Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN 975-232-233-4
13X19.5 cm, 112 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Büyük Zen Düğünü, 1993
Factotum, 1994
Ekmek Arası, 1995
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
 

Abdullah Yavuz Altun, “Ayyaş’ın şövalyelik düşü”, Ayraç, Eylül 2010

Julio Cortazar, “Yazmak boks maçı gibidir. Romanda, okuru maç sayısıyla yenebilirsiniz ama öyküde nakavt etmeniz beklenir.” dediğinde yazarla okur arasındaki bir şeye dikkat çekiyordu aslında: Metin okuru her şartta yenebilmeli. Bizdeki kadim sözün, “Yenilen pehlivan güreşe doymaz”, bir başka türlü okumasını yapmak gerekir: Okur, metin karşısında yenildikçe, yeni kavramlarla birlikte metne tekrardan yanaşacaktır. Bunu öykü çerçevesinde ele alırsak, okura çok katmanlı bir öykü sunmanız, sizi iyi öykücü yapar muhakkak ancak yetmez; onu defalarca alt edebilecek malzemeniz olmalı. Bunun en iyi örneğini, Jorge Luis Borges sundu belki de. Labirentler kurarak yazdığı öykülerde, okuru alt etmenin ve sonunda kafasında bolca soru bırakmanın yöntemini keşfetmişe benziyordu. Evet, iyi metinler okurdan bir şeyleri saklayarak ve onu sürekli labirentler içinde dolaştırarak elde ediliyordu. Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ta yaptığı gibi yine, labirentlere ek olarak polisiye birkaç ayrıntının da işe yaradığını gördük. Bu noktada, postmodern anlatının en güzel örneklerinin polisiye anlatıyla elde edildiğini görmek de şaşırtıcı değil. Ridley Scott’ın Blade Runner’ı buna en iyi örnektir muhtemelen. Ortada kayıp olan şey, okurla birlikte bulunmaya çalışılırken, sonunda kaybolan şeyin aslında arayanın ta kendisi olduğu ortaya çıkar. Edgar Allen Poe’nun kayıp mektup hikâyesinde olduğu gibi. Öykülerin ana omurgası da, bu ‘görünen ama bilinmeyen’ şey üzerine yoğunlaşıldığında ortaya çıkacaktır. Charles Bukowski’nin Kasabanın En Güzel Kızı öyküsüne böyle yaklaştığımızda, neler çıkar karşımıza?

Hikâyenin ana teması, barda aylaklık eden bir adamın kısa süreliğine tanıştığı ve sonunda intihar eden Cass’la alakalı görünüyor. Aslında özetlenecek olursa öykünün giriş cümlesi, anlatının sona erdiği yer aynı zamanda: “Cass, beş kız kardeşin en küçüğü ve en güzeliydi. Kasabanın en güzel kızıydı Cass.” Öyküde anlatılan şey, Cass’ın güzelliğini ve o güzelliğin uygun görülmeyen asaletidir. Bu asil duruşu Cass’a kazandıran şeyse, onun yalnızca güzelliğiyle ilgilenen erkeklerden nefreti ve genellikle çirkin adamlarla oynaşmasıdır. Burada kadar, Bukowski’nin bilindik dünya görüşünü okumak hiç de tesadüfî değil. ‘Uygun görülmeyen asalet’ tanımı aslında Bukowski’nin ‘uygun görülmeyen’ kişiliğiyle uyumludur. Ancak geç kapitalist çağın açıklarından birisi de, her şeyde olduğu gibi, ‘uygun görülmeyen’ tanımında da bir ihtiyarlığın söz konusu olmasıdır. Yani, Bukowski’nin bohem yaşamı, aslında tam da ‘uygun görülen’ bir yaşam tarzına dönüşmüştür. Bunu öyküdeki bazı ‘cool’ tavırlardan çıkarmak mümkün. Mesela Cass, “Geceyi pas geçen ilk erkeksin,” derken, öykünün başkarakteri şunu söyler: “Boş ver,” dedim. “Hiç olmasa da olur.” Öykünün devamında da bu tavrını sürdürür: “Ben seninle ve vücudunla ilgileniyorum. Vücudunu aşıp seni keşfedecek erkeklerin sayısının çok olduğunu sanmıyorum ama.” Çirkin erkeğin bu inceliği keşfetmesi, bohem bir yaşantının aslına rücu etmesi gibi bir şeydir. Şövalyelik, artık Bronx’ta yaşayan janti tiplerin değil, tam tersine barda sürten ayyaşların kalemidir.

