Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-875-0
13x19.5 cm, 76 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Pulbiber Mahallesi, 2007
Grapon Kâğıtları, 2012
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
 

Ahmet Ada, ''Gündelik hayatın şiiri: Didem Madak'', Şiirden Dergisi, Sayı : 19, Eylül-Ekim 2013

Didem Madak’ı 2011 yılında yitirdik. 1970 İzmir doğumlu. Liseyi İzmir’de bitirdi; daha sonra Dokuz Eylül Üniversitesi’nde öğrenimini tamamladı. İlk şiirleri Sombahar ve Ludingirra dergilerinde yayımlandı. İlk kitabı Grapon Kâğıtları (2000) ile İnkilâp Kitabevi Şiir Ödülü’nü aldı. İki yıl sonra Ah’lar Ağacı (2002) kitabı yayımlandı. Pulbiber Mahallesi (2007) son kitabı. Metis Yayınları Kasım 2012’de şairin üç kitabının yeni basımları yaptı.

Gündelik dilin retoriği bütün şiirlerinin temelini oluşturuyor. Bireyin gündelik hayatı en ince ayrıntılarla şiirine giriyor. Onun şiirlerinde alışılmamış bağdaştırmalara, dilsel, sözcüksel sapmalara rastlanmaz. Narrative anlatım öne çıkıyor. “Gibi” ilgeciyle yapılan benzetmeler çoğunluktadır. Grapon Kâğıtları’ndan birkaç örnek vereyim: “Kocaman bir dağ lalesi gibi” (s. 16) .”Mavi saçlı bir tanrı gibi severdim Burdur Gölü’nü” (s. 57).

Didem Madak’ın kısa şiiri yok. Şiirleri hep uzun. Blok hâlinde yazıyor. Uyak ve ses kaygısı da yok. Doğasal sesleri taklit ediyor. Müjde Bilir, Grapon Kağıtları’nda yer alan “Yüzüm Güvercinlere Emanet” başlıklı şiirini, “kumruların seslerini taklit ederek okumuştu: Gu – guk guk!” diyor. Şiirlerinde ses öğesinin az olmasında dizeyi değil, retoriğin kurduğu tümceyi öne çıkarışının rolü var.

Didem Madak’ın şiirleri hayata tutunmanın, yaşama sevincinin dile geldiği şiirlerdir. Çileciliğin, mutsuzluğun şiirleri. Karşıtlıkların onun dünya-sında gedikler açtığı söylenebilir. Işıltı ve karamsarlık iç içedir onda: “Birileri mutsuzsa, mutsuzlara nergis yolla, / Bir kırmızı battaniye, / onlara bir mutluluk çadırı yolla / sonra belki, ben de gelirim” (s. 21). Görüldüğü gibi, ben’in arzusu mutsuzluğu yenmek yönündedir. Temiz kokan pazen gecelikten, şehriye çorbasına kadar bireyi kuşatan şeyler, nesneler, hayata oldu bitti olarak bakışın ifadeleridir. Verili olana bir direnç noktası bırakan bu doğallık okuru kuşatır. Hayat verilidir. Yeniden kurmak gerekir. O, verili olanı bireysel edimlerle aşmaya çalışır: “Hayatıma kâkül kessem, cinayetler işlesem / bana yakışır mı Aylâ Abla?” (s. 27).

Didem Madak için gündelik dille şiir kurmak bir poetika olabilir. Grapon Kağıtları’ndan: “Tartıl be abla! derlerdi / Karınca gibi ince belli çocuklar” (s. 30). “sevinçli bir kalp, sevinçli bir çocuğa benzer Işıl: / koşmak ister, / salıncağa binmek ister…” (s. 33) gibi eksiltmeye bile başvurmayan düz tümceler kurar. Şiir tümcesi bile olamayan tümceler Didem Madak’ın şiirini düzyazının bölgesine sokar.

