Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-889-7
16x21 cm, 136 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
 

Ömer Türkeş, “Gecenin çizgileri”, Radikal Kitap Eki, 14 Aralık 2012

Türk edebiyatında farklı bir ekoldü Bilge Karasu. Düş ve gerçeğin birbirine karıştığı, zaman zaman ürkütücü bir atmosfere bürünen çok katmanlı öykü, roman ve metinlerin yazarıydı. Bilge Karasu bir filozof, yazar, gönül adamı; aynı zamanda “deli”ydi. Öykü ve romanları onun elleriyle çevrelediği, kafasını kapattığı, bir kalkıp bir oturduğu dünyasının izlerini taşıyordu. Pencere-koltuk-sokaktan geçenler üçgenine bir de kedisini eklemiş, 1995 Temmuz’unda köşelerinin sayısını beşe çıkarmıştı: Ölüm. Aslında 1963’te yayımlanan ve öykülerini bir araya getirdiği ilk kitabı Troya’da Ölüm Vardı’dan 1980’de yayımlanan Göçmüş Kediler Bahçesi’ne, yine 1963’te çevirdiği ilk kitaptan (Ölen Adam, D.H. Lawrence) 1985 tarihli Gece’ye kadar bütün eserleri bu soğuklukla örülüydü. Karasu, kendini anlattığı her cümlesinde varoluşu sorgulattırıyordu okura.

Bilge Karasu’nun belki de en soğuk, en rahatsız edici anlatısı Gece, Tuncer Erdem tarafından resimlenerek Gece Kitabı adıyla yayımlandı. Tuncer Erdem de soğuk ve kasvetli çizgileriyle tanıdığımız bir sanatçı. Gece’nin başlangıç bölümlerini resimlemiş ama bu kadarı bile metnin barındırdığı imgelerin okuyucu zihnindeki görsel yansımalarını sergilemeye yetiyor. Bilge Karasu-Tuncer Erdem birlikteliği Gece Kitabı’nda mükemmel bir uyum sağlamış.

Her yer karanlık

Karasu’nun yazılışı 12 Mart, yayımlanışı 12 Eylül sonrasına denk gelen ve her iki askeri diktatörlüğü de simgeleştiren Gece’si ne yalnızca darbe ve diktatörlüklerle ne de Türkiye’yle sınırlanacak bir metindi… Akşit Göktürk’ün ifadesiyle; “...yer yer salt anlatma işlevinden soyutlanmış sözceleriyle, bir düş düzeninde örülü görünüşte dağınık söylemiyle, temel gereksinimlerimizi, yerleşik beklentilerimizi, bu noktada alt-üst ediyor, bocalatıyor. Çizgisel akışlı bir öyküyü göklere çıkarmaya her an hazır kolaycı okur beğenisine ters düşüp kovulmayı göze alarak. Çetin metin denecek Gece için belki. Neden Olmasın?”…

Gerçekliğin, tek tanımla saptanabilecek bir insanlık durumunun, mekân, zaman ve anlatıcı kimliğinin bilerek muğlaklaştırıldığı böyle bir metnin hikâyesini özetlemek hiç kolay değil. En kaba biçimiyle baskı ve şiddetle sindirilmiş bir toplumda yaşananları anlatır Gece. Korkuyu yayan, karanlık çöktüğünde sokaklara dökülen ‘Gecenin işçileri’dir; “Gecenin işçileri, onların işi geceye hazırlamak: Genç kasları, gece gelince daha kolay soyunsunlar diye soyunmaya alıştırmak örneğin. Çıplak etlerinin içine doğru ince, soğuk demirler iteleyerek, kızgın saçmalar gömerek bu etlere, onları gecelerin en uzununa alıştırmak”, ya da, “demirden yapılmıştır bu aletler, dövmeğe, yırtmağa, delmeğe, kıstırmağa, burmağa, koparmağa yaralar. Yakmağa, kırmağa da. Özellikle genç gövdeler üzerinde çalışmak için düşünülüp tasarlanmış, gerçekleştirilmiştir bu aletler.”

Gece’de eylemden çok düşünce, olaylar, insanlar, metnin kendisi üzerine tartışmalar var, ama yukarıdaki alıntıdan da anlaşılacağı gibi anlatılanların gerçeklikle çok yakından ilişkili olduğunu anlayabiliyoruz. Hele 12 Mart ve 12 Eylül gibi dönemlere tanıklık edenlere daha da bildik, hatta apaçık gelecek yazarın kurduğu Kafkaesk atmosfer. Yalnızca darbeleri, geçmişte soluduğumuz zehirli atmosferi değil, 12 Eylül’den bu yana süreklilik arz eden tekinsiz yaşantıyı da kapsayan, giderek evrenselliğe açılan bir metin. “Günün birinde ortalıktan yitiveren insanları, üç dört gün süreyle sabahları, büyük alanda aramağa alıştı yakınları” diyen yazarın söz ettiği büyük alanın Galatasaray Lisesi önü ya da Santiago meydanı olması, arayanların –Türk, Kürt, Şilili, İranlı, ya da her ne millettense– kimliği fark etmiyor.

Yazıdan görselliğe

Gecenin karanlığının anlatının ana metaforu olarak ön çıktığı Gece’yi okurken karanlığı, karanlığı bekleyen “gecenin işçileri”nin rahatsız edici varlığını, etleri yırtan işkenceleri hissedebilirsiniz. Mekânlar kasvetli, soğuk ve donuk... Korkunun bilimselleştirildiği, gündelik hayatın parçası haline getirildiği bu dünyada “insanlar artık yalanan ağızlar, pençeler arıyor insanların yüzlerine, ellerine bakarken.” Oysa kötülük hiç de fantastik bir olgu değildir Karasu’nun anlatısında; sıradandır, bu dünyaya ve bu topluma aittir..