Ancak metinde örtük görünen husus, bunlardan çok daha uzakta. Karakterin iddiasına göre Cass, annesi ve babasını kaybettiği için kardeşleriyle birlikte manastırda büyümüştü. Oradan çıkar çıkmaz da karakterin takıldığı bara gelmiş ve erkeklerle vakit geçirmeye başlamıştı. İlk ‘avladığı’ erkeklerden birisi de bizzat kendisiydi. Onu akşamları evine götürüyor, sabahları da tekrar bara bırakıyordu. Bu rutin günlerden birinde, kahvaltı edip gazete okuyan karakter küvetteyken yakalanıyor Cass’a. Elinde bir incir yaprağıyla çıkageliyor, “... şeyini örtmen için incir yaprağı getirdim sana.” diyor. Bundan sonra hep kendi geliyor Cass ve incir yaprağını da unutmuyor. Bu gelişlerse, şaşırtıcı bir biçimde, karakterin küvette olduğu zamanlara rastlıyor: “Her gün küvetteyken geliyordu. Değişik saatlerde banyo yapmama rağmen. Yaprağı da unutmuyordu. Sonra sevişiyorduk.”

Kız kardeşlerinin sevgililerini ellerinden alan, ancak onları yatağa atmaktan vazgeçip terk eden Cass, öykünün bu anından itibaren sürekli kendisine zarar vermeye çalışan, güzellik düşmanı bir tipleme olarak ortaya çıkıyor. Karakterin, Cass’la ilgili düşüncesiyse çok belirgin: “Kasabanın en çirkin adamıydım; bu yüzden seçmişti beni belki de.” Çünkü onunla alakalı öngörüsü, tarihsel bir gerçek olmaktan öteye de gitmiyordu: “Deyyusun biri günün birinde sonsuza dek mahvedecekti onu.” Bütün bunlar, Cass’ın aslında karakterin zihnindeki bir fantezi olmaktan öteye geçmeyeceğiyle ilgili fikir verebilir. Bu durumda şunu sormamız gerek: Bu fantezi, çirkin bir adamın çok güzel bir kadın tarafından arzulanabileceğine mi dairdir? Yoksa bütün bu fantezi, anlatıcının kafasında uydurduğu ve belki de özdeşleştiği, bir karakter üzerinden kendi kendini yok eden bir güzelliği hak ettiği noktada görmek istemesi midir? Bu iki sorunun cevabı aslında aynı şekilde verilebilir. Ortadaki durum gariptir. Kasabanın en çirkin adamına tutkulu olan kasabanın en güzel kızı fantezisi, öykünün ilk katmanıysa, Cass’ın aslında uydurulan bir karakter olmasıyla birlikte çirkin adamın sonunda her güzel şeyi kendine benzettiğine dair bir yorum da, sonraki katmanlarda yer bulacaktır. Karakterin altı ay kadar aylaklık ederek ülkeyi dolaşması, sonrasında Cass’ı yara bere içinde ve güzelliğini yok ederken bulması da ayrıca düşünülmeli. Cass fantezisi, giderek dökülen bir güzellik görüntüsü olarak okunabilir. Manastırdan çıkan bu güzel kız, anlatıcının kurduğu evrende sonsuz bir yok oluşa doğru gider. Kendini yok etmeye bu kadar sevdalı ve savruk bir ruha sahip Cass’ın metinde bıraktığı iz nedir? Bu izi de anlatıcının kendisinde aramak gerekir.

Karakter, Cass’la birlikte olmayı kafaya koyar. Onu bir işe sokar. Zaman zaman birlikte yaşama fikrini mırıldanır. Ancak sonunda Cass intihar eder. Son cümleleri şöyledir öykünün: “Hayır dediğinde üstelemeliydim. İstemişti beni, şüphe yoktu. Tembel, ilgisiz, bencilce davranmıştım. (...) Gece üstüme üstüme geliyordu ve yapabileceğim hiçbir şey yoktu.” Bohem ve ilgisiz duran bir adamın öyküsü gibi bitmiyor kuşkusuz. İncir yaprağı noktasından itibaren eline yeni bir fırsat geçmiş, tam manasıyla bir “adam” olmak üzere harekete geçebilmesi için şans kapısına gelmişti. Aylaklığın içinde gizli şövalyeliği bir bakıma elde edebilecekti. Cass’ın öyküde bıraktığı iz, aslında kaybolan şeyin, “şövalye ruhunun” yeniden elde edilemeyişinde saklıdır. Kasabanın en güzel kızını, güzelliğin tamamen cinsellikle ilişkilendirildiği yerden çekip alamayışın öyküsüdür bir bakıma. Anlatıcının kurduğu fantezi dünyası, bu gerçekle yüzleşildiğinde son bulur. Yapabileceği hiçbir şey olmaması da oldukça tarihsel bir bakıştır. Bukowski’nin şaşırtıcı öyküsü, onun içinde bulunduğu duruma, yani karanlığa küfretmekten öteye gitmeyen bir bohemliğe ya da büsbütün ilgisizliğe çok da uymuyor açıkçası. Ancak gerçekle yüzleşmek için sık sık böyle öyküler kurmak, bohemliğin motivasyonu olarak ortaya çıkıyor. Barda sürekli içki içen ayyaşın, kendine neden üretmesi adına görkemli bir şölene de dönüşüyor. Kasabanın en güzel kızı olan Cass’ın yirmisinde ölmesi ‘apaçık gerçek’in ortaya çıkması için kurulan bir fanteziyle örtüşüyor. Son soru da şu olmalı belki: Cass neyin kısaltması, Cassandra’nın mı?

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.