" diye sorardı. Sakin ve yumuşak bir insan olan babaannem ona her şeyin kontrol altında olduğu, yemeğin zamanında hazır olacağı, kendisinin hayatı boyunca bu işlerle uğraştığı konusunda güvence verirdi. Ama annem yine de her şeyin yolunda gittiğinden emin olmak için soluğu mutfakta alır ve müdahale etmeye karar verdiği zamanlarda, sorunsuz yürüyen işleri muhakkak sekteye uğratırdı. Kaygılı hali sabahın erken saatlerinden akşam yatana dek bu şekilde tezahür ederdi.

Onun ne kadar kaygılı olduğunu çocukken hiç fark etmemiştim. Sanki her zaman elinin altındaki yeni göreve odaklanırdı ve ailemizde zamanın ne kadar önemli olduğunun bilincine varmış tek insan oydu. Huzursuzluğunun nedeninin bir ölçüde projelerle meşgul olmadığı zamanlarda ne yapacağını bilmemesine bağlı olduğunu sonradan anlamaya başladım.

Sabahları erkenden kalkar, dosdoğru banyoya gider, saat yedide bütünüyle giyinmiş ve hazırlanmış olurdu. Onu nadiren gecelikle görürdüm. Sabahları okulda yapılan tören sırasında kızlara öğlene kadar gecelikleriyle dolaşmamanın ne kadar önemli olduğunu vâzederdi. İnsan tatillerde bile erkenden, enerjiyle dolarak kalkmalı, hemen giyinip önünde uzanan gün için zinde olmalıydı. Bu, annemin tekrarlamaktan usanmadığı bir nakarattı adeta. Evde onun vaazlarına rağmen sabahları geç saatlere, tatillerde ona ya da on bire kadar uyumaya devam etmemiz annemi çok öfkelendirir, erken kalkmamız için türlü dolaplar çevirirdi. Küçükken erken kalkıp zihnimizi meşgul etmemiz için sabah saat sekizde kapıya dayanan öğretmenlerimiz ya da tenis derslerimiz olurdu. Yeniyetmelik dönemimizde artık bizi erken kalkmaya zorlayamayacağını biliyordu, bir ders programı da icat edemezdi, bu yüzden ortalıkta cevval bir halde dolaşırdı; evin içinde bir aşağı bir yukarı dolanırken topuklarının tıkırtısını duyardık. Sonra seslerden rahatsız olup da kalkarız umuduyla çekmeceleri, dolapları ve kapıları gürültüyle açıp kapardı. Ama bütün bunlar hiç işe yaramaz, onu büyük hayal kırıklığına uğratırdı.

Bir başka alışkanlığı da ayakkabılarımızı ayağımızın dibinden alıvermekti. Oturma odasında otururken bacaklarımızı sehpaya uzatmak için genellikle ayakkabılarımızı çıkarırdık. Ama bacaklarımızı uzattığımız an ayakkabılarımız yok olurdu.

Bir yaz günü, okulda söylenen bütün ilahileri değiştirmeye karar vermişti çünkü bu ilahiler İngilizce ve dinsel içerikliydi. (Yıllar geçtikçe Kutsal Kitap'ı eskisi gibi sevmez olmuş, dinin Ortadoğu'da oynadığı rol karşısında eseflenmeye başlamıştı.) Arap şiiri okuyarak ve müziğe uyarlanabilecek şiirler seçerek geçiriyordu günlerini. Bu yüzden her sabah sekiz buçuktan itibaren monoton piyano egzersizlerini yapan bir öğrenci gibi, tek bir ölçü ya da bölüm üzerinde saatlerce çalışırdı. Bu durum bizi çıldırtıyordu. Sadece piyano çalmakla kalmıyor, parçanın uygun olup olmadığından emin olmak için şarkı da söylüyordu. Yazın sonuna gelindiğinde, ilahi müziklerine dayanan Arap şarkıları kitabı yayımlanmıştı.

