Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
metis - editör
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Kapalı
  
 
  



Özge Çelik
Dünya Tarihinin Yapısı, Ekim 2016

Bir toplumsal formasyonlar tarihi olarak dünya tarihini mübadele tarzları perspektifinden yeniden değerlendirerek günümüz Sermaye-Ulus-Devlet sistemini aşma çabasının bir ürünü bu kitap. “Yeniden” çünkü Karatani bu fikri ilk defa Transkritik’te ortaya koyuyordu. Transkritik 2001’de yayımlanmış, yani tohumları 90’lı yıllarda atılmıştı. 90’ların başında Orta ve Doğu Avrupa devrimlerinin etkisiyle Sovyetler Birliği’nin parçalanmasıyla sonuçlanan süreç etkisini gösteriyordu. Fukuyama’nın “tarihin sonu” tespitinin revaçta olduğu zamanlardı. Liberal demokrasinin zaferi ilan ediliyordu. 90’ların sonlarında, sermayenin küreselleşmesiyle beraber ulus-devletin ortadan kalkacağı iddiası iyiden iyiye dillendirilir oldu. Halbuki son dönem gelişmeler Sermaye-Ulus-Devlet’in, ortadan kalkmak şöyle dursun, mükemmelen işlediğini ortaya koyuyordu.

“Dış ticarete dayalı uluslararası ekonomik ağların giderek büyümesinden dolayı, ulus-devletler dahilindeki ekonomi politikalarının eskisi kadar etkili bir şekilde işlemediği ortadadır. Gelgelelim, uluslararası ilişkiler yeniden örgütlenip yoğunlaşsa da, devlet ve ulus yok olmayacaktır. Tek tek ulusal ekonomiler küresel piyasa (neoliberalizm) tarafından tehdit edildikleri zaman, bir yandan devletin ve/ya blok ekonominin korumasını (yeniden bölüşümü) talep ederken, diğer yandan da ulusal kültürel kimliğe başvururlar. Demek ki sermayeye karşı girişilecek her karşı-eylem devleti ve ulusu da (komünite) karşısına almalıdır. Kapitalist ulus-devlet, oluşturduğu üçlü yapı nedeniyle gözüpektir. İçlerinden birini reddederseniz, diğer ikisinin gücü sizi sonunda yine bu iç içe geçmiş üçlüye çekecektir. Çünkü her biri yanılsama üzerinde yükseliyor gibi görünse de farklı mübadele ilkelerine dayanır aslında. Bu yüzden, kapitalizmi düşünürken ulusu ve devleti de her zaman hesaba katmak zorundayız. Ve kapitalizme yönelen karşı-eylem ulus-devleti de karşısına almak durumundadır. Bu anlamda, sosyal demokrasi kapitalist ekonomiyi aşmak için kılını kıpırdatmaz. Aksine, kapitalist ulus-devletin ayakta kalmak için başvurduğu son çare odur.”

Bu sıkışıp kalmışlıktan kurtulmak için “tarihin sonu”nun ötesine geçmek, Sermaye-Ulus-Devlet’i aşmak gerekiyordu. Hegel’e dönme ihtiyacı işte böyle ortaya çıkmıştı. Çünkü Hegel Hukuk Felsefesi’nde bir bakıma Sermaye-Ulus-Devlet’i diyalektik bir biçimde kavramaya çalışıyordu.

