Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-797-5
13x19.5 cm, 256 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
İyi İnsan Bulmak Zor, 2009
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
 

Behçet Çelik, “Düzeni koruyan, sağduyulu, saygıdeğer ucubeler”, Taraf Kitap Eki, Mart 2011

Kendilerini çevrelerindeki insanlardan üstün görüp, aşağıdakilerin yapıp ettiklerinden, düşünce ve tutumlarından rahatsız olan kibirli öykü kişilerine Flannery O’Connor’ın öykülerinde sıkça rastlarız. Çoğu zaman aşağıda gördükleri bu insanlar için yararlı şeyler yaptıklarına inanır, bencil oldukları halde kendilerini diğerkâm sanırlar. Başkalarına karşı iyilikle dolu olduklarını düşünürken onlara kötülük yaptıklarının farkına ya varmazlar, ya çok geç varırlar. Siyahi Amerikalıların eşit haklar mücadelesinde önemli kazanımlar elde ettikleri, ama henüz tam anlamıyla eşit olmadıkları 1950’lerde kaleme alınan bu öykülerde çoğunlukla siyahları hor gören, toprak sahibi beyaz adam ve kadınların öyküleri anlatılır. Siyahların toplumsal hayattaki yeni yerlerini yadırgayan, bundan rahatsızlık duyan kişilerdir bunlar. Köleliğin sona ermiş olması değildir problem; hatta söylem düzeyinde eşitlik onların da dilindedir, ama siyahlarla her anlamda eşit olmak istemezler. Alttakilerin kendilerine lütfedilen haklarla yetinip şükretmeleri gerekirken, mal mülk edinmeye başlamaları ve bunun sonucunda beyazlarla yakın temas içerisinde olmalarıdır canlarını sıkan. Gündelik hayat ırkçılarıdırlar. Sadece siyahları değil; hadlerini bilmeyip kendileri gibi yaşamaya kalkışan eski çalışanları, yoksulları ve beyaz süprüntüleri de hor görürler.

Vahiy’in kahramanı Bayan Turpin’in toplumsal kesimleri şöyle sınıflandırır zihninde. En altta siyahlar vardır: “Zencilerin çoğu yığının en dibindeydi, [Bayan Turpin’in] zenci versiyonu olanlar değil ama çoğu; onların yanında –üstünde değil, sadece uzağında– beyaz süprüntüler vardı; onların üzerinde ev-sahipleri, onların üzerinde ise ev-ve-arazi sahipleri yer alıyordu, kendisiyle Claud’un da ait olduğu sınıf yani. Onun ve Claud’un üzerinde, çok parası, çok daha büyük evleri ve çok daha geniş arazisi olan insanlar vardı.” Bu kaba sınıflandırmayı altüst eden örnekler (ev-ve-arazi sahibi siyahlar, ya da en yukarıda oldukları halde avamdan olanlar, iyi kana sahipken servetini yitirenler) aklına geldiğinde mesele karmaşıklaşır ve Bayan Turpin’i zorlamaya başlar. Tipik bir O’Connor kahramanı olan Bayan Turpin gibi öbür öykü kişilerinin çoğu da insanları benzer biçimde sınıflandırır, benzer rahatsızlıklar duyarlar.

Vahşi bir ölüm ya da yıkıcı bir ironi

Flannery O’Connor’ın öykülerindeki gerilim çoğu zaman bu kibirli öykü kişilerinin kendileri gibi olmayanlarla temaslarının yakınlaşmasından doğar. Bayan Turpin bir doktor muayenehanesinde beyaz süprüntülerle aynı ortamda olmaktan; Bay Fortune kızının tasvip etmediği bir adamla evlenmesinden; Thomas annesinin ıslahevinden yeni çıkmış Sarah Ham’i eve almasından; Bayan May zamanla kendisi gibi çiftlik sahibi olmaya başlayan yanaşmasının çocuklarından; Julian’ın annesi otobüsteki siyahlardan rahatsızdırlar. Kimi zaman fiziksel bir yakınlaşma söz konusudur, kimi zaman sınıfsal. Yaşam tarzı kıskançlığı duyarlar. Hor gördükleri kesimlerin kendileri gibi yaşamaya başlamasını tehdit olarak algılarlar. (Tanıdık değil mi?) Öte yandan öykü kişilerinin kibirleri sınıfsal ya da ırksal “üstünlüklerinden” kaynaklanmaz her zaman; çok farklı öykü kişilerinin kibirlerinde benzeşen yanlar dikkat çeker. Bir öyküdeki aşırı dindar bir kadının günahkâr olduğunu düşündüğü kocasına karşı aldığı tutumla, başka bir öyküdeki ateist akademisyenin ölmüş annesinin cennete mi gideceğini soran on yaşındaki oğluna yanıt verirkenki tutumu birbirini andırır. Kendi bilgileri, inançları onlara haklılık sağlamaktadır; haklı oldukları için de doğru şeyler yapmaktadırlar.