Annemin pek çok alandaki cesaretine karşın, başkalarının gözü kapalı yaptığı basit, sıradan görevler onu dehşete düşürürdü. Bir mağazaya gidip herhangi bir şey almaktan hoşlanmazdı. Herhangi bir biçimde para kullanmaktan nefret ederdi. Babam ya da şoförü onu her gün okula bırakır, okuldan alırdı. Bir nedenle taksiye binmesi gerekirse, teyzem Selma taksiyi çağırır, ücretini öder ve şoföre annemin nereye gideceğini söylerdi. Selma teyzem ayrıca annemin giysilerinin kumaşlarını da (renk ve malzeme dahil) seçer, işyerine gelen terziyle her şeyi ayarlardı. Annemin tek yapması gereken öğle tatili sırasında ayarlanan provada bulunmaktı. Anneme paranın nahoş ama zorunlu bir musibet olduğu öğretilmişti. (Sanırım bu düşünce ona annesinden geçmişti.) Maaş almaya başladıktan sonra evlilik hayatı boyunca çeki hemen babama verdi ve paranın nereye harcanacağını bir kere bile sormadı.

Belli bazı şeyler annemi rahatsız eder ya da korkuturdu: sarhoşlar ve öfkeden gözü dönen ya da mantıksız davranan insanlar gibi. Kontrolsüz duygusal davranışlar genelde onu şaşkına çevirirdi ve emniyet duygusuna yeniden kavuşuncaya kadar ne yapacağını bilemezdi. Bir keresinde New York'tan Beyrut'a bir uçak yolculuğu yapmıştı. O günlerde Atlas Okyanusu'nun bir yanından diğerine yapılan uçuşlar on dört saat sürüyordu. Uçuş sırasında koridorun öbür tarafında zil zurna sarhoş bir akrabası oturuyormuş. Annem adamdan o kadar korkmuş ki bir battaniyenin altına girip öbür tarafa dönmüş, yolculuk boyunca onunla göz temasından kaçınmış.

Kalabalık bir izleyici topluluğunun önünde kürsüye çıkmak gibi başkalarını duraksatıp ürküten şeyleri ise gözünü kırpmadan yapardı. Teyzem onunla ilgili şu hikâyeyi zevkle anlatırdı: II. Dünya Savaşı sırasında, Lübnan'ın Fransız genel valisi annemle teyzemin de hazır bulunacakları büyük bir siyasi toplantıya katılacakmış. Fransızcası ve Arapçası mükemmel olan, zamanın en iyi simültane çevirmeni olarak tanınan genç bir Lübnanlı kadın bu iş için istihdam edilmiş. Vali salona girer girmez genç çevirmen çekingenliğine yenik düşerek bayılmış. Bir grup insan genç kadını kendine getirmeye çalışmış ama başaramamış. Ne yapacaklarını bilemiyorlarmış. Tören başlamak üzereymiş. Annem "Ben bu işi yaparım" demiş ve kürsüye giderek sanki hayatı boyunca yaptığı bir şeymiş gibi simültane çeviri yapmaya koyulmuş. Anlaşılan gayet de başarılı olmuş.

Annem hiçbir zaman kontrolünü kaybedip bize vurmadı. Şiddetten nefret ederdi. Davranışlarımızı onaylamadığı zamanlarda bunu tek kelime etmeden gösterirdi; yüzünde hoşnutsuz bir ifade belirdiğinde yanlış bir şey yaptığımızı hemen anlardık.

Çocuklarını nadiren överdi. Her ne başarırsak başaralım, bir şeyi ne kadar iyi yaparsak yapalım, çoğunlukla daha iyisini yapabileceğimize inanırdı. Tam olarak böyle demezdi ama bu anlama gelecek şekilde ifade ederdi. Moral bozucu bir durumdu bu, çünkü hiçbir konuda kendimden emin olamıyordum.