Eğretilemeye başvurmaması metinlerini düz anlatım düzeyine indirger. Oysa imgesel dil modern şiirde yazınsallığın tözüdür. Başka bir deyişle, retoriksel figürlerin [imge, eğretileme, değişmece, benzetme vb] Didem Madak’ın şiirlerinde olmayışı metinlerinin şiir oluşunu önlemektedir. Bazen, “dilin içinde şiir oluşu işte yakalamış” diyorum: “Ölüm! Siyah taşlı gümüş yüzük” (s. 33) örneğinde olduğu gibi. Ne var ki, burada da ölümün anlamlandırılması gerçekleşmez. Siyah taşlı gümüş yüzük ifadesi bizi ölümün anlamlandırılmasına götürmez. Klasik şiirde “ölüm, mumun sönmesiyle” ifade edilir. Yaratıcı imgelemin gücü çeşitli çağrışımlara açık imgelere çağırır şairi. Modern dünya şiirinde bunun sayısız örnekleri var.

Bazen, yerini, anlamını bulmayan şiir tümcelerine de rastlıyoruz: “Gözlerim ormanda kaybolmuş çocuk gözü renginde” (s. 29). Burada ‘korkuyu’ imlemesi gerekirken, ‘göz rengi’ ifadesi öne çıkarılıyor. Anlam da farklı kurulmuş oluyor. Düzyazının ağır bastığı ifade biçimleri: “İzmir’de simite gevrek derler, / Gevrek apayrı bir şeydir bizim burda” (s. 32). Bu ifadeler şiire ait değil, düzyazının ifadeleridir. Dilden söz’e akan bir durum da yoktur.

Bazen gündelik dile ironiyle saldırıyor: “Güneş vergi iade zarflarında saklanır. / Ucuz elbise askılarında tiril tiril / Amortiden bir deniz sallanır.” (s. 34). Buradaki belirsiz ironi hayata aittir. “Mr Parkinson” başlıklı şiiri bu bakımdan başarılıdır. İçindeki isyanı, patlamayı, “Beni bir sutyen lastiği ile asın” (s. 38) sözleriyle dile getiriyor. Bireyin isyanı ve itirafı olan nice tümce romantik bir başkaldırıyı içeriyor. Kısaca gündelik dil itirafçı özneyi işaretliyor: “Bir pijaması bile yoktu benim kocamın baylar.” (s. 42).

Didem Madak’ın izlekleri, gündelik hayatın didişmeleri içindeki bireyin umudu, umutsuzluğu, küçük burjuvanın karşıtlıklarla oluşan dünyası, sevgi, aşk ve istekleri, nesnelerle çevrili evi, giysileridir. Razı oluş ile bireysel isyanın kesiştiği noktalar hep iç içedir: “Keşke gölgesine razı bir fesleğen olaydım” (s. 44). “Ne bir şarkısın, / ne de dillerde nağme adın” gibi hipogramlar metinlerinin gücünü zayıflatıyor. Grapon Kâğıtları’nın en iyi şiiri, “Çiçekli Şiirler Yazmak İstiyorum Bayım!” başlığını taşıyor. Bir itiraf şiiri bu: “İnsan içinde çevrilen bir çıkrığın sesini unutur mu?” gibi anlamı çoğalan bir dizeyi de içinde barındırıyor.

