Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-853-8
13x19.5 cm, 184 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
At Çalmaya Gidiyoruz, 2008
Reddediyorum, 2013
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
 

Ömer Türkeş, “Anneye veda”, Radikal Kitap Eki, 2 Mart 2012

Uzun bir aradan sonra nihayet yeni bir Per Petterson romanıyla karşılaşıyoruz; Lanet Olsun Zaman Nehrine… Romanın adının çağrıştırdığı gibi edebiyat dünyasında da zaman çok hızlı akıp geçiyor. Bu nedenle kısa bir hatırlatma; 2008 yılında At Çalmaya Gidiyoruz romanı ile tanıştığımız Norveçli yazar Petterson, eserleri elliden fazla dile çevrilen Türkçeye çevrilen her iki romanı ile de gerek ülkesinde gerek uluslararası ölçekte önemli ödellere değer bulunan edebiyat kariyeri sağlam bir yazar.

At Çalmaya Gidiyoruz’a benzeyen bir hikâye bulacaksınız Lanet Olsun Zaman Nehrine’de. Hatırlanan dönemler farklı olmakla birlikte ilki gibi ikincisi de hatırlama üzerine. İlkinde yaşlı bir adam çocukluk ve ergenlik yıllarına dönüyor, o yıllarda anlamlandıramadığı puslu parçaları aydınlatmaya çalışıyordu. Lanet Olsun Zaman Nehrine’nin anlatıcısı da geçmiş zamanın peşinde. Ne var ki hatırlamaya başladığı tarihte, 1989’da çocuk ya da genç değil otuz yedi yaşında. Her ne kadar hatırladıkları 1989’dan çok gerilere kadar uzansa bile, hatırlama süreci anlamdırmaya, aydınlatmaya yönelik değil. Roman kahramanı Arvid Jansen daha çok onarmaya çalışıyor kendisini. Çünkü Arvid düş kırıklıklarının insanı; aradığını bulamamış, bulduğunu kaybetmiş, bastığı kaygan zeminde tereddütler içinde bocalayan bir adam...

Lanet Olsun Zaman Nehrine’yi okurken Kamuran Şipal’in yine bir ana-oğul hikâyesi üzerine kurulu Sırrımsın Sırdaşımsın romanını hatırladım. “Doğduğu kente, geçmişe, çocukluğuna, anılarına, ne kadar çok sevdiğini –ve özlediğini– hatırladığı annesiyle yaşadığı günlere dönen bir adamın belleğinden yitip gitmiş bir zamana bakıyoruz.”

Kötü zamanlar

“Şimdi anlatacaklarım birkaç sene önce oldu” diye başlamış söze Arvid. Birkaç sene öncesi 1989’a, Arvid’in 37’sini sürdüğü yıla karşılık geliyor; ve bu hikayeyi anlatmasına yol açan olaya, annesine kanser tanısının konulduğu zamana... Annesi hastalık haberini alır almaz, yıllarca adım atmadığı halde hâlâ ‘ev’i saydığı yeri görmek ister. Danimarka’ya giden bir gemiye atlar ve Kuzey Jutland kasabasına doğru bir yolculuğa çıkar. Haberi alan Arvid de annesinin peşinden gidecektir çocukluğunun kasabasına. Niyeti annesine destek olmak. Ne var ki Arvid’in içinde bulunduğu vaziyet hiç de iç açıcı sayılmaz. Her açıdan kötü bir yıldır Arvid için. Bir yandan onca yılı birlikte geçirdiği karısından boşanma arifesine gelmesi, diğer yandan Berlin duvarının yıkılmasıyla simgelenen siyasi ve ideolojik yenilgi Arvid’i melankolik bir ruh haline sokmuştur.

Arvid annesinin ardından bu küçük kasabaya ayak atar atmaz hafıza patlamasına uğrayacaktır. Evliliğin yarattığı hayal kırıklığı ile ilk aşklarına, zihninde iz bırakan kadın imgelerine dönecek, siyasi yenilginin yarattığı hüsran duyguları üzerinden ise devrimci harekete katıldığı isyan günlerini anımsayacaktır. Çok yerde birbiriyle örtüşen ya da kesişen iki sürecin belki de en belirleyici ortak noktası ise annesidir. Geçmişin anıları bilincine parça parça sökün ederken hayat hikâyesi ağır ağır tamamlanır. Anne ve babası işçidir Arvid’in. Ama annesi tavrıyla, meraklarıyla farklı bir kadındır; okuma düşkündür, sinema tutkunudur. Arvild pek çok kitabı annesinin tavsiyesi ile okumuş, pek çok filmi annesiyle izlemiştir. Hatırlamaya başladıkça bunların hayatında ne kadar önemli bir yer tkaladığının farkına varacaktır. Asıl farkına vardığı kendisini anne ve babasının sevgi ve ilgisinden uzak hissetmesinin boş bir kuruntu olduğudur. Duygularını gösteren insanlardan değildir onun ailesi; ne çocuklarına ne birbirlerine ne de başkalarına.