İlk basımında “roman” olarak nitelendirilmesine rağmen Gece’nin türleştirilmesi ne kolay ne de doğru… Hikâye yok, nedensellik ve doğrusallık izleyen bir olay örgüsü yok, kişiler ve karakerler yok. Okuyucu-yazar-anlatıcı birbirine karışmış. Ancak bütün bunların, bu anlatı biçiminin çok anlamlı bir karşılığı var; “Değişik anlatıcıların, birbirleriyle karşıtlaşabilen gözlemleriyle, gerçek yaşamın, sanat biçiminde soyutlanmış yaşamın, anlatılan, yazılan, okunan yaşamın anlamını değişik yorumlar sarmalında kavratmaya yöneliyor metin.” Göktürk’ün bu saptaması Bilge Karasu’nun Gece’sinden Tuncer Erdem’in Gece Kitabı’na geçmek için iyi bir başlangıç noktası olabilir.

Tuncer Erdem, Bilge Karasu tarafından Gece’de yazı yoluyla sanat biçiminde soyutlanmış yaşamın anlamına farklı yorumlar katıyor. Bu yorumlar başka okuyucuların metinden çıkardıkları anlamlardan, hatta yazarın yorumundan bile farklı olabilir. Bu farklılık tam da Bilge Karasu’nun arzuladığı okuma biçimidir. Sanat üzerine yapığı bir söyleşide kendisi de ifade etmişti zaten; “Bazen çok açık olduğunu sandığınız bir şey yazmışsınızdır. Okur sizin hiç aklınıza gelmeyen bir biçimde yorumlayabilir. Okur bu yorumu metnin bütününü göz önünde tutarak, birçok yerinden alacağı verilerle destekleyebiliyorsa, bambaşka bir okuyuş çıkar ortaya. Yazarın hiç düşünmemiş olabileceği, yazarın hiç amaçlamamış olabileceği birtakım şeyler de ortaya konabilir. En önemli nokta, bu okumanın, metince her an desteklenmesidir.”

Tuncer Erdem’in “okuması”nın metinle kurduğu ve çizgileriyle ortaya koyduğu bağın metin tarafından desteklenip desteklenmediğine okuyucu olarak bu kez siz karar vereceksiniz. Ancak şunu belirtmekte yarar var; Erdem’in çeşitli dergilerde izlediğimiz sanat anlayışı Bilge Karasu’nun yazarlık anlayışına çok yakın duruyor. Çizgilerle anlatıyor hikâyelerini ama metinden ziyade o metinin çağrışımlarını yakalamaya çalışıyor. Levent Cantek’e göre Erdem’in “Başlangıçtaki tarzı çizgi romana yakındı. Kareler arası ardışıklık ilkesine dayanarak görselliği olan hikâyeler anlatıyordu. Giderek bu ardışıklığı önemsemez oldu. Şiire yakın duran cümlelerle birlikte illüstratif kareler kullanmayı tercih etti. İlk çalışmalarıyla kıyaslanırsa metin ile görsellik uyumu her çalışmasında azalmaya başladı veya bu yakınlık hemen anlaşılamayan bir tarza dönüştü. Metinler, metaforik bir anlatımla başkalaştı ve görsellik, kendi dizgesi içinde uyumlu olma şartını pek önemsemez oldu. Şöyle de söylenebilir, Tuncer Erdem, okur ya da editör beklentilerine göre çizmez olduğu yeni bir üretim-yaratım evresine geçmişti. Bu değişim, Erdem’i başka bir safhaya taşıdı.”

Bilge Karasu’nun metinlerinin genellikle gri, Gece özelinde karanlık dünyasının Tuncer Erdem’in resimlerinden yansıyan kasvetli ve kederli görüntülerle uyumundan girişte söz etmiştim. Tuncer’in çizgilerinin karakteristiğini özelikle ilk çalışmalarında izlediğimiz “Kafkaesk grilik, insan doğasına ilişkin suçlayıcılık, şehrin kodlarını deşifre eden betimleyicilik”… “Zaman, mekân ya da tarihin olmadığı siyah-beyaz bir dünya” olarak özetlersek eğer, buradan Bilge Karasu’ya bir kapı açmak hiç zor olmaz. Karasu’nun Gece’de arzuladığı; gece işçisinin terörüne maruz kalan insanların yaşadığı dehşeti yazı–kurgu- yoluyla okuyucuya duyumsatmak, bir özdeşlik duygusu yaratmaktır. Tuncer Erdem’in Gece Kitabı’ndaki resimleri işte bu özdeşlik duygusunun yaratıcı ürünleri. Sadece esinleme değil; kuşkusuz Tuncer Erdem’in imgeleri Bilge Karasu’nun kitabı kadar bir sanatçı olarak kendi deneyimlerini de barındırıyor ve sonuçta Gece Kitabı’nda Gece’nin karanlığı ve ürpertisi yoğunlaşıyor.

Kitabın sonunda yaşananların yarattığı travmayı “Aynada tanıyamadığım ben. Binlerce parça. Artık bende olmayan yüzbinlerce parça” cümlesiyle özetleyen Karasu; “bunları yazmakla çıldırmaktan kurtulunur mu” diye soruyor okuyucusuna. Gece Kitabı yazmanın yanına çizmeyi de katmış. İnsanın doğumundan ölümüne bütün hayatını karanlık bir dünyada geçirmesi, bu dünyanın içinden bu dünyayı yazması, çizmesi, okuması, izlemesi gerçekten de çıldırtıcı...

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.