Didem Madak’ın şiirlerini inanç, arzu, ölüm izlekleri çevreninde okumak da mümkündür. Ama o, daha çok dış dünyanın ve içindeki arzuların şairi olarak beliriyor. Kendi şiirinin öznesinin arzularını örtük bir dille değil, dolaysız bir dille dile getiriyor. Çileci yanının yaşantı içeriğinden diline yansıdığını belirteyim. Öznesi, “Saçlarını örer yılların” (s. 54). Hüzün de “kullanılmayan eşyalara” benzetiliyor: “Evden kaçışımın pembe spor ayakkabıları vardı. / Hüzün neydi sanki o zaman / Artık kullanılmayan dikiş makinesi annemden kalma.” (s. 57). Peşi sıra : “Evden kaçabilirsin çocuk / ama kaderden asla!” gibi bir söylemle kaderci yaklaşımını dile getiriyor. Yer yer inanç figürlerini imleyen sözcüklere yer vermesi, (örneğin Cevşenü’l – Kebir gibi); yer yer de Sibel Can, Zeyno gibi popüler kimlikleri anması Didem Madak’ın kültürel-zihinsel çevrenini işaretliyor. Kısaca, Türk popüler kültürünün figürleri, o figürlerin duyarlığı şiirlerden okunuyor: “Yoksa şu sızıyı / Sobası tüten evin şiirinde mi saklasam? / Şu sardunyanın kırmızı çiçek açışına / Yetmez mi acaba ah kör olmuş bir Türk filminde ağlasam?”(s. 58). Hayallerle dolu özne, masalsı bir dünyanın (Külkedisi, Pollyanna) söylemini, şiir dili ve söylemine katıyor. Kendi içinde isyanı taşıyan ama onu bir türlü olanağa çeviremeyen bireyin açmazının şiirini yazıyor. Gündelik hayatın edimleri, mahalle, ev, mutfak arasına sıkışmış bireyin yapıp etmeleri kuruyor Madak’ın şiirini. Zaman zaman, onun deyimiyle ümitvarolanlara çocuk saflığıyla iyimser bir dünyayı da öne çıkarıyor. Kötümserliğini de sergiliyor: “Binlerce kapıcı karısından birinin ismiydi sanki kader” (s. 61).

Metin merkezli okumada Didem Madak’ın şiirlerinden edimlerini, göndermelerinden kültürel çevrenini okuyabiliyoruz: “Kot pantolonlu, uzun bacaklı pazartesilerdi onlar / Ben mutfakta Edith Piaf dinler / Bir lağım faresiyle göz göze bulaşık yıkardım.” (s. 65). Kendini, giyim kuşamıyla özgür hisseden bir küçük burjuvanın edimleri. [Metis Yayınları, Grapon Kâğıtları’nın 66. sayfasındaki dizgi yanlışı dışında özenli bir baskı yapmış; “badrak” sözcüğünün “bardak” olması gerekiyor.]

Ah’lar Ağacı (2002) Didem Madak’ın hangi yapı ve bağlamda şiir üretiyorsa (ki bunu Grapon Kâğıtları okumalarında belirttim yukarıda) onun devamı bir yapıt olarak okunuyor. İlk kitabının tüm özelliklerinin ikinci yapıtında da sürüyor olması bunu gösteriyor. İzleksel genişleme söz konusu değil. İzleklerin dile getirilişine iç sesler ekleniyor: “İç ses, diye söylendim, / Ardından Yıldırım Gürses...” (s. 13) gibi benzeş seslerin bir araya getirilişinin anlam kurmaya bir yararı olmuyor. Ahlat ağacı figürü çevresinde özlem, öfke ve yazıklanmalarını dile getiriyor. Şiir dilini ve söylemini değil, düzyazının dilini yeğlemesi bu kitabında da öne çıkıyor. Düz anlatım narrative şiirin temel özelliğidir. İşte tastamam bu özelliği barındırıyor metinleri. Öyle ki, tümcelerini alt alta değil, yan yana yazın, bu görülecektir: “Güzin Ablası kitaplar olan bir kızdım, İçim sıkılmasa o kadar Tek bir satır bile okumazdım.” (s. 17) örneğinde görüldüğü gibi.”Ahlat ahların ağacıydı, / Cezayir nasıl cezaların ülkesiyse,” (s. 20). Cezayir ile ceza ses benzerliği olan bir kurgu. Anlamı rastlantıya bırakıyor. Modern şiirlerde ses zenginliği için yapılan bu tür kurgular aynı zamanda anlam kurucudur: “Ne eğere gelirsin ne de semere derlerdi bana” (s. 22) gibi yaratıcı özelliği olmayan hipogramlar Didem Madak şiirine bir şey katmıyor, hatta eksiltiyor. Ah’lar Ağacı kitabında yer alan ses de, iç sese dönüşmüyor. Öznenin sayıklamalarını, bilinçaltı dünyasını okumak olanağını bulamıyoruz.

