Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-996-2
13x19.5 cm, 208 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Kuş Diline Öykünen, 2004
Ağlayan Dağ Susan Nehir, 2007
Kış Uykusu, 2009
Başka Aşklar, 2011
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
 

Joan Fontaine, s. 9-12

Telefondaki sesi duyar duymaz tanıdı; yavan, tınısız bir sesti. Hatırlayabilmesine şaşarak, kendisine de tuhaf gelen bir yansızlıkla isimlerle, yüzlerle bağdaştıramadan dinliyor sesi. Ufuk çizgisinin önünde, dev inşaatların, yalnız gökdelenlerin, yüksekliklerine akıl erdiremediği vinçlerin üstünde gökyüzü kızıllaşıyor. Çiçekleri sulamak için kullandığı sürahinin kırık ağzından yaz sonu güneşinin ilk ışıkları yansıyor.

Yanıt verip vermediğini, “evet” ya da “benim” cinsinden bir sözcük edip etmediğini, hatta isminin söylenip söylenmediğini bilmiyor. Selam sabah kısmı atlandı mı, yoksa kendisi mi duymadı. Perdelerden birinin oradan atlayıp kaçacakmış gibi pervazın dışında durduğunu fark ediyor; parçalanan şehrin oluşturduğu görüntünün tam merkezinde hafifçe kımıldanan bir su mavisi.

Kızıl sarı bir gölü andıran gökyüzünde, pencereden görünen yıkım manzarasında, şehirle fısıldaşıp duran su mavisi ketende ona rüyada olduğunu düşündürten bir şeyler var. Birazdan uyanacak ve sabah serinliğinde asılı duran telefon zili çalmamış olacak. Bir an için bu fikrin rahatlatıcılığına sığınıyor. Yataktan kalkınca omuzlarına aldığı pamuklu hırkanın düğmelerini tek eliyle iliklemeye çalışıyor; ama beceremiyor. Bembeyaz yüzlü bir Joan Fontaine’in omuzlarını içeri çekip elinin incecik damarlarını göstererek hırkasına sarındığı sahnelerden biri geliyor aklına. Kim Novak ya da Tippi Hedren de olabilir; ama kurbanı kaçmaya çalıştığı tehlikenin hedefine yerleştiren o kadınsı ürperme sahnesi aşağı yukarı aynı.

Apartmanın önündeki otoparktan çıkan arabanın lastikleri, geceyi gündüzden ayıran sınırı gizlice geçiyormuş gibi asfaltta kayıyor. Şehir giderek artan bir uğultu halinde açık camlardan içeri süzülüyor. Perdeyi pencerenin koluna sıkıştırırken zihnini toplamaya çalışıyor. Duvarda asılı saat birkaç dakika sonra yediyi gösterecek, havanın sıcak olacağı şimdiden belli. Günlerden cuma, aylardan eylül.

Yine eylül!

Kırk-elli metre ilerdeki apartmanın çatısı, düzgünce sıralanan kiremitleri, çatıyı çeviren yağmur olukları, pembe boyalı çatı pervazlarıyla adeta gerçekdışı bir uyum içinde. Martıların bıraktığı sayısız beyaz iz ve kiremitlerin üstünde yeşil yeşil seçilen yosunlar bile bu rahatsızlık uyandıran düzeni bozmuyor.

“Görüşmemiz gerek!”

Seste talepkâr bir şey sezinliyor, iştah denebilir belki. Yemeğe konulmuş bir baharatı keşfeder gibi neredeyse tat alma duygusuyla, çekip çıkardı zihninden bu sözcüğü.

Bedeninin katılaştığını hissediyor, bir yabancı gibi bu felçli bedeni izliyor. İstemdışı sandığı hareketlerinin büsbütün kuralsız olmadığının ayrımında. Vücudunun öne doğru bükülmesinde, ağırlaşan adımlarında karanlık bir ölçü sezinliyor. Zihninin kontrol edemediği bir köşesinde, gözlem sonuçları kaydediliyor; çizgi romanlar ya da karikatürlerdeki düşünce balonları gibi biraz uzak, bulutsu bir yerde...

Konuşmanın çizgidışı seyri onu şaşırtmıyor; sesi duymasıyla başlayan şeyin varlığında kayıtlı bu. Tıpkı iki büklüm olmuş bedeni gibi. Kulağına gelen sözcükler birbiriyle bağlantısız. Yine de ne söylendiğini kavrıyor, kelimelerin çoktan kaybolmuş bir zaman tarafından kollandığının bilincinde. Dilediklerini yapabilir bu kelimeler, elinden bir şey gelmez.

“Yarın sabah, Hisar’da!”