“Yeniden” çünkü Karatani 90’larda sermaye ve devlete karşı yeni bir küresel direniş hareketi imkânıyla ilgileniyordu: 1999’da Seattle’daki küreselleşme karşıtı protestolar, Negri ve Hardt’ın çokluğa küresel isyan çağrısı, Jacques Derrida’nın önerdiği ‘Yeni Enternasyonal’. Bizzat Karatani de praksis eksenli bir hareket başlatmıştı. Fakat “11 Eylül’den sonra ortaya çıkan durum bu türden iyimser beklentileri ezip geçti. O zamanki olaylar zinciri içinde belki de dinler arasında bir çatışma gibi görünen şey, gerçekte Kuzey ile Güney arasında var olan derin bir yarılmanın açığa çıkmasıydı. Dahası ... sermaye ve devlete karşı direniş hareketlerindeki yarılmaydı bu. İşte o zaman, devlet ve ulusun yalnızca ‘üstyapının’ unsurları olmadığını, aynı zamanda başlı başına aktif özneler gibi işlev gördüğünü daha iyi kavradım. Sermaye ve devlete yönelen karşı-hareketler belirli bir seviyeye ulaştığında kaçınılmaz olarak parçalanır.” Böylece Transkritik’te ortaya koyduğu tezleri genişletmesi gerektiğini fark eder Karatani.

Toplumsal formasyonların tarihini mübadele tarzları perspektifinden kapsamlı bir şekilde yeniden düşünme fikri böyle ortaya çıkar. “Fikrin kökeni Marx’a uzanıyor. Fakat bunu tam anlamıyla yapmak için geleneksel Marksist formüllerin reddedilmesi gerekiyordu. Bu noktada Marx’ın metinlerinin yalnızca yeniden yorumlanmasının da yeterli olmayacağını fark ettim”. Bunun için, Transkritik’te yaptığı gibi Kant ve Marx’ın metinlerine dair kendi okumalarının ötesine geçip kendi teorik sistemini inşa etmesi gerekecektir. Bu bağlamda başlıca görevlerinden biri Marx’ın Hegel’in Hukuk Felsefesi’nin eleştirisini yeniden değerlendirmektir. Çünkü Marx “kapitalist ekonomiyi altyapıyı oluşturan öğe olarak, ulus ve devleti ise ideolojik üstyapının parçaları olarak kabul ediyordu. Dolayısıyla Sermaye-Ulus-Devlet denen karmaşık toplumsal formasyonu asla tam anlamıyla kavrayamadı. Bu durum, kapitalist sistem ortadan kaldırıldığında, devlet ve ulusun da doğal olarak sönümleneceğini düşünmesine yol açıyordu. Bu da nihayetinde Marksist hareketlerin devlet ve ulus problemleri karşısında her zaman tökezlemeleri sonucunu doğurdu.” Dahası devletin ve ulusun etkin aktörler olduğu gerçeğinin gözardı edilmesi, Marksist hareketlerin yanlış adımlar atmasıyla sonuçlanmış; sözgelimi “hem devlet sosyalizminin (Stalinizm) ortaya çıkmasına yol açmış hem de Nasyonal Sosyalizm (faşizm) adı altında toplanan Marksizm karşıtlarının zafere ulaşmasına katkıda bulunmuştur.”

Karatani’ye göre bu deneyimlerden elbette önemli dersler çıkarıldı. Üstyapının göreli özerkliğinin altı çizilmeye başladı. “Örneğin Frankfurt Okulu dahil bazı Marksistler, Max Weber’in sosyolojisinden ya da Sigmund Freud’un psikanalizinden bazı unsurları gündeme getirmeye başladı. Bunu yaparken, ekonomik altyapının belirleyici olduğu fikrini elbette terk etmiyorlardı. Ama gerçekte, ekonomik altyapı sorununu üzerinde ciddi bir biçimde düşünmeksizin rafa kaldırmaya meylediyorlardı. Dahası bu eğilim, edebiyat veya felsefe gibi başka alanların özerk, keza metinsel yorumlamanın nihayetinde belirlenemez olduğunun ileri sürülmesine yol açmış ve böylece postmodernizmin kaynaklarından biri haline gelmiştir. Ayrıca üstyapının göreli özerkliğe sahip olduğu yolundaki iddialar, devlet ve ulusun tarihsel olarak yaratılmış temsillerden ibaret olduğu ve ancak aydınlanma aracığıyla ortadan kaldırılabileceği inancının doğmasına neden olmuştur. Bu görüş, devlet ve ulusun köklerinin altyapıya uzandığını ve dolayısıyla etkin aktörler olduğunu gözden kaçırır.”