Ah’lar Ağacı’nda Tanrı inancı ilk kitabına göre öne çıkıyor: “Ben işte miraç gecelerinde / Bir peygamberin kanatlarında teselli aradım, / Birlikte yere inebileceğim bir dost aradım,” (s. 37) örneğinde görüldüğü gibi. “Kalbimin En Doğusunda” başlıklı şiirinde, “İçimde yağmur duasına çıkmış birkaç köy / Birkaç köy sular altında.” (s. 39) diyor. Bu şiirinde yer yer güçlü dizeler var: “Alkolden bir denizde bıraktım kalbimi / Kırmızı bir sandal gibi” (s. 41) dizelerinde görüldüğü gibi. Kaderci yaklaşım Ah’ler Ağacı’nda da sürüyor: “Kaderimin hepsi pek iyi olmasın varsın” (s. 43). Dinsel söylem de devreye giriyor. Sözcük düzleminde olduğu gibi söylem düzleminde de: “Esirge ve bağışla beni gerçekten” (s. 45). İlk kitabında “Pollyanna’ya Mektuplar”ı yazmıştı, Ah’lar Ağacı’nda “Pollyanna’ya Son Mektup”u yazıyor. Bu şiirinde Mevlana’ya gönderen hipogram, “Gel derdim gel, kim olursan ol yine gel..” (s. 49) dizesindedir: “Hayatımın kenarında fırfırlar olmalıydı,” [elbiseyle hayat yer değiştiriyor], “bir çingenenin çıkardığı dil olmalıydı şiirlerim,” diyor. Didem Madak küçük ayrıntılarla kuruyor metnini. “Müsveddeler” başlıklı metninde, “Kötü şiirlerden koru beni Tanrım / Amin!” dese de şiir oluşu tamamlanmamış metinler üretiyor. “Dert ve acı çekme” olarak nitelenen Pathos, Didem Madak şiirini kuşatıyor. Öyle ki her metinde patetik bir edim öne çıkıyor. Umutsuzca kabullendiği bu durumdan bireysel isyanla çıkamayacağının bilincinde olan şiir öznesinin Bathos’a düştüğü de söylenemez. Öznenin yaralı bilincini metinlerine taşıyor Midem Madak. “Acıklı sözler kraliçesiyim ben” (s. 38) diyor Grapon Kâğıtları’nda. Zamanın Anna Karenina’yı taklit ettiğini söylüyor Ah’lar Ağacı’nda. “Atıyor kendini raylara” (s. 59) diyor. Didem Madak’ın Tolstoy’un roman kahramanını anışı bireyin çıkmazını göstermek için. Onun yazgısıyla özdeşleşen bir konumda görüyor kendini.