Yeniyetmelik çağım boyunca annemle arama mesafe koymuştum. On beşime geldiğimde, okulda kalmak yerine evinde fazladan bir odası olan Soumaya teyzemle yaşamama izin verilmesi için ısrar ettim. Basit bir kural edinmiştim: Ben annem gibi olmayacaktım. Moda ve düşük kesimli Amerikan giysileri hoşuma gidiyordu; yaz ayları boyunca büyük indirimlerle alışveriş yapabildiğim, kalburüstü müşterilere hitap eden bir butikte çalışıyordum. Derslerimde başarılı olmamak için elimden geleni yapıyordum, ama her nasılsa, ne yaparsam yapayım hep sınıf üçüncüsü oluyordum. Okulda diğer öğrencilerle birlikte isyan etmekle kalmıyor, ilk isyan eden ben oluyordum. (O günlerde isyanlar siyasiydi. Örneğin dışarıda Bağdat Paktı ya da Süveyş Bunalımı'yla ilgili kargaşa olduğu için kitaplarımızı açmamaya karar verirdik.)

Annem akıllıydı. Bu olaylardan sonra beni hiçbir zaman diğer öğrencilerden ayırmazdı, bunun yerine bütün sınıfı azarlardı. Beni karşısına alırsa, zaten gergin olan ilişkilerimizin düşmanca bir boyut kazanacağını biliyordu. Ama notlarım konusunda endişelendiğinden, teyzem Selma'dan müdahale etmesini rica etmişti. Teyzem notlarımı yükseltip sınıf birincisi olabilirsem, görüp beğendiğim güzel, pahalı bir elbiseyi bana ödül olarak almayı önermişti. Doğrusu bu yöntem işe yaramıştı, ama sadece kısa bir süre için.

On yedi yaşına geldiğimde, Beyrut Amerikan Üniversitesi'ne başlamamdan sadece iki hafta önce, annemin bana danışmadan teyzemin evinde değil de üniversite yurdunda kalmama karar verdiğini öğrenmiştim. Annem ayrıca üniversitedeki kız öğrencilerden sorumlu dekanla konuştuktan sonra, biraz iş etüdü yapmamın benim için iyi olacağına da karar vermişti; ikisi her sabah saat altıyla dokuz arasında kafeteryadaki kasanın başında durmamın uygun bir deneyim olacağı konusunda anlaşmışlardı. Küplere binmiştim binmesine de, neye yarardı? Ama çabucak bir çıkış yolu buldum. Sabah sekizdeki derslere yazıldım (ki kasada duramayacağım anlamına geliyordu bu) ve annemin haberi olmadan iş etüdü programından çıktım. Üniversitedeki ilk yılımı yurtta geçirdim, ama ondan sonra erkek kardeşlerimle birlikte Beyrut'ta ailemizin oturduğu bloklarda bir apartman dairesini paylaşmaya karar verdik.

Kardeşlerimle birlikte, başka kimse olmadan yaşama fikri beni müthiş sevindirmişti ve tek kadın olarak daireyi istediğim gibi dekore etme sorumluluğunu hemen üstlenmiştim. Birkaç gün sonra biz okuldayken eve annem gelmiş. Etrafa bakınmış, mobilyaları oturma odasına yerleştirme biçimimden hoşlanmamış ve yeniden yerleştirmeye girişmiş. Eve gelip de yaptıklarını gördüğümde aklım başımdan gitti. Her şeyi eski haline getirdim. Ertesi gün aynı şeyi yaptı. Bu haftalar boyu böyle sürdü, ta ki ben istediğimi elde edene kadar.

Üniversiteden mezun olup bağımsızlığıma kavuştuğumda annemle ilişkimiz düzeldi. Onu daha sık görmeye ve daha iyi tanımaya başladım. Saatlerce konuşurduk. Çalışmaya başladığımda para konusunda becerikli olduğumu gördü. Babamın ona hiçbir zaman maaş çekiyle ne yapmak istediğini sormadığını söyledi. Babamın kabahati yok dedim ona; maaşıyla ne yapmak istediğini söylemediği için kabahat onundu. Benden yardım istediğini seziyordum. Ortak bir hesap açmamızı ve bu hesabı nasıl kullanacağını, parayı nasıl çekeceğini ve yatıracağını ona öğretmeyi teklif ettim. Babam aldırmazdı; annemin parasını nasıl kullandığı onun için mesele değildi. Birlikte bir hesap açtırdık, annem hesap özetlerini inceleyip parasını yönetmek için gayret ederek hesapla ilgilenmeye başladı, ama okumak için ABD'ye taşındığım zaman paniğe kapılıp benden hesabı kapatmamı rica etti.