Karatani’ye göre Marx’ın ekonomik altyapıyı siyasi üstyapıdan ayırması, modern kapitalist topluma dayanan bir görüştür. Sözgelimi ilkel toplumlarda ekonomik ve siyasi yapılar arasında bir ayrım söz konusu değildir. Dolayısıyla ekonomik altyapı ve üretim tarzının aynı şey olduğu varsayılarak kapitalizm öncesi toplumlar açıklanamaz. Hatta kapitalist ekonomiler bile anlaşılamaz. Kapitalist ekonomi “ideolojik üstyapısına” bağlıdır. “Yani bu muazzam sistem para ve krediye dayanır. Bunu açıklayabilmek için Marx, Kapital’deki incelemesine üretim tarzından değil de meta mübadelesi boyutundan başlar. Kapitalist üretim tarzı, bir başka ifadeyle sermaye ile emek arasındaki ilişki, para ile meta arasındaki ilişkiler (mübadele tarzı) kanalıyla örgütlenir. Fakat tarihsel materyalizmi savunan Marksistler Kapital’i yeterince özenle okumamış ve nihayetinde sadece üretim tarzı kavramından bahsedip durmanın ötesine geçememişlerdir.” Dolayısıyla ekonomik altyapıyı üretim tarzına indirgeyen yaklaşımdan vazgeçmek gerekir. Fakat bu ille de genel olarak ekonomik altyapı kavramından vazgeçmek gerektiği anlamına gelmez. Karatani’nin yaptığı da budur: İncelemesini üretim tarzı yerine mübadele tarzından başlatır.

“Komünizm, bizce, oluşturulması gereken bir durum, gerçekliğin kendisini uydurmak zorunda olduğu bir ideal değildir. Günümüzdeki durumu ortadan kaldıran gerçek hareketi komünizm olarak adlandırıyoruz. Bu hareketin koşulları, bugün mevcut olan öncüllerden doğmaktadır,” diyerek tarihin sonunu tanımlamayı reddeden Marx, Hegel’i olumsuzlarken Kant’ı da reddetmiştir. Ancak Karatani’ye göre aslında Marx’ın komünizm olarak adlandırdığı şey, Kant’ın “amaçlar krallığı” dediği şeyden çok da farklı değildir. Bir kişinin diğerine “asla salt amaca götüren bir araç değil, aynı zamanda hep bir amaç” muamelesi yapacağı bir toplumdur bu. “Kant’ın ahlakı bir iyi-kötü sorunu değil özgürlük (kendiliğinden kendi kaderini belirleme) sorunudur. Birine amaç muamelesi yapmak, özgür bir varlık muamelesi yapmak anlamına gelir. Bu tür bir ahlak olmadan komünizm de olamaz. Yine de Marx ahlakı doğrudan ele almayı reddetmiştir. Ahlaktan yola çıkılacak olursa, komünizm nihayetinde ‘gerçekliğin kendisini uydurması gereken bir ideal’ haline gelecektir. Oysa Marx bizatihi gerçek maddi süreçlerin içerdiği ‘öncüller’in kaçınılmaz olarak komünizme yol açtığını savunmuştur.”

Karatani’ye göre buradaki sorun, “maddi süreçlere veya ekonomik altyapıya üretim tarzları perspektifinden baktığınız sürece ahlaki uğrağı asla bulamayacak olmanızdır. Dolayısıyla ahlaki uğrak ekonomik yapıda değil, idealizm boyutunda aranmalıdır. Kantçı Marksistler, Sartre vb. varoluşsal, ahlaki bir uğrak sunmak suretiyle Marksizmin ekonomik olarak belirlenen biçimlerinin eksiklerini gidermek istediler.” Fakat Karatani buna gerek olmadığını