“Annem masadaki kültablasında sigarasını söndürüp ayağa kalktı. Babam hâlâ yerinden kıpırdamamıştı, bir elinde çanta, öteki eli tereddütle anneme doğru uzanmış. Babam boks ringi hariç fiziksel temas konusunda pek cevval sayılmazdı, dürüst olmak gerekirse annemin de en kuvvetli noktası değildi bu; babamı özenle, neredeyse sevecenlikle kenara itti yanından geçebilmek için. Babam çekildi ama gönülsüzce, kelimelere dökmeden anneme elle tutulur bir şey, bir işaret vermek istediğini gösteren bir yavaşlık ve kararlılıkla. Ama bunun için çok geç, diye geçirdi annem içinden, çok geç, dedi ama babam onu duymadı. Yine de babamın ona sarılmasına izin verdi; kırk yılın ve biri ölmüş olsa da dört erkek evladın ardından aralarında, birlikte aynı evde yaşamaya, birbirlerini beklemeye ve önemli bir şey olduğunda çekip gitmemeye yetecek şeyler olduğunu gösterecek kadar.”

Ve ne yazık ki bu karakter yapısı Arvid’e de miras kalmıştır. Arvid’in hikâyesi sadece annesini kaybetme korkuları duyan bir adamın iç hesaplaşmasını anlatmıyor; okuduğumuz “duyguların bastırıldığı ve ilişkilerin mesafeli olduğu bir ortamda içindeki yoğun duyguları ifade etmeye, mesafeleri aşmaya çalışan bir adamın yaşadığı hüsranın hikâyesi”. Zaman tünelinin ucundaki bu eski evde, bu sessiz ve ıssız kasabada ana-oğul arasında belki de ilk kez duygusal bir dil kurulacaktır...

Zamanın akışı, bireyin hüznü

Per Petterson, Arvid özelinde insanın bir nehir gibi akan zamana, ölüme değil ömrün kısalığına duyduğu isyanı anlatırken ekonomik bir dil kullanmış. Yoklukları, boşlukları hikayesinin parçası haline getiriyor, açıkça söylediğinden çok daha fazlasını algılamamızı sağlıyor. Daha doğrusu okuyucuyu da davet ediyor parçaları birleştirmeye. Mesela Arvid’in kötü giden evliliği. Üzerinde fazla durmaz. Hikâyenin başında bundan sonra olacakları bir cümlede özetlemiştir zaten; “Sanki benim hayatım da güllük gülistanlıktı. Bodoslamadan boşanmaya gidiyordum. İlk boşanmamdı; dünyanın sonu geldi sanıyordum.” Böylelikle hikâye anlatma zamanında, 1989’da acısını çektiği evlililiğin çoktan bitmiş olduğunu biliriz, hatta fazlasını da biliriz; başka evlilikler yapıp en az birinden daha ayrıldığını laf arasında söyleyip geçmiştir Petterson.

Birinci tekil şahıs anlatısı ama bu tekniği değişik, hatta tuhaf biri biçimde kullanmış. Olayları Arvid’in gözünden izliyor, Arvid’in ağzından dinliyoruz. Ama Arvid çoğu zaman görüp duymadıklarını bile sanki görmüş, duymuş gibi nakledecektir okuyucuya. Yani o güvenirliği muğlak br anlatıcı. Anlıyoruz ki geçmişin olaylarına kafasında çeki düzen vermiş, tahayyül ve tasavvurlarını da sanki yaşanmışçasına aktarmış. Böyle bir anlatı tekniği ve ekonomisinden söz ettiğim dili ile Petterson insanın hatırlama ve anlatma sürecini yakalamak istiyor. Doğrusu başarıyor da.

Anne oğul ilişkisi üzerine kurulu bu hüzünlü anlatı yakın okumalara alışık okuyucuyu yanılgıya düşürecektir. Yakın okuma derken, hem yazarı hem romanda anlatılan hikayeyi tanımak, bilmek, yazarla hikaye arasında parallellik aramak ve onlarla bütünleşmek isteyen bir okuma tarzından söz ediyorum. Petterson’un henüz Türkçeye çevrilmeyen bazı romanlarında da Arvid karakterini kullanmış olması söz konusu okuma tarzını daha da provake edebilir. Oysa Per Petterson’un Türkçeye çevrilen ya da çevrilmeyen romanlarında anlatıkları kendi hayat hikâyesinden alınma değil. Arvid, Petterson’un ‘alter-ego’sunun temsilcisi de değil. Kahramanın başından geçenler, duygu ve düşünceleri yazarının –ve hatta bizim– başımızdan geçenlerle çakışıyorsa eğer, bu biraz tesadüflerin biraz da kurmaca ile gerçek arasındaki oyuncaklı ilişkinin eseridir. Ailesinin işçi sınıfından olması, Petterson’un sosyalist dünya görüşü ve bilmediğimiz başka ayrıntılarda benzer yanlar bulunabilir. Ancak gerçek anne ve babasını bir gemi kazasında kaybeden Per Petterson’u anlattığı hikâyelerle buluşturan yegâne ortak duygu onları kaybetmenin acısı olmalı.

Acısını ve düş kırıklıklarını başkalarının hikâyeleri biçiminde kurgulayan Petterson pek çok iyi yazar gibi ‘hayatım roman’ klişesinin içini boşaltırken Lanet Olsun Zaman Nehrine romanında gösterişsiz ama çok etkileyici bir anlatım kuruyor.

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.