1970 yazında Edward Said'le evlenmeye karar verdim. Edward profesör olduğu için annem memnundu. Siyasi görüşleri benzerdi ve çok iyi anlaşıyorlardı. Annemin hoşlanmadığı bir şey varsa o da ABD' de, uzakta yaşayacak olmamızdı. Bu yüzden benim haberim olmadan Edward'ı Filistin Araştırmaları Enstitüsü'nde çalışmaya ikna etmişti. Bunu Edward Beyrut'u bensiz ziyaret ettiği bir sırada yapmıştı. Geri geldiğinde, o işte çalışma ve Beyrut'a taşınma konusunda çok heyecanlı görünüyordu Edward. Beyrut'a dönmek isteyip istemediğimi sormayı bile akıl edememişti. İtiraz ettiğimde, "Ailene yakın bir yerde yaşamak seni mutlu eder diye düşünmüştüm," dedi. New York'ta yaşamayı tercih ettiğimi söylediğimde şaşırdı, ama yazlarımızı Beyrut'ta geçirmek bana yeterdi. Aslında yüreğinin derinliklerinde Edward da rahatlamıştı. Columbia Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak sürdürdüğü işinden ayrılmak istemiyordu.

1971'de Edward'la birlikte yaz tatilimizi geçirmek için Beyrut'a gittik. Annem oturdukları binada bizim için bir daire hazırlamıştı. Daha yeni gelmiştik. İlk çocuğumuz Wadie'ye hamileydim. Bitap düştüğümüzden hemen uyumuştuk. Ertesi sabah çok erken bir saatte, doktor olan bir akraba telefon etti. Annemin düştüğünü ve hastaneye götürüldüğünü söyledi. Hemen hastaneye koştuğumuzda anneme inme indiğini ve komada olduğunu öğrendik. Orada öylece, sessizce yatıyordu. Sarsılmıştım. Onu daha önce hiç böyle görmemiştim. Bir gün öleceği hiç aklıma gelmemişti. Doktorlar iyileşemeyebileceğini söylüyorlardı. Üç hafta boyunca durumu riskliydi. Ama babam annemin ölmeye hiç niyeti olmadığı konusunda ısrar ediyordu. Haklıydı. Annemin bilinci yerine geldi ama aylarca hastanede kaldı. İyileşmesi bir yıldan fazla sürdü. 1972'de işine döndü, ama bir daha eskisi gibi olmadığından 1974'te emekli oldu.

Annemle babam son yıllarını Brummana'da geçirmeyi planlamışlardı. Annem yazılarını yazacak, bahçenin ve mekânın sükûnetinin tadını çıkaracaktı. Ama bu kararlarının üzerinden bir yıl bile geçmemişti ki iç savaş başladı. Bana daha sonra hayatında ilk kez çocukları etrafında olmadığı için mutlu olduğunu söylemişti.

İç savaşın ortasında yaşamak onun için son derece travmatik bir deneyim olmuştu. Silahlardan nefret eder, onları taşıyan insanlardan korkardı. Bir ara herkese ülke dini sınırlarla bölünecekmiş gibi geldi. Annemle babam karışık bir bölge olan ve savaş sırasında Batı Beyrut olarak anılmaya başlayan Ras Beyrut'ta oturuyordu. Hıristiyan koalisyon bütün Hıristiyanların Doğu Beyrut'a yerleştiklerinden emin olmak istiyordu. Bunu garantiye almak için isimsiz kişiler ailelere telefon ediyor ve hattın öbür ucundaki isimsiz ses şöyle diyordu: "Tam olarak nerede olduğunuzu biliyoruz. Yarına kadar bavullarınızı toplayıp gitmezseniz, sizi füzelerimizle hedef alacağız." Annem bu telefonlar yüzünden kaskatı kesilip kalıyordu. Bir keresinde sağır olan aşçımızla evde yalnızken kapı çalınmış. Annemin kalkması zor olmuş. Kapıyı açmadan önce "Kim o?" diye sormuş. "Yönetici" diye yanıt vermiş bir ses. Annem bu sesi tanımış ve kapıyı açtığında karşısında yöneticinin yanı sıra otomatik silahlı, kanlar içinde iki adam bulmuş. Kardeşim Nedim'den bahsettiklerinde dehşete düşmüş. Çabucak kendini toparlayıp, "Benimle konuşurken tüfeklerinizi indirin," demiş. (Ne tüfeği... Adamların ellerinde gelişmiş otomatik silahlar varmış!) Ama silahlarını indirmişler. Sonra anneme Nedim adında bir doktorun orada oturduğunu duyduklarını (kardeşim doktordu) ve vuruldukları için tıbbi yardıma ihtiyaçları olduğunu açıklamışlar. Annem rahatlamış, zira o dönem silahlı adamlar evlere giriyor, evleri yağmalayıp masum insanları öldürüyormuş. Rasgele bombardımanın sürdüğü pek çok gece dehliz ve sığınaklarda geçiriliyormuş.

