Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-752-4
13x19.5 cm, 128 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
 

A. Ömer Türkeş, “Şiirsel bir içanlatı”, Radikal Kitap Eki, 5 Şubat 2010

Bebek Töreni, Belçikalı kadın yazar Chantal Deltenre’nin Türkçeye çevrilen ilk romanı. 1956 doğumlu yazarın romanları ülkesi dışında henüz tanınmıyor. Ancak, ünlü çizgi kahraman Tenten’in gittiği ülkelerin farklı yönlerini keşfetmelerini sağlamak için başka yazarlarla birlikte hazırladığı Tintin’in Gezi Defterleri koleksiyonu çok popüler. Belçika’da görsel-işitsel iletişim alanında çalışırken 90’ların başında Paris’e yerleşip çağdaş etnoloji öğrenimi gören ve bu alanda gerek makaleleri gerek etkinlikleriyle tanınan Deltenre, edebiyat kariyerine 90’ların sonunda başlamış. İlk romanı La Plus que mere ile 2003 yılı Jean Muno Ödülünü ve 2004’te Bibliotheques du Hainault Ödülünü alan yazarın Bebek Töreni romanı 2005’te yayımlanmış.

Bebek Töreni 128 sayfalık şiirsel bir içanlatı. Anlatıcı genç bir Japon kadın. Ama kendisini Japon olarak görmüyor Keiko. Annesi ve babası İkinci Dünya Savaşı’nın acı ve yıkımlarını unutmak için Paris’e yerleşmiş, Paris’te tanışıp evlenmişler. Keiko da Paris’te doğmuş. İki yıldır birlikte yaşadığı Pierre ise Keiko’nun babasının öğrencisi, Japon kültürüne hayran bir adam. Başlangıçta hevessiz olmakla birlikte, çevirmenlik yapan Keiko, işinin uygunluğu nedeniyle sevgilisinin önerisine hayır dememiş, bir yıl önce Pierre’in Tokyo Üniversitesi’nden kazandığı burs nedeniyle taşınmışlar Japonya’ya.

Sumida Nehri yakınlarında küçük bir stüdyoda sıcak bir yaz sabahı, Pierre’i bir konferans için yolcu etmeye hazırlanırken başlıyor Keiko’nun anlatısı. Boğucu bir nemin yavaş yavaş yayıldığı sabah saatlerinde Japonya’da geçen bir yılın, aslında ilişkilerinin, hayatın, onları çevreleyen eşyaların, iki kültür arasında kalmışlığının muhasebesi kaplamıştır Keiko’nun zihnini. Japonya’ya yerleşmeleriyle, hiç nasiplenmediğini sandığı Japon kültürünün derinlerde bir yerde kıpırdandığını hissetmesiyle, yalnızlaşması ve nerdeyse eve kapalı yaşamasıyla başlayan bir değişim içindedir. Aslında Paris’te de var olan ama bastırabildiği, daha doğrusu gizleyebildiği takıntıları da depreşmiş, insanlardan ziyade eşyalarla, mesela volkanik minerallerle yakınlaşmıştır. Ve içinde dışarı çıkmaya hazırlanan bir ‘kor’un sancılarını çekmektedir.

Chantal Deltenre, takıntılarını bağlılığı, güler yüzü ve itaatkâr tavrı ile Pierre’den gizleyen Keiko’nun iç dünyasında dolaşırken gündelik hayatta pek çoğumuzun takıntıları nedeniyle çektiği sıkıntıları küçük ayrıntılarla yakalamış. Öyle ki iki kişilik yaşamdan hem memnun hem rahatsızdır Keiko. Pierre’i sevmektedir ama Pierre’in onu sevdiği gibi sorgusuz sualsiz değil. Pierre için Keiko’nun hareketlerini keşfetmek, Keiko’yu sevmesinin, ona sarılmasının, ona anahtarlarını sunduğunu sandığı Japon dünyasına dahil olmanın bir yolu. Sanki tek bir kişiymiş gibi görünseler de aslında soğuk evrende kaybolmuş iki yalnız yıldızdan farksız olan eskimiş çiftlerin güya anlaşır görünmesinden güç alıp kendilerini birbirine uydurarak, sahtelik içinde yaşamaya mahkum olmak istemez. Aralarındaki kaynaşma onun için tahammül edilmez bir hal almış, Pierre’in mevcudiyeti –masasının sınırları içinde kalsa da– fazlasıyla istila edici gelmeye başlamıştır. Seslerden, gürültülerden, etrafa saçılmış nesnelerden rahatsızdır:

