Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-733-3
13x19.5 cm, 168 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Çevengur, 2010
Can, 2010
Mutlu Moskova, 2012
Muhteşem Vahşi Dünya, 2014
Çukur, 2017
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
 

Aslı Güneş, “Ve bütün erkekler, o çelikten trenlere binip gittiler”, Agos Kitap/Kirk, Aralık 2009

“ ‘Elyazmaları yanmaz!” Mihail Bulgakov’un Usta ve Margarita adlı romanınındaki bu sözlerin doğru bir kehanet olduğunu zaman gösterecekti. Sovyet Rusya entelijensiyası için kuşaklar boyu sanki bir umut formülü haline geldi bu sözler: Yazılanlar yine dönecektir bize, düşünce öldürülemez”. Bu cümlelerle başlıyor Düşünen Sazlık’ın Önsöz’üne Boris Kagarlitski. Bulgakov’un, Stalin Rusyası’na getirdiği Şeytan’ın, romanının elyazmalarını ateşe atıp yakmaya çalışan Usta’ya fısıldadığı kehanet, yalnız Bulgakov ya da Kagarlitski’nin bugün elimizde tuttuğumuz yapıtları için değil, Stalin’in Sosyalist Gerçekçilik “terörü”nün akıbetini bilinmez kıldığı tüm elyazmaları için geçerli.

Bu elyazmalarından biri de Andrey Platonov’un Türkiyeli okurun karşısına ancak şimdilerde çıkabilen kitabı: Dönüş. Sovyetler Birliği’nde 1980’lerin sonuna kadar yasaklılar listesinde yer alan Platonov’un bitmemiş bir romanı da “Rus Hazine Sandığı”ndan değil, KGB’nin “edebiyat arşivi”nden çıkar.

Bu yüzdendir ki edebiyat klasikleri denilince akla Dostoyevski, Tolstoy gibi Rus yazarlarının geldiği bir kuşak için, Sovyet dönemi edebiyatı, o ele geçirilmesi, akılla kavranması, açıklanması mümkün olmayan “Rus ruhu”nun, Stalinizm’in karanlık ütopyasına kurban edildiği; tevekkülü ve itaati değil, isyanı öğütleyen Rus Tanrılarının kravatlı politbüro üyelerine dönüştürüldüğü ölü zamanların sembolüdür. Stalin, edebiyata da üniforma giydirmiş, artık Dostoyevski’nin Yeraltı Adamı’nın muzipçe dil çıkardığı sihirli hakikatten, iki kere ikinin dört ettiği gerçeğinden başka bir şey dile getirilemez olmuştur. Kimilerinin safça inandığı, kimilerinin de korkudan inanır göründüğü gerçek, Lunaçarski’nin ifade ettiği gibi “olması gereken bir dünya”nın edebiyatıdır:

İnşa halinde bir ev düşünün, yapılınca muhteşem bir saray olacaktır. Ama yapımı henüz bitmemiştir ve siz onu bu bitmemiş haliyle betimleyip “işte sizin sosyalizminiz-çatısı yok!” diyorsunuz. Elbette bunu söylediğinizde bir gerçekçi olacak, doğruyu söylüyor olacaksınız; ama hemen açığa çıkar ki, bu doğru, gerçekte yalandır. Sosyalist doğruyu ancak ne tür bir evin, nasıl yapılmakta olduğunu anlayan ve bunun bir çatısı olacağını bilen birisi söyleyebilir. Gelişmenin yönünü anlamayanlar doğruyu asla kavrayamaz. Çünkü doğru, gerçek, kendisi gibi değildir. [...] Kim ki onu o şekilde görmezse bir burjuva gerçekçisidir, dolayısıyla kötümser, ağlayıp sızlayan ve sık sık düzenbazlık yaparak olayları büyüten biridir-her durumda, isteyerek ya da istemeyerek, karşı devrimci ve yıkıcıdır. (aktaran Kagarlitski 130)