1977 yılında savaşa kısa bir ara verildiğinde, çocuklarım Wadie ve Najla ile Lübnan'a gitmiştim. Babam bizi Beyrut'un harabeye dönmüş merkezine götürmüştü. Annem bizimle gelmek istememiş, sonrasında Wadie'ye "Ne gördün?" diye sormuştu. Oğlum o zamanlar beş yaşındaydı. "Kocaman yıkık bir şehir," olmuştu cevabı.

Annemi en son 1978 yazında gördüm. Yaşlandığını, hareketlerinin yavaşladığını fark etmiştim. Savaştan bıkmış usanmıştı.

Edward Mart 1979'da onu ziyaret etti. Beyrut'tan ayrılmadan önce annem ona hatıralarının elyazmasını vermiş ve kitabı için ABD'de bir yayıncı bulmasını rica etmiş. Birkaç ay sonra babam bizi görmeye New York'a geldi. Annem felç nedeniyle seyahat edememişti ve beni evimde hiç göremedi. Babam bizdeyken annem uykusunda vefat etmiş.

Annemin kuşağından pek çok kişi için Lübnan büyük ölçüde Fransızlar tarafından yaratılmış, uydurma bir ülkeydi. Annem Suriye sınırları içindeki Beyrut'ta Osmanlı yönetimi altında büyümüştü. I. Dünya Savaşı'ndan sonra bölge sömürgeci güçler tarafından parçalanmış, annemin ülkesi Fransız mandası altında bir bölgeye dönüşmüştü. I. Dünya Savaşı'nın ardından ortaya çıkan Ortadoğu anneme istikrarsız görünen birkaç ülkeden oluşuyordu. Annemin evlenmesine rastlayan II. Dünya Savaşı sırasında, Suriye bağımsız iki ülkeye, Suriye ve Lübnan'a bölünmüştü; Lübnan'ın başkenti de Beyrut olmuştu. Anayasası Fransızlar tarafından yazılmış ve nüfusu oluşturan birçok dini mezhebi dengelemeye çalışan bir kuvvetler ayrılığına dayandırılmıştı. Bu yapı laiklik taraftarı olan annemi rahatsız ediyordu. Kardeşlerim ve ben 1948'de Filistin'in varlığına son verilip İsrail'in yaratılmasının bir sonucu olarak bölgede siyasi istikrarsızlığın ve kargaşanın arttığı bir dönemde büyüdük.

Lübnan hükümeti Arap dünyasının 1948'den sonra yaşadığı pek çok gerilim ve baskıya karşı koyamıyordu. Bu gerilim ve baskılar 1958 yazında tırmanışa geçerek birkaç ay süren mini bir iç savaş noktasına vardı. Annem ülkeye olanlar karşısında son derece sarsılmıştı. Yeniyetmeliğinden beri deneyimlerini kaydediyordu, ama bu kez hatıratını yazmaya karar verdi.

Kitabının ilk baskısı 1960'ların başında Arapça olarak aynı başlıkla, Dünya ahbabtuha (O Sevdiğim Dünya) adıyla yayımlanmıştı. 1917-57 dönemini kapsıyordu. İlgiyle karşılanmış, okullarda popüler bir ders kitabı haline gelmişti, çünkü unutulmuş bir geçmişin bir bölümünü, kayıp bir dünyayı güzel bir şekilde aktarıyordu.