Joyce Carol Oates, O’Connor’ın bir öyküsünü çözümlerken onun yapıtlarında sıklıkla vahşi bir ölüm ya da yıkıcı bir ironi bulunduğunu belirtir. Gerçekten de sadece başkalarına değil, farkında olmadan kendilerine de zulmetmelerine neden olan kibirleri hiçbir zaman karşılıksız, cezasız kalmaz. Oates’ın da saptadığı gibi belki de tek istisna Yapma Zenci öyküsüdür. Türkçede 2009 sonunda yayımlanan İyi İnsan Bulmak Zor’da yer alan bu öykünün kahramanı Bay Head “o âna dek merhamet görmenin nasıl bir his olduğunu hiç bilmemişti[r], çünkü onu zerrece hak edemeyecek kadar iyi ve kusursuz davranmıştı[r].” O güne kadar kimseye bir kötülük yapmamasının nedeni, tekdüze hayatında bir başkasıyla herhangi bir çatışmaya girmemiş olmasıdır. Torunuyla kasabaya gittiklerinde başlarına gelenler, sonrasında suçluluk duyacağı bir şey yapmasına neden olur. Yaşadığı bu olay kendisiyle yüzleşmesini sağlar ve içindeki “kötü”yle karşılaşır. Bu durum öbür O’Connor kahramanları için de geçerlidir. Söylem düzeyinde iyilikten yanadır hemen hepsi, iyi olmanın erdemlerinden söz ederler, ama ne zaman ki hayat alıştıklarının dışında seyretmeye başlar, kendilerini tehdit altında duyup merhametsizleşirler. Yapay Zenci’de Bay Head’ın kibrini “alev gibi sarıp kül[e]” çevirenin merhamet olduğu belirtilir öykünün sonunda. Tersi de doğrudur: O’Connor’ın öykülerdeki kibri alevlendiren de çoğu kez öykü kahramanlarının merhametsizlikleridir.

‘Saygıdeğer’ ucubeler

Bu öykü kahramanlarının karşısına çoğu kez kendilerini görmelerini sağlayabilecek bir benzerleri çıkar. Kendi bakışlarının, merhametsizliğinin, bencilliğinin benzerini başkasının yüzünde görmek, çoğu kez “kendine yakıştırdığı imgeyi beslediğinin” farkına varmasını sağlamaz öykü kişisine. Üstelik kimi zaman farkına varmak bile yeterli olmaz; geç kalmıştır. Her Çıkışın Bir İnişi Vardır adlı öyküde örneğin, Julian toplumsal yapıdaki değişim ve siyahlara nasıl davranacakları gibi konularda çatıştığı annesindeki kibrin benzerinin kendisinde de bulunduğunu fark ettiğinde artık çok geçtir. Kalıcı Ürperti’deki Asbury ise annesinin kendi üzerindeki etkisini ondan uzakta yaşadığı sırada kavramıştır. “Annesi kendi davranış tarzını ona zorla kabul ettirmeye kalkışmamıştı hiç, mesele bu değildi. Buna asla gerek olmamıştı. Annesinin davranış tarzı Asbury’nin teneffüs ettiği havaya dönüşmüştü adeta.”

Flannery O’Connor’ın teneffüs edilen havaya dönüşerek kanıksanmış davranış biçimlerinin sorunlu hale geldikleri özel anları öyküleştirdiğini söyleyebiliriz. Bu özel anlar öykü kişileri için (çoğu zaman geç kalmış olsalar da) aydınlanma anlarıdır. O ana dek göremedikleri şeyleri görmeye başlarlar, kendileri ya da dünyanın yeni halidir gördükleri. Bu an Greenleaf’te çok çarpıcı biçimde ifade edilir: “Yüzünde, gözleri görmezken kendisine birden görme yetisi verilmiş ama ışığı kör edici bulan birinin ifadesi vardı.” O’Connor’ın öyküleri gücünü sonlarından almaz; o sona giden yolda öykü kişilerinin karakterlerini teneffüs ettikleri havayla birlikte tanırız. Güneyli yazarların yapıtlarından bildiğimiz o sıkıntılı, üzerimize yapışıp kalan “hava” sadece insanlara değil, hayvanlarla bitkilere de sinmiştir. Zamana da... Ağırlaşmış, insanların ruhlarının üzerine çökmüştür. Dayak yediği halde bunu kabullenmeyip “Kimse beni dövemez” diyen dokuz yaşındaki Mary Fortune gibi davranmaktadırlar. Çok şey değişmiştir, ama onlar “değişmedi ki hiçbir şey” demeyi sürdürürler. Havayı ağırlaştıran budur. Hayatın akışına direnmektedirler. Kendilerini “düzeni korumak, sağduyulu olmak ve saygıdeğer davranışlarda bulunmakla yükümlü” hisseden öykü kişileri hayatın akışına direndikçe birer grotesk figüre, ucubeye dönüştüklerinin farkına varmazlar.

Güney Gotiği ve gerçekçilik

Öykülerin çoğundaki trajik, şiddet dolu son nedeniyle O’Connor’ın yapıtları “Güney Gotiği” içerisinde anılır. O’Connor gibi Güney Gotiği’nin içerisinde anılan Carson Mc Cullers ise bu tanımlamanın bütün güneyli yazarlar için kullanılmasını kolaycı bulur. Ona göre güney edebiyatı gerçekçilik üzerinde yeşermiştir, doğaüstü olaylara ya da mistisizme dayanmaz. Bu sözler O’Connor’ın edebiyatı için de geçerlidir. O’Connor’ın gerçekçiliği yüzeydeki, ezberlenmiş, öğrenilmiş gerçekliğin çoğu zaman bir örtüden ibaret olduğunu bize duyuran bir gerçekçiliktir. Örtünün altında neler olduğunu görürüz bu sayede: nasıl insanlara dönüştüğümüzü ya da insanlıktan nasıl çıktığımızı. Bu öykülerin bize hiç eskimemiş ve sanki yanı başımızda yazılmış gibi gelmesi de bundan.

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.