Pulbiber Mahallesi (2007) ile ikinci yapıtı arasında 5 yıllık bir süre var. Bu 5 yıllık süre içinde Didem Madak’ın şiirlerinde bir kırılma görülmüyor. İzlekleri bir mahalle ve çevresinde genişliyor yalnızca. Şiirsel biçimlendirmede bir değişiklik gözlemiyoruz. Şiir dili gündelik dilden sokağın diline doğru bir yöneliş gösteriyor. Bir mahallenin yaşantısı, bireyleri, bireylerinin yapıp etmeleri ironik bir dille yansıtılıyor. Şiir oluş sorununu çözemeyiş yine sürüyor. Retorik düzlem yine önde ve ardı ardına patlamalar hâlinde metinleri kuruyor. Şiir oluşu çözemeyişinin nedeni dilin düzyazı dili olmasından kaynaklanıyor. Sokağın diline hukuksal söylemin sözcükleri de katılıyor. Dolayısıyla Didem Madak’ın metinlerinin dili gündelik hayatın bütün sözcüklerini kapsıyor. Hukuksal terim ve kavramlardan dinsel ifadelere [ “Boş ol” gibi] kadar konuşma dilinin bütün blokları, sözceleri Madak’ın şiirine giriyor. Söz edimi içinde olan özne bazen absürdü de kapsayan söylem içinde olabiliyor: “Bir geyik kolunu masaya dayamış izliyordu / Toynakları kirliydi av mı avcı mı diye sormaktan / Bira göbekli bir geyikti” (s. 46) örneğinde görüldüğü gibi. Ancak zaman zaman “İstanbul’un kargaları İstanbul kadar kocaman” (s. 15), “Hızar sesi geliyor uzaklardan, çok uzaklardan / Beyaz bir varlığın talaşı gibiyim” (s. 18) gibi güzel dizeler de yazıyor. Anlamsal bağlamları birbiriyle örtüşmeyen tümceler de… Tümceler arası anlamsal bağlam kopukluğu sürüyor. Örneğin İstanbul’un kargaları ile ilgili bir dizenin üstündeki ya da altındaki dizeler birbirine anlamsal olarak bağlanmıyor, tersine parçalı bir anlatıma yol açıyor. “Harbi seviyorum seni” (s. 18) gibi sokak ağzı bir ifadeyi de metne soktuğu oluyor: “Düdüğüz biz, düdük, valla billa!” (s. 20) bir başka sokak ağzı örneği.

Kırık, acılı hayatlar minör metinlerin çerçevesini dolduruyor. Olup bitene ironiyle yaklaşan, kıs kıs gülen bir özne. Dalgasını geçen bir kimlik Didem Madak: “Şapkasından tavşan çıkaran şairler okulundan atılmış / Kol manşetinden şiir çıkaranlara intisap etmiştik / Acayip dalgalar geçiyordu üstümüzden.” (s. 25) dizelerinde görüldüğü gibi ironisi ölçülüdür: “Bu şiirde asgari sanat tarifesi uygulanmaktadır!” (s. 26) gibi, “Bul karoyu al parayı” (s.26) gibi, “Halka açılıp hisseleri elinde patlayanlar” (s. 27) gibi kapitalist düzene göndermeler, gündelik hayatın ironili eleştirisi, Pulbiber Mahallesi’ni öteki yapıtlarından ayırıyor. Didem Madak’ın problemi, şiir yazmak değil; bir mahallenin kendindeki görünümlerini, insanların yapıp etmelerini kadın olarak gözleyip yansıtmak. O yüzden, “Kendimi Hz. Meryem’in Pulpiber Şubesi gibi hissediyordum.” (s. 31) diyor. Kadınlığını da, “Rahmin kadar konuş diyorlardı bana” (s.31) sözleriyle gündeme getiriyor. Bu sözcede yapı-bozuma uğratılan yan açık. Kapitalist düzen “paran kadar konuş” anlayışına gelip dayanıyor. Didem Madak paranın yerini rahimle değiştirerek kadının düzen içindeki konumunu vurguluyor. Kadını cinsel meta olarak gören anlayışı dile getiriyor.

Pulbiber Mahallesi tekil ve çoğul söylemlerle oluşturulan bir kitap. Bazen diyaloglar monolojik söyleme karışıyor. Monolojik söylem kitaba egemen. Hemen belirteyim, Pulbiber Mahallesi, önceki iki kitabından, izleksel farklılık ve zenginlik açısından ve ironiyi bir imkân olarak kullanımıyla da ayrılıyor. Metinlerinin düzyazısal niteliğiyle önceki iki yapıtıyla örtüşüyor. Pulbiber Mahallesi’nde ayrıca “Kendim Ettim Kendim Buldum” başlıklı bir düzyazı örneği de var.

