Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-949-8
13x19.5 cm, 232 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Bir Garip Aşk Öyküsü, 2006
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
 

Anıl Ceren Altunkanat, "Çünkü Denizadamı Yok...", soL Kitap, 28 Mayıs 2014

“Bu nefretin nereden geldiğini bir türlü anlayamıyordum, ona zarar verme arzusunun. Bütünüyle savunmasızdı. Belki insanları cezbeden bu savunmasızlığıydı. Yaptıkları şeyin yanlarına kalacağını bilmeleriydi. O yok gibiydi, onun gibi bir yaratık… bir denizadamı… öyle bir şey yaşamıyordu.”

İnsan zalim bir hayvan; kıyıcı. Kendinden olmayanı, yabancı gördüğünü, alışılmadık ve anlaşılmaz bulduğunu sevmez, ezer. “Öteki” dediği tehlikedir onun için; gücü yeterse zulmeder, gücü yetmezse kaçar ve yok sayar. Emeği ve özgürlük aşkını tatmamış diktatör halkını ezer, tekme tokat döver, öldürür. Sesini yükselteni öteki ilan eder, korkar. Derme çatma gücüyle zulmeder, yalan söyler, hakaret eder. Ezilenler birleşene ve direnene dek, kaba kuvvetten öteye geçmeyen, özünde bir yanılsama olan gücünün keyfini sürer. Tıpkı küçük kabadayılar gibi… Hani, hepimiz biliriz onları: Okulda belalı tiplerdir onlar, bulaşmamak gerekir. Beslenme çantanı mı istedi? Aman, ver, yoksa yakanı bırakmaz. Harçlığına el mi koydu? Boş versene, dayak yemekten, utandırılmaktan iyidir, alsın. Kardeşini mi dövdü? Ses çıkarma, yoksa hep döver. Peki, nereye kadar?

Denizadamı gelene kadar.

Denizadamı (Carl-Johan Vallgren, çeviren Ali Arda, Metis Yayınları, Nisan 2014) insanın acımasızlığının, farklı ve güçsüz gördüğüne yönelik işkencesinin öyküsü. Başlangıcı ve sonu olmayan bir zalimliğin öyküsü.

“Bir başlangıç yok, son da. Bunu biliyorum artık. Başkalarının öyküleri belki bir yerlere çıkıyordur, benimkiler çıkmıyor. Bir daire çiziyor, bazen bunu bile yapmıyor, durduğu yerde duruyor. Ve ben şunu merak ediyorum: Kendini durmadan aynı yerde tekrarlayan bir öykü neye yarar?”

Böyle başlıyor Nella ve Robert’ın öyküsü. Nella küçük bir kız, erken büyümek zorunda kalmışlardan; kardeşi Robert’tan iki yaş büyük ama her ikisinin de sorumluluğunu üstlenmiş. Alkolik annesinin yerine anne; alkolik, yasadışı işlere meyilli – ve aramızda kalsın ama bir hayli de dengesiz – babasının yerine baba. Isırgan otu sanıyor kendisini – yoksa insanlar ondan neden kaçsın ki? Tahta da diyorlar ona, okulun zalim kabadayılarının gözünde, Gerard ve çetesinin gözünde Tahta o. Ve Robert. Miyop, şaşı, egzamalı. Zayıfların içinde en zayıf; ezilenlerin bile ezdiği o küçük çocuk. Tek ebeveyni, dostu ve koruyucusu Nella olan Robert.

“Sanki öyküler istiyor bunu, yok olmadan önce acının artması doğanın bir marifeti sanki. Ama bir gün işte. Bir gün bir şey olacak ve bütün öyküyü değiştirecek, yeni, daha güzel bir şeye dönüştürecek öyküyü.”

Oysa Nella’nın öyküsünün başında anlıyoruz çaresizliğini insanın. Ve Nella’nın. Gerard ve çetesi bir kedi yavrusu yakar; Nella istemeden tanık olur. Müdahale edemez, korkar. Kendi için, kardeşi için korkar. Kâbuslar yüklenerek kaçar oradan. Ama bilirsiniz ya, zalim görgü tanığının yakasını bırakmaz, bırakamaz. Vicdanının bedenlenmiş halidir tanık, ondan kurtulmadan, onu sindirmeden rahatlayamaz.

“Her zaman bir başlangıç ve bir son vardır. Onu öldürdüler. İstedikleri bu değildi, ama oldu işte, el gitgide yükseldi. Ve ben onu koruyamadım, bana ihtiyacı varken yanında değildim.”

İşte, bu tanıklık, bu suskun tanıklık bir zaman sonra Nella ve Robert’a yönelik bir işkenceye dönüşür. Zira zulme göz yuman kendini ona teslim etmiş demektir – ister çocuk ister yetişkin. Ve zulmün er ya da geç, her kapıyı çaldığını artık hepimiz çok iyi biliyoruz, değil mi?

