Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-456-1
13x19.5 cm, 224 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Ağlayan Dağ Susan Nehir, 2007
Kış Uykusu, 2009
Başka Aşklar, 2011
Ara Tonlar, 2015
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
 

Dicle Öztürk, “Halden anlayan bir edebiyat”, Agos Kitap / Kirk, Mart 2011

Bu yazıya son halini vereceğim akşamın evvelinde, vapurla eve dönerken, karşımdaki koltukta oturan birinin açtığı gazeteye gözüm takıldı. ‘Feminist oğullar yetiştiriyorum’ yazıyordu manşette. Sayfa düzeninin renkten renge koştuğu bu gazetede o sözlerin işi neydi? Alt başlıktan ortaya çıktı ki, o tatlı ideal, hem anne, hem de sermayedar olan bir kadına aitmiş. Üstüne bir de, kafamda sadece ‘kuşdiline öykünenler’, ‘ağlayan dağlar’, ‘kış uykusundakiler’ dönüp dururken, ‘patron’un ‘feminist’ ile yan yana duruşu daha da gülünçleşti. “İkisinin beraber olup olmayacağını feministler daha iyi bilir” diyelim şimdilik, ve Ayşegül Devecioğlu’nun kitaplarına odaklanıp, minik feminist adaylarının bu yolda yoğrulurken duyabileceklerine örnek olacak neler varmış, kendimizce bir bakalım.

Kuşdilinin şifası

Devecioğlu, yayımlanan ilk romanı Kuş Diline Öykünen’de, 1980 öncesinde sol hareket içinde örgütlüyken darbeyle beraber cezaevine giren bir genç kadının, Gülay’ın merkezinde, toplumun 12 Eylül dönemindeki genel havasını anlatıyor. Bunalımdan ziyade çaresizlik vardır bu dönemde. Gülay’a hiçbir faydamızın dokunmayacağını biliriz; elimiz kolumuz bağlı, ama telaşlanmadan bekleriz, onun anlatması yeterlidir. Olan olmuş, silindir geçmiş ve galiba kimse bir şey anlamamıştır. Silindirin ezmediği ne varsa, yerini yadırgamaktadır. Sorguda ağır işkenceden geçirilen Gülay, çıktıktan sonra devam ettirmeye çalıştığı yaşamında, kendini silik, utanılası bir varlık gibi görür. Çevresine, şehre, günlük hayatın düzenli, hiçbir şey olmamış gibi akmakta oluşuna hayret eder. Gülay’ın zaman içindeki değişimini, kendini kabullenişini, hayatı anlamlandırışını izleriz romanda. Ne yaramazlık, ne huysuzluk eden, arada sokağa çıkarılan, birilerine emanet edilen, evde adı anılmayan, ‘ismi zalim bir şaka gibi olan çocuk’tan ya da ‘Çocuk’tan bihaber, bir ışık bulmayı umut ederiz. ‘Yoksulluğa ve zulme karşı mücadele eden’ insanların başlarından geçenler, yazdıkları mektuplar, notlar, aralarındaki konuşmalar da roman içinde parçalar halinde ya da bazen Gülay’ın hatırlayışlarıyla aktarılır. Gülay karakteri, tüm kederiyle beraber öyle incelikle anlatılmıştır ki romanda, asla acıma duygusu uyandırmadan, sadelikle kavratır, insanlara neler edildiğini – çürünüp kaybolunmadığını da hatırlatarak elbette. “Silindir gerçek miydi, olağanüstü müydü, beklenmiyor muydu?” gibi sorular sormamıza vesile olan bir dizi ipucu alırız roman boyunca. Kimse temize çıkmak zorunda değildir, durum ortadadır. Yaşananların bedelini halkın da, bu acıların uzağında olanların da omzuna yüklemeyen, samimiyetle, içerden konuştuğu sezilen yazar kimseye ceza kesmez, kimseyi de kurban yerine koymaz. İnsana en çok umut veren de budur herhalde, “Bundan sonra ne yapmalı?” diye sorabilmek...

Bir ‘Çingene abla’nın dünyasından...

Devecioğlu’nun 2007’de yayımlanan Ağlayan Dağ Susan Nehir isimli romanında, anlatıcının, hayatının bir kısmını beraber geçirdiği bir ‘Çingene abla’nın ekseninde Çingeneler konu edilir. Romanda kimsenin başı okşanmadan, her şey öyle güzel peşpeşe serilir ki, başlangıçta belirebilecek “Konu Çingenelerse, bir laboratuara dönmesin burası?” gibi endişeler, okudukça dağılır. Çingenelerin hiçbir ülkede genele uymayan yaşantıları epey estetize edilebilirdi en nihayetinde. Yazarın, merkezdeki kahraman Naciye Abla’yı kimi cümlelerde sadece ‘Çingene’ diye anmasının da o sınırların çizilişinde bir payı olabilir. Naciye Abla, şehirli hayatıyla Çingeneler arasında bir arayüzdür. Burjuva evlerde çalışmış, buralarda kendi alışkanlıklarından uzak durmaya uğraşmıştır. Romanın anlatıcısı da, onun en uzun süre çalıştığı evin kızıdır. Naciye Abla’nın, Çingene mahallesindeki asıl evinde yemeğini iştahla, iri lokmalarla yediğini fark edince utanıp kızsa da anlatıcı, sonradan anlar ki, Naciye Abla çalıştığı evde oturduğu sofralardan hep doymadan kalkmıştır.