Aslında Didem Madak muzip, tersine işleyen bir zekâ. Pulbiber Mahallesi, bu zekanın gündelik dille tasarladığı, kurguladığı bir kitap. Poetik tavrını bu muzip zekâsıyla dengelediği söylenebilir. Küçük burjuvalığın “kazaya ve kadere” inanan, verili hayatı kimi zaman kabullenen, kimi zaman yadsıyan, “Armut dersem zaten / Hiç. / Çıkmazdı şair sığınılan bu çürük diş kovuğundan” (s. 75) dizelerinde ifade bulan, verili dili kullanan ama o dil içinde bireysel isyanını dile getirmek için gedikler açan bir poetika bu. Düz tümceler arasında dolaşırken, “Pantolon ağlarından dakikalar fırlayan kart zamanparaları…” (s.51) gibi sözdizimini yapı-bozuma uğratan, “zampara” sözcüğünden “zamanpara”yı üreten bir zekâ gösterisiyle karşılaşıyoruz. Bu parlak zekâ ironinin oklarını kendine de yöneltebiliyor: “Didem Madak kangurular gibi şiirlerini karnında taşır” (s. 53). Bu okumada, “Kadınlar öldürülmesin senfonisi / Şeker de yiyebilsinler notalarda!” (s. 61) dizelerinde Nâzım Hikmet’e göndermede bulunduğunu görmek de mümkün. Bir başka parçada Sabahattin Ali’nin roman kahramanını da görebiliyoruz.

Sözcük seçiminde Didem Madak’ın bir sınırı yok. ‘Dandik’, ‘niza’, ‘şeetsin’ gibi sözcükleri bile rahatça kullanıyor. Metinlerinde pek çok özel isim yer alıyor. Öyle ki, şiirin öznesi, “Önceki hayatımda cennette selpak satan bir cenin miydim acaba?” (s. 71) diyor. Önceki hayatının olabileceğini düşünecek kadar hayalleri, düşleri olan biri. Özne, şairin kendisi. Burcu ağzından şiir poetikasını okuyoruz: “Şiirle ne yapılır, bu konuda kural koyucular var mıdır bilmem ama, ben senin şiirlerini; taşıtlara binerken, giderken, gelirken, en çok korktuğumda, en çok endişelendiğimde, uykudan önce, tutuklanmalardan sonra mırıldanacağım…” (s. 72).Pulbiber Mahallesi’nin yeni baskısına eklenen “Laterna”, “Yağmur ve Çilingir”, “Ağrı”, “Vaziyet” ve son şiiri “128 Dikişli Şiir”in şiir oluş serüveni bu kitaptaki şiirlerden farklı. Bu fark hem biçimsel hem de içeriksel olarak kendini belli ediyor. “Ağrı” başlıklı şiirinde anlatım Pulbiber Mahallesi’ndeki şiirleri hazırlıyor gibidir. O izleri ironik anlatımında görüyoruz: “Ben kırmızı bir yaprağı oynuyordum esas kız olarak” (s. 98) biçimindeki söyleyişte bu izleri buluruz. “Laterna” ile “Yağmur ve Çilingir” şiirleri Grapon Kâğıtları kitabının öncesinde yazılmış. “Vaziyet” ise Ah’lar Ağacı’ndan bir yıl sonra yazılıyor ki, bu şiirlerde durmuş oturmuş biçemi seçikleşiyor. “Vaziyet” başlıklı şiirinde, başarılı biçimde başkasının söylemini üstleniyor. Başkasının söylemiyle kendini tanımlıyor, özelliklerini de aykırılıklar içinde gösteriyor.

Ölmeden önce yazdığı “128 Dikişli Şiir”de, “Kuşlar için küçük şemsiyeler yapabiliriz / Böylece yağmurda ıslanmazlar” (s. 110) gibi incelikler var. Acı, iliklerine dek işleyen acı kuruyor “128 Dikişli Şiir”i.

Didem Madak’ın şiiri zor bir şiir olarak görülmeyebilir. Kısaca, onun şiiri, düzyazının bölgelerine uğrayan, topluma ve kendine ironiyle gülümseyen, muzip biçemiyle içimizdeki çocukluğu uyandıran bir şiir.

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.