Kitap yayımlandıktan birkaç yıl sonra bölge sürekli bir çatışma ve savaş ortamının girdabına çekilmişti. Birinci şok Haziran 1967'de Altı Gün Savaşı olarak anılan savaş vuku bulduğunda ve İsrailliler Filistin'in geri kalanını, Batı Şeria ile Gazze Şeridi'ni işgal ettiğinde geldi. 1967 savaşından kısa bir süre sonra Filistinliler örgütlenerek bir direniş hareketi olan Filistin Kurtuluş Örgütü'nü (FKÖ) kurdular ve Arap dünyasında kendilerini göstermeye başladılar. Bu durum Araplar arasında çekişmelere ve 1970 yılında Filistinlilerle Ürdünlüler arasında büyük bir çatışmaya yol açtı; bu çatışma FKÖ'nün Ürdün'den atılmasıyla sonuçlandı. Aynı yılın eylül ayında 1950'lerin başından beri en önde gelen Arap lider olan Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdülnâsır beklenmedik bir şekilde öldü. Ölümü Arap dünyasının dayanamayacağı bir başka şoktu: Nâsır'ın halefi Enver Sedat 1973'te İsrail'le yeni bir savaşa girişti ve bunu daha fazla kargaşa ve istikrarsızlık izledi. Birkaç yıl sonra Lübnan iç savaşı başladı. Annem üç buçuk yıl savaşa dayandı. Sonra 1977'de bir fasıla oldu ve insanlar daha iyi günlerin geleceği umudunu taşımaya başladılar. Ama savaş yeniden patlak verdi ve 1978 baharında İsrailliler güney Lübnan'ı istila etti. İç savaş on beş uzun yıl boyunca sürdü. Ülkeyi harabeye çeviren, nüfusunu sarsıntıya uğratan ve yüz elli bin kişinin ölümüne yol açan insanlıkdışı, korkunç bir savaştı.

Annem emekli olduktan sonra dostları ve ailesi onu hatıralarını gözden geçirip güncellemesi için teşvik ettiler, zira Lübnan iç savaşı ülkeyi yavaş yavaş yok ediyordu. Takatsiz ve kimi yetilerini yitirmiş olsa da birinci baskıyı gözden geçirip düzeltmeye ve 1957-77 yıllarını kapsayan yeni bir bölüm yazmaya girişen annem, kitabı yazma ve düzeltme işini tamamladıktan kısa bir süre sonra öldü ve sonunda ortaya çıkan ürünü göremedi. İkinci Arapça baskı 1982'de, ölümünden sonra yayımlandı.

Annemin kitabının ilk baskısı 1960'larda tükenmişti ve garip ama hiçbirimizde –babamda, kardeşlerimde ya da bende– tek bir kopyası yoktu. Annemin kendi kopyaları, babamla birlikte iç savaş sırasında katlanmak zorunda kaldıkları taşınmalar sırasında kaybolmuştu. Okul kütüphanesindeki baskılar bina bombardımana maruz kaldığında tahrip olmuştu. İlk yayıncı artık mevcut değildi. Lübnan'daki kaos ortamını düşünecek olursak bu normal görünüyordu. Ama garip şeyler olabiliyor. ABD 2003'te Irak'ı işgal ettikten kısa bir süre sonra, uzak bir akrabam tesadüfen Bağdat'taymış. Bir kitapçıda raflara şöyle bir göz atıyormuş ki bir kitap görmüş. Kitabı eline almış, ithaf kısmını okumuş ve annemin adını görmüş. Wadad Khuri-Makdisi'nin baskısı tükenmiş anılarını 2003 yılının savaşta harabeye dönmüş Bağdat'ında bulmak ona ne kadar garip ve gerçeküstü gelmiştir kim bilir. Akrabamız kitabı satın alıp kardeşime vermiş; o da kitabı fotokopiyle çoğaltıp ciltledi ve hepimize –kardeşlerime, sayısız kuzenime ve bana– birer kopya verdi.