Lunaçarski’nin ölçütlerine göre, Andrey Platonov da “burjuva gerçekçisi” olmalı ki, Stalin’in şimşeklerini üzerine çekmiş. Dönüş’ün “Kum Öğretmeni” adlı ilk öyküsünde, Sovyet taşrasının yoksul ve yoksun hali, “çatısız evler”, kalkınma planlarının çaresiz kaldığı köyler ve bu köylerden birinde halka kumla mücadele etmeyi öğreten Mariya Narışkina öylesine yalın, öylesine şiirsel bir dille anlatılıyor ki, “gerçek”in propagandaya, sloganlara ihtiyacı olmadığını anlıyorsunuz. Platonov’un anlattığı köylerde savaşın ve yoksulluğun karattığı yaşamlar, devrimin öylesine dışındadırlar ki, arada bir geçen “kolhoz”, “parti” gibi sözcükler dışında yeni düzeni çağrıştıracak bir şeyler bulmak imkânsız gibidir. Ama bütün hüznüne rağmen, garip bir neşe de vardır Platonov’un taşrasında. Doğanın dili vardır çünkü, bir çocuk masalı naifliğinde gerçeküstü bir doğa resmi çıkarır okurun karşısına Platonov. Elle tutulamayan, açıklanamayan, kavranamayanın peşindedir sanki Platonov. “İnek” adlı öyküde, yavrusunu sattıkları için sahiplerine küsen İnek, her bir parçasının ayrı bir dile, duyguya büründüğü doğa, Platonov’un aslında ne olan, ne de olması gereken gerçekliğe inandığını, belki de tıpkı Dostoyevski gibi gerçekliğin çok katmanlılığını fark edip gözünü görünür olanın ötesine diktiğini gösteriyor.

Kitabın içindeki öykülerin büyük bir çoğunluğunda hep aynı motifin yinelenmesi dikkat çekici: Savaştan dönen erkekler. Dönüş motifi, yalnızca kitaba adını veren öyküde değil, hemen bütün öykülerde yer alıyor. “Potudan Nehri” adlı öyküde, yıllar sonra İç Savaş’tan dönen Kızıl Ordulu Nikita Firsov, “tekdüze ülkesinin, sıkıcı doğası”na baka baka köyünün yolunu tutar. Hiçbir şey “eskisi” gibi değildir artık:
[E]skiyen küçük evlerin, çürüyen bahçe duvarlarının, çitlerin ve avlulardaki ender elma ağaçlarının görünümü yüreğini sızlattı-çokları ölmüş, ebediyen kurumuştu. Çocukluğunda bu elma ağaçları yeşildi, tek katlı evler ise büyük ve zengin dururdu, içlerinde esrarengiz, akıllı insanlar yaşardı güya; sokaklar uzundu o zaman, dulavratotları da yüksekti, boş arazilerdeki, terk edilmiş bostanlardaki muzır otlar o eski mi eski zamanda meşum, sık bir orman gibi görünürdü. (35)

Gençtir Nikita, savaşa katılıp dönmüştür ama “Büyük esrarengiz nesneler küçülüp sıkıcılaştığına göre, kendisinin de uzun bir ömür geçirmiş olduğunu düşün[ür]”. Savaştan önce zengin evlerinde kitap okurken gördüğü komşu kızı Lyuba’nın imgesi olduğu gibi kalmıştır aklında ama Lyuba’nın evinde de zenginlikten eser kalmamış, Nikita, karşısında açlıktan iğne ipliğe dönmüş bir Tıbbiye öğrencisi bulmuştur. Nikita ve Lyuba ilişkisi ile birlikte, kitabın temel motiflerinden biri daha çıkar ortaya: İnsana duyulan ihtiyaç. Özellikle savaştan dönen erkeklerin, dönüşün korkunçluğunu, acımasızlığını giderebilecekleri yegâne sığınak bir insandır. Bu yüzden, Lyuba’yı incitmemek için onunla yatmayı bile göze alamayan Nikita’da anlattığı duygu belki de aşktan çok, insana duyulan ihtiyaçtır. Ki, aslında bu duygular dünyanın en güzel aşk anlatılarından birine dönüşür.