Set üstündeki kahveden söz ediyor olmalı. Ne var ki, kahve de bütün geçmişleri gibi el değiştirdi. Hayatlarındaki diğer şeyler gibi kahvenin değişimi de bir anda olmadı, yavaş yavaş onlara çaresizliklerini hissettirerek, kendilerine ait sandıkları, kaybetmeyeceklerini düşündükleri anıları da sel gibi önüne katarak avuçlarının arasından akıp gitti. Bundan haberi olup olmadığını sormayı düşünüyor; ama vazgeçiyor. Bu can yakan değişim daha tasavvur halindeymiş de birilerinin dile getirmesini bekliyormuş gibi, sadece onun yüzünden gerçek olacak!

“Sen nerdesin, burda mısın,” diye soruyor, ağzının kupkuru olduğunu duyumsuyor, telefon ahizesinin yalnızca karşıdaki sesi ileten, yanıt vermek zorunda olmadığı bir alete dönüşüvermesini diliyor, dudaklarından kendi başına dökülüveren anlamsız sözcükleri engelleyecek başka yol gelmiyor aklına.

“Buradayım,” diyor ses.

“Sizinkiler hâlâ orda mı oturuyor?”

“A”yı yuttuğunu fark ediyor. Orda ve burda derken iki kez, nerde derken de “e”yi yuttu.

Kısa bir sessizlikten sonra hattın diğer ucundan “yok,” yanıtı geliyor.

“Nerede”, “burada”, “orada” sözcükleri belli bir yeri ve zamanı imlemiyor. Herhangi bir zamanda, herhangi bir şey için kullanılabilirler. Boşluğun içinde dönüp duran sözcükler bunlar.

“Onda gelirim,” diyor; belli birisine değil, kelimelerin başıboş gezinip durduğu yabancı bir evrene yanıt verirmiş gibi.

Düşünce balonunda, “Harfleri neden yuttu?” yazıyor.

Ses artık duyulmuyor. Karşı tarafta telefon kapanmış olmalı. Kapatmadan bu kadar erken aradığı için üstünkörü özür diledi. Ertesi gün buluşacakları halde neden o saatte telefon ettiği üzerine kafa yormanın anlamı yok. Otobüsten ya da uçaktan iner inmez, telefona sarıldığı belli. Sonrasını ses dalgaları ve elektrik sinyalleri onun yerine halletti. Bakış yok, temas yok, bütün telefon cinayetleri gibi temiz ve kansız.

“Görüşmek üzere,” diyor telefona.

Çatıdaki manzara bu kez farklı, ışık biraz da olsa değişti, şimdi beyaz izler ve yosun yeşilleri daha az seçiliyor, teneke olukların üstüne sıralanmış güvercinler ip cambazları gibi yan yan ilerliyor. Bu mesafeden teneke üstündeki tıpırtılarını duyması imkânsız, yine de sesi canlandırabiliyor. Masanın üstünde duran sürahiye göz atıyor. Çiçekler sulanmadı. Onları erken saatte sulamak gerek; güneş doğmadan ya da güneş battıktan sonra, sürahinin kırık ağzında ışıklar yansımadan. Belli bir eğimle camekâna vuran gün ışığını yansıtan kırık, çiçeklerin sulanması için uygun zamanın geçmek üzere olduğunu anımsatan bir işaret; yapışkan bir uyarı sinyali. Epeydir takılıp kaldığı hezeyanlı bir düşünce bu. Basit bir optik hadise tarafından teslim alındı. Sürahiyi çöpe atmaya bir türlü cesaret edemedi, camekânın taş zeminine düşürüverdiğini hayal ediyor ara sıra.

Bir süre sonra sürahinin ağzındaki kırığın hükmü kalmayacak, ama ayın bu ilk günlerinde sıcaklık yazı aratmıyor. Önce çiçek nüfusunun büyük bölümünü oluşturan sardunyaları suluyor, güvez, leylak rengi, yavru ağzı, biri morlu pembeli, biri pembeli beyazlı iki ebruli ve kırmızı. Kurumuş yaprakları ayıklıyor, el değdikçe yaprakların baharatlı kokusu havaya dağılıyor. Çiçeksiz birkaç yaprağın ismini bir türlü öğrenemedi, teyzesinin geçen yıl getirdiği begonya baygın toz pembesiyle duvar çıkıntısının gölgelediği köşede onlarla birlikte duruyor. Hepsini suladıktan sonra sıra kaktüslere geliyor. Bir aralar kaktüs hediye etme furyası vardı, kaktüslerin hepsi o furyada birbiri ardına hediye olarak geldi, onları diktiği bir örnek, kurşuni gri toprak saksılarda yoksul bir tarikatın mensupları gibi azıcık suyla ya da havanın nemiyle idare ederek yaşayıp gidiyorlar.

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.