“Sessizlik baloncuğumu kapatabilsem keşke, ama Pierre durmadan onu itip kakıyor, sudan şeyler için bana seslenerek, yanımdan geçerken okşayarak, hatta sessiz kalarak, öyle bir sessizlik ki bu, deli gibi benden bir işaret beklediğini hissedince kendi dünyam patlıyor. (...) Hakikat şu ki, günün herhangi bir anından ziyade, sabahları onun sakarlıkları beni çok korkutuyor, eşyaya verdiği ve beni yaralayan zararlar: İri şeker parçalarını kovalayan kaşığını saldırıları yüzünden çay kasesinin mavi seramiğindeki çizik, ekmek keserken tezgâhın ahşabında açılan kertiki evyenin içine atılan ve paslanmaz madenin üzerinde kahveremgimsi bir leke izi bırakarak kendi etrafında deli gibi dönen top şeklindeki çay süzgecinin yuvarlak gövdesindeki çıkıntı. Dişlerimi sıkıyorum. Düşmanca bir mevcudiyet haline geliyor benim için. Körlemesine hoyratlığına aynı biçimde karşılık verebilsem keşke. (...) Pierre eşyanın ruhunu kavramıyor.”

Pierre, Keiko’nun ruhunu ya da içinde yanan ‘kor’u da kavramasa bile bu evin ve Japonya hayatının ilişkilerinde yarattığı tehlikeyi yavaş yavaş sezmeye başlamıştır. Ancak Keiko, pek az dışına çıktığı bu apartman dairesine bağlıdır. Girdiği hesaplaşma Pierre’in seyahatte olduğu günlerde de bitmeyecek, kendisini ruha sahip bir oyuncak bebek gibi algılayan Keiko, ruhunu kurtarması için Japonların geleneksel bebek törenine ihtiyaç duyacaktır...

‘Yeni Roman’ın izleri

Alain Robbe Grillet’in Röntgenci’sini tanıtırken ‘Yeni Roman’ akımına değinmiş ve romanda nesnelerin, mekânların, zamanın öne çıkmasına kısaca değinmiştim. Röntgenci’den yaklaşık elli yıl sonra yazılan Bebek Töreni’nde ‘Yeni Roman’ın izlerini sürüyoruz. Oturdukları evin, duvarların, çatlakların, eşyaların, seslerin, kokuların, renklerin, yağmurun, nemin Keiko’nın ruhunda yarattğı etkileri Japon ritüelleriyle birleştiriyor Deltenre. Keiko’nun takıntılı dünyasını bilincin katmanlarında gezinen birleştirici bir dille, yakıcı ifadelerle, imgelerin zenginliği içinde canlandırmış. Böylelikle genç kadının kimisi çok eski zamanlara uzanan sırlarla derin, samimi ve kırılgan dünyasına adım atıyoruz. Keiko, normal gibi görünmek için gayret etse de, psişik sorunları içindeki ve ilişkilerindeki çatlakları büyütüyor.

“Artık hiç şüphe yok: Bu daireden nefret ediyor, başta ne kadar çok sevdiyse şimdi o kadar çok nefret ediyor. ‘Sağlıksız, hazin, külrengi’, bunlar onun kelimeleri. Fakat çürüyen hasırın ‘sağlıksız’ kokusu, aynı zamanda mekânın mahremiyetinin kokusu; depremlerin ardından oluşan çatlakların ve ince yarıkların ‘hazin’ ilerleyişi, mekânın direncinin belirtisi; ortamdaki o ‘külrengi’ ise, mekânın tabiatının ta kendisi: Bir yıkıntı alanı üzerine kurulmuş olduğundan, bombardımanlarda un ufak olmuş Sumida kıyılarıyla Tokyo limanını göz alabildiğine kaplayan külün rengini almış. Külrengi, iki arada kalan bir renk, ne gündüz ne gece. Alacakaranlık. ‘Benim’ rengim, çünkü gündüz henüz bana bahşedilmedi, yahut da, muazzam bir sır tarafından karanlıkta bırakıldığından çok az bahşedildi; tutuşmuş ağacın musallat olduğu gecelerimse, tam değil hiçbir zaman. Ben bu şekilde yaşıyorum, daha doğrusu hayatta kalıyorum; her yer sarsıntısında, yıkıntıların içine aceleyle kazılmış temellerinin üzerinde sallanan bu mekân gibi köksüz olmaktan dolayı sendeleyerek...”

Chantal Deltenre ne bir Japon ne de Fransız. Ama herhalde etnografya bilgisi sayesindedir, bu kültürlerin nüanslarına öylesine hâkim ki, iki kültür arasında kalmış bir kadının trajedisine çok inandırıcı bir biçimde nüfuz etmesini bilmiş.

Bebek Töreni’ni okuyup bitirdiğinizde geriye kalan mükemmel bir dilin tadı. Çok zengin, rüyalarla, metaforlarla dolu, şiirsel bir dil. Genç kadının içsel yangının, düşünce ve duygularını, kimseler söyleyemediği takıntılarını ses, anlam, renk, şekil ve ısıya dayalı ayrıntılarla renklendiren böyle bir dilin tadını hissetmemizi sağlayan çevirmen Sosi Dolanoğlu’nun hakkını da teslim etmek gerekir...

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.