Sarılacak, sığınacak bir insanın varlığına duyulan ihtiyaç, “Dönüş” adlı öyküde de tekrarlanır. Yine savaştan dönen bir erkek, karısını ve büyüme süreçlerine şahit olamadığı iki çocuğunu yeniden görmenin sevinciyle değil, tedirginliğiyle döner evine. Dönüş yolunda eskiden tanıdığı Maşa ile karşılaşır. Eve dönmekten korktuğu için Maşa ile kalır. Çünkü tren istasyonunda günlerce kıpırdamadan bekleyen Maşa, Aleksey Alekseyeviç’e “istikrar ve sabır”ın resmi gibi gelmiştir. Savaşın yok ettiği istikrar; geride kalanlarda yıllar geçtikçe tükenen, dönüş yolundakilerinin de sonsuza dek sürmesini diledikleri sabır, Maşa’da vardır. Erkekliğin ispatlandığı, kutsandığı savaş, dönüş yolunda erkeklik tahtlarını da yerle bir etmiştir. Dönüşün tedirginliği, yıkılmış babalık ve kocalık tahtlarının, yitirilmiş iktidarların yaydığı dehşetten kaynaklanmaktadır. Nitekim, Aleksey evine dönüp vaktinden önce büyümüş Petya’nın babalık koltuğuna çoktan oturduğunu gördüğünde kendisini işlevsiz, işe yaramaz hissedecek; eve ekmek getirme görevini üstlenip eski günlere geri dönmeye çalıştığında ise eve ekmek getiren, çocukları seven ve koruyan “Semyon Amca”nın varlığını öğrenecektir. Üstelik, geride kalanlar da insan sıcaklığına muhtaçtır. Lyubov da kocasının yokluğunda bir insana sarılmak istemiştir. Ne de olsa “İnsanın yüreğini avutup şenlendirebilecek tek şey başka bir insanın yüreği[dir]”. Karısının pek de sabırlı ve sadık olmadığını öğrenen Aleksey, geldiği gibi dönmek üzere trene biner ama trenin peşinden koşan iki çocuğun varlığı durdurur onu. İhtiyaç duyulmak yeniden eski günlere dönmek için bir gerekçedir artık.

Özellikle “Dönüş” öyküsü, genç Sovyet yönetmenlerinden Andrei Zvyagintsev’in başyapıtı, Dönüş adlı filmini çağrıştırır. Bu çağrışım, bir uyarlama çağrıştırması değil, belki de “dönüş” yolundaki erkekler motifiyle, erkeklik, babalık vs. gibi konuların Sovyet toplumu için bugün bile ne denli geçerli olduğunu düşündürten bir çağrışımdır.

Kitabın, doğrudan doğruya politik olan tek metni “Çöp Rüzgârı”nda Hitler Almanya’sı anlatılır. Aklını yitiren Albert Lichtenberg’in delilik hezeyanlarından muhteşem bir 1933 Almanya fotoğrafı çıkarır ortaya Platonov. “Muhteşem on dokuzuncu yüzyıl yanıldın!” diye haykırarak kenti turlayan Lichtenberg, “metale dönüşen ve artık ne sosyalizm, ne hakikat isteyen, ucuz benzinle beslenip giden” insanlar görür. Aklın irrasyonalleştiği bir zamanda ve mekânda deliliğin tek özgürlük seçeneği olduğunu görmüş gibidir. Platonov da, öyküsünü Almanya’ya taşıdığında ironinin dozu gittikçe yükselir, giderek keskinleşir. Lichtenberg’in ağzından yalnız Hitler’i değil, tüm diktatörleri yerle bir eden pasajlar döktürür. Lichtenberg’in gördüğü bronz heykel aynı zamanda Stalin heykelleriyle cisimleşen lider kültünün temsilidir:

Anıtın yüzünde yemeyi ve öpülmeyi seven açgözlü dudaklar vardı, yanakları dünyaya yayılan şanından şişmanlamıştı; paralı heykeltıraş alelade alnına sert bir kırışık kondurmuştu ki, bu yarım bedenin insanlığın kaderini organize etme işine ne sancılarla yoğunlaştığı görülsün ve gergin, kaygılı ruhu açığa çıksın. Heykelin göğsü öne fırlıyor, sanki bir kadının göğsüne uzanıyordu, şişkin dudakları tatlı bir tebessümde donmuştu, tutkuya ve nutka hazır- eğer anıta bedeninin alt yarısı eklenseydi, bu adam genç bir kıza sevgili olabilirdi, lakin salt üst bedeniyle ancak bir ulusa önderlik edebilirdi. (69)

Lichtenberg delirmiştir, çünkü büyük önderin sözleriyle söyleyecek olursak, “Düşünce, bir kocaya gösterilen sadakati öndere gösterirse faydalı olur”. “Ama eğer yarı karanlık gecede çaresizliğin yuvalandığı evlerde, ahlaksızca şüphelere düşerek ve salt kendi üzüntüsüyle zina yaparak tatmin olmayı umuyorsa, o zaman düşünce anlamsızdır, tertipli bir kafa onu yok etmelidir [...]”.

Düşüncenin öndere bir eş gibi sadakat göstermediği yerde delilik başlar, tıpkı Albert Lichtenberg’inki gibi... Ya da sanat, tıpkı Andrey Platonov’unki gibi...

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.