Felçten önce annem kitabın doğrudan İngilizce yazılmış başka bir versiyonu üzerinde çalışıyordu. Bu çalışmasını iyileştikten sonra tamamladı. Bölgede baş gösteren Filistin trajedisi etrafındaki politikaları Batı'ya açıklamak için İngilizce yazmak zorunda hissetmişti kendini. Kitabını bu büyük ölçüde bilinmeyen tarihe tanıklık olsun diye yazmıştı.

Bu kitap annemin kocam Edward'a verdiği elyazmasından oluşuyor. Edward bunu okuyup bazı dostlarına ve yayıncılara vermişti. Ama kitap uzundu ve redaksiyona ihtiyacı vardı. Pikaresk bir üslupla yazılmıştı ve annemin Arap dünyasındaki yolculuklarına dair çok sayıda tasvir içeriyordu. Uzak bir anlatı gibi görünen bu kitapla hiçbir yayıncı ilgilenmemişti.

Derken 9 Eylül hadisesi oldu. Pek çok şeyi değiştirdi. Terörle, İslam'la, Afganistan'ın işgaliyle, Irak istilasıyla mücadele gibi meselelerin hepsi günün konusuydu artık. Annemin kitabının vakti gelmiş gibi görünüyordu.

Annemin anılarında bazı şeyleri es geçip aktarmadığının farkına varmak ilginç. Arap dünyasında yetişmiş bir kadın olarak, ona övünmek değil, kendinden bir bütünün –bir topluluğun ya da ulusun– parçası olarak söz etmek öğretilmişti ne de olsa. Bunun o denli bilincindeydi ki Edward Said'in damadı olduğunu söylememek için çok çaba harcar, ona sadece "akademisyen Edward Said" derdi. Ayrıca Beyrut Amerikan Üniversitesi'nin seçkin profesörü, Ma'nâün-nekbe (Felaketin Anlamı) adlı eseri yazan ve nekbe terimini ilk kez kullanan ünlü Arap tarihçi Constantin Zureyk'in halamla evli olduğunu ve annemin akrabası olduğunu da kimse bilmezdi. Bu kitapta, İngiltere' nin Manchester şehrinde yaşayan bir akrabasının eserlerini gizlice okuduğundan söz eder. Bu akraba Oxford'un tanınmış profesörü ve Arap Halkları Tarihi'nin yazarı Albert Hourani'ydi.

Annem anılarında pek çok başarısına da değinmez. Orkestra şefi Alexis Boutros'tan koro provası yapmak için bir mekâna ihtiyaç duyan bir adam olarak söz eder –ki annem ona kendi okulunu teklif etmişti– ve öğrencilerinin de provaya katıldıklarını belirtir. Okulundaki kızların anne babalarını koro müziğinin saygıdeğer bir uğraş olduğuna ve müziğin eğitimin bizzat önemli bir parçası olduğuna ikna etmek için ne kadar çabaladığından bahsetmez. Annem bu amaçla radyoda anne babaları koro için izin vermeye teşvik ettiği coşkulu bir konuşma yapmıştı. Bu konuşma basında da yer almış ve annem emeline ulaşmıştı.

Ayrıca Boutros ve bir grup entelektüelle birlikte bugün Balamand Üniversitesi'nin bir parçası olan Academie Libanaise des Beaux Arts'ın kurulmasına da katkıda bulunmuştu. Academie Libanaise Lübnan'ın sanat –dans, müzik ve mimarlık– eğitimi verilen ilk özel yüksek öğrenim kurumuydu. Annem okulun idare heyetindeydi ve yıllarca yönetici olarak hizmet verdi. Bu iş de neredeyse başka bir tam zamanlı uğraştı.

Annem birçok kurumun yönetim kurulu üyesiydi. Bu kurumlar arasında bir akıl hastanesi olan Asfurieh, kardeşlerimin devam ettiği Quaker okulu Brummana Lisesi ve Filistin Araştırmaları Enstitüsü de vardı.