Öykünün bir yanındaysa insanı insan kılan şey var: o katıksız, şiddetiyle göz yaşartan ama hep çaresiz kalan sevgi. Nella’nın kardeşine duyduğu – daha sonra denizadamına duyacağı – sevgi ve acıma. Başkasının acısına, başkasının yüreğine yönelmiş o kısıtsız yakınlık ve adanmışlık. Çoğu içte hapsolup kirlenen, gün ışığı göremeyip çürüyen ya da çaresizliğe bürünüp ketumlaşan sevgi.

“Sandalyeden kalktı. Ve ben ona karşı her zaman duyduğum sevgiyle doldum yeniden, yalnızca ona karşı duyduğum özel bir sevgiydi bu: seçme şansı olan normal bir insanın giymeyeceği kadar çirkin kıyafetli, elleri egzamalı, gözlüğü seloteyple tamir edilmiş ve o gözlüğün arkasından şefkat dolu gri gözleriyle başkalarının göremedikleri şeyleri görürmüş gibi bakan benim zayıf küçük kardeşim.”

Biz bu acı ve sevginin dökümünü okuyaduralım, yakında bir yerde denizadamı takılmıştır ağlara. Nella’nın okuldaki tek arkadaşı olan Tommy’nin ağabeyleri yakalar denizadamını. O tuhaf canlı, hem balık hem insan, ötekileştirmeye, ezmeye en uygun kurban. Nella Tommy sayesinde, istemeden keşfeder denizadamının varlığını. Biz okurlar da romanın bu ani fantastik dönüşüyle şaşkınlaşırız; değil mi ya, nereden çıktı şimdi bu balık-adam?

Oysa Vallgren ne yaptığını bilir; insanın acımasızlığının boyutlarını sergileyebilmek için tam da bu denli doğa-dışı bir canlı gerekmektedir. Bu denli güçlü, bu denli tutsak edilmiş, bu denli doğasından koparılmış bir kurbandır bize zulmün boyutlarını gösterecek olan.

Sanki şimdiye kadar, çektiği acıyı hissetmeye cesaret edememiştim. Yanağını kaplayan yaranın, başındaki ezikliğin, şakağından fırlayan kemik parçalarının acısını. Acı çekiyordu, acı hep onunlaydı.”

Nella, yavru kedinin yakılmasına ses çıkartamayan Nella bu kez duyarsız kalamaz tutsak denizadamının acısına; o ve Tommy işkence gören tutsağı kurtarmaya girişir. Çünkü sözsüz bir yakınlık, bir acı ortaklığı kurulmuştur. İnsan ve insan-olmayan arasında en insani yakınlık filizlenmiştir: merhamet.

“Bedenine dokunmak tuhaf bir duyguydu. Pürüzlü derisine. O inanılmaz sertliğe, derisinin altındaki kaslara; hem hayvan hem insan yaratığa… bizi ödüllendirir gibi müsaade etti dokunmamıza. (…) Ne kadar müteşekkir olduğunu göstermek için, içinden akmamıza izin verdi. Kendi tarzında konuştu bizimle, bizi hatırladığını güvendiğini söyledi. Nereye getirildiğini merak ediyordu. Ne tuhaf bir dünyaya sürüklendiğini. Ait olduğu yere götürecek birinin olup olmadığını...”

Ama yaşamın matematiği, denklemi pek de merhamet bilmez. Herkes aldatılır, herkes kurban edilir. Kimsenin ait olduğu bir yer yoktur, kimse kimseye güvenemez. Tapındığı babası yarı yolda bırakır Robert’ı (“Neler olduğunu bilmiyorum. Bu… hayatta… yahut ne deniyorsa artık, insan dokunmak için bir şeye uzanıyor… ama yalnızca boşluğa dokunduğunu fark ediyor. Yani insan hiçbir şeye güvenemiyor, kendine bile.”); annenin de ortadan kaybolması çok zaman almaz. Nella ve Robert, yetişkinlerin dünyasında, o kavranamaz karmaşada kalakalır.

Ve denizadamı… Yalnızca Nella’ya ve Tommy’e güvenen denizadamı… Zulme dur demek için, bir yudum merhametten güç alarak kendini ortaya atan denizadamı… Yeter demek için kendi varlığını öne süren denizadamı… Kendinden olmayan için kendini feda edecek denli “insan-olmayan” o canlı…

“Her şey düzelecek, diye fısıldadı içimde. Üzülme, her şey düzelecek. Sanki benim bildiğimden daha fazlasını bilirmiş, geleceği önceden görürmüş gibi.”

Sizin bildiğinizden fazlasını bilmiyorum, tanıdığım bir denizadamı da yok. Ama hayır diyecek olanın, hesap soracak olanın yalnızca ve yalnızca, tam da “biz” olduğunu biliyorum.

Çünkü denizadamı yok... Ama biz varız!

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.