Naciye Abla yaz tatilinden beklendiği vakitte dönmediğinde, anlatıcı onu getirmek üzere, ‘dünyanın hiçbir yerinde taksicilerin götürmeyeceği Çingene mahallelerinden’ birine adım atar; hikâyelerini daha önceden dinlediği pek çok kişiyle tanışır, yeni hikâyeler dinler, orada yaşayanların aralarına girer, garipsenir, benimsenir veya sevilir. Sonra iz sürer, yeni yerlere gider, daha başka, daha karmaşık hikâyeler dinler, öğrenir; bu hikâyelerin her birine okur da neredeyse şahit olur. ‘Diri Çingene’ denen diğer Çingeneler, 1930’larda Trakya’da yaşayan Yahudiler, 1990’ların ortasında Balkan topraklarında olup bitenler, sosyalist ülkelerdeki Çingeneler, aktarılan öykülerin yanıbaşında ne dekor, ne de sihirli el gibi duran parçalardan bazıları. Naciye Abla’nın ilk eşi Basri’nin izini sürerken, Maraş katliamından sahnelerle karşılaşırız. ‘Çirkin’ini kaldırıp ‘Kral’ diye andığı, ölümüne sevdiği Yılmaz Güney’i hapisten kaçırmak için sürekli olarak planlar yapan Basri’den, ‘Çingenelerin içlerinde duran bilgi’nin işaretlerini alırız. Basri’nin, ‘Kral’ın da kendisi gibi Çingene olduğundan şüphe etmeyişi bu bilgiden ötürüdür belki, kim bilir...

Umuda açılan bir kış uykusu

Öykülerini topladığı Kış Uykusu isimli kitabında, sıradan anların değil, hikâyede yeri olmazsa burukluk yaratacak anların peşinden gider yazar. Öyküler, okuyucuyu imgelere boğup ortada bırakmadan, bir olaylar silsilesinin içine de fırlatmadan, akıp gider. İstemsiz sürüklenmek yok tabii, söylenenler çarpmadan geçmiyor; bir yerlerde acı çekiliyorsa talihsizlikten değil, kafamızı kaldırmadığımızdan... ‘Beşmeşelik’te Bazı Tuhaf İşaretler’ isimli öyküde, ‘80 öncesinde bir mahallenin politikleşme sürecine tanık oluruz. Tuhaf işaretler veya silinmeyen izlerin aktarılışında görselliğe başvurulması öyküyü anlatım açısından biraz zayıflatsa da, kişilerin tasviri ve olayların bağlanışının vuruculuğuyla, öykünün ayakları yere basar. ‘Veremli’ isimli öyküde, avludaki ağacın altında oturduğu, el işleriyle oyalandığı zamanlarda, ‘ara sıra başını kaldırıp bomboş gözlerle, çit haline gelmiş kısa bitkilerin ardından kendini gözlediklerini bildiği komşularına göz atan’ annenin hayalinin peşine düşen oğluyla tanışırız. Vicdanın kapsam ve zaman gibi ölçülere sığmadığını, illetin yakadan yakaya yapıştığını, çaresizliğin her türlü bahaneye yakıştırılabileceğini hissettirir yazar. ‘Ziyaret’te ise, yanılmanın kıyısından döndürür okuyanı. “Yanılmışım” demenin de bir hükmü kalmaz, olağan görüntülerdir anlatılanlar. Bizi, niye yanıldığımıza bakmaya çağırır. ‘Bir Öykü Yazmalıyım’daki anlatım, diğer öykülerdekilerden farklıdır; öfkeli mi, karmaşık mı, dağınık mı olduğu pek anlaşılmayan ruh hali, ara ara aktarılan gerçeklerin önüne geçer. Öykü yazmak için gidilen mekânın uyumsuzluğu da yabancılaşma etkisini artırır. Öykünün yazılıp yazılmadığının önemi kalmaz; yazmak mümkün müdür, önce bu ortaya çıkmalıdır. Kuyuları, öldürülüp onların içine atılmayı, bombaların zoruyla ‘hayata döndürülme’yi, parçalanan güvercinleri, çalışmanın teslimiyete, esarete evrilişini biz başkalaştırmadıkça, anlatılabilecek o biricik şeyden daha fazlası gelir; anlatmanın tek yandaşı zorunluluk olmaz. Öykünün sırası da o zaman gelir, ‘kış uykusu’ dağılır. “Minik feminist adaylarına çizilmesi muhtemel yolla ne kadar kesişir tüm bunlar?” sorusunu da cebimize koyup, kulaklarımız kuşdiline ne kadar açık, ona bakalım.

Durmadan ağıt yakmanın, ilenmenin, küfretmenin, burun kıvırmanın, haline şükredip uzak durmanın, yaraları açıp seyirliğe çevirmenin ötesinde yapılacakların da var olduğunu hissettiren, çok iyi yazılmış iki roman ve beş öykü, insana umut veriyor; güzel cümlelerle, özenle örülmüş, halden anlayan bir edebiyatın da olduğunu gösteriyor. Sesi kısılanlar kalabalıklaşırken kuşdiliyle mi kalakaldılar? Ezenlerden değilse, kimden umacağız tüm bu olan bitenin anlatılmasını?

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.