Annem politik açıdan çok aktifti. Lübnan bağımsızlığını kazanmadan önce, başka pek çok kişi gibi annem de özerklik için çalışan komite ve derneklere adamıştı kendini. 1941'de Britanya Ordusu ve Özgür Fransa Kuvvetleri, Lübnan ve Suriye'nin Fransa'daki Vichy hükümeti tarafından ele geçirilmesini önlemek için Lübnan'ı istila etti. General Charles de Gaulle bu noktada Lübnan'a geldi ve ülkenin Özgür Fransa toprağı olduğunu iddia etti. Annem Lübnan'ın bağımsızlığını isteyen, bütün mezhep ve dinlerden erkek ve kadınlarla birlikte yürüdü.

Özel bir okulun müdiresi olsa da milli eğitime inancı tamdı. Lübnan'daki devlet okullarının standartlarını yükseltmek için elinden geleni yaptı. Zaman zaman Eğitim Bakanlığı'na danışmanlık yapmış, devlet okullarının müfredatını güçlendirmek için çok çaba harcamıştı.

Annem kadın hakları için lobi faaliyeti yürüten bir gruba da dahildi; bu grup bütün mezhep ve dinlere mensup olan, özgürlüğüne kavuşmuş Lübnanlı laik kadınlardan oluşuyordu. 1950'lerde oy kullanma hakkı için savaştılar ve bu savaşı kazandılar. Fakat kadınları tam anlamıyla eşit yurttaşlar haline getirebilmek için birçok yasanın değiştirilmesi gerekiyordu. Grup, miras yasasının değiştirilmesini ve kadınların da erkekler oranında mirastan pay almasını talep etti. Bu konuda kısmen başarıya ulaştılar. Yasa değiştirildi, ama sadece Müslüman olmayan kadınlar için. Bugün bile Müslüman bir kadının mirası laik yasalara değil, şeriata dayanır. Bir başka yasa da bir kadın seyahat etmek isterse bir erkek akrabasının izninin gerekli olduğunu ifade ediyordu. Bu yazılı onay olmadan pasaport çıkarılamıyordu. Bu yasa iç savaş sırasında değiştirildi. Bir grup öğrenciyle seyahat ettiği zaman bu yasa annemi epey rahatsız etmiş. Öğrencilerin babaları, annemi çocuklarının koruyucusu tayin ettiklerini ifade ederek ona vekalet vermek durumunda kalmış. Bu mektupların pasaport bürosuna sunulması ve annemin öğrenciler pasaportlarını almadan önce başvuran her öğrenci için imza atması gerekmiş. Sonunda, otuz öğrencinin pasaportunu imzaladıktan sonra, yenilenmesi için kendi pasaportunu uzatmış. Memur ona bakıp gülümsemiş ve "Kocanızın yazılı izni gerekiyor," demiş. Annem bu çarpık mantığa inanamıyordu. Kadınların kendi işlerinin sahibi olmalarına da izin verilmiyordu. Bu yasa yıllarca protestolara hedef olduktan sonra, son dönemde değiştirildi. Fakat ne yazık ki eşitliğin her alanda sağlanması için gerekli olan bütün yasaların değiştirildiği söylenemez. Kadınlar hâlâ Lübnan vatandaşlığını çocuklarına veremiyorlar.

Annemin hayatı boyunca örnek aldığı kişilerden biri, hiç evlenmeyen ve bir okul açıp yöneten halası Âmine'ydi. Çocukken bize onunla ilgili şu hikâyeyi anlatırlardı: Âmine bir keresinde, I. Dünya Savaşı'ndan önce, dedem ve dedemin arkadaşlarıyla birlikte bir camiyi ziyarete gitmiş. Gruptaki tek kadınmış. Camiye vardıklarında bekçi ona, "Minareye çıkamazsın," demiş. Âmine "Neden?" diye sormuş. Adam, "Tanrı sana yarım beyin verdi ve erkeklerin payının yarısı kadar miras almanı buyurdu," diye cevap vermiş. Âmine dosdoğru adamın gözlerine bakarak, "Tanrı bana tam bir beyin verdi, mirasın yarısını bana verenler de senin gibi adamlar," demiş ve dönüp minarenin merdivenlerini tırmanmaya koyulmuş.

Âmine Hala'nın ve annemin yıllar önce uğruna savaştığı şeylerin bugün hâlâ tartışılıyor olması beni hayrete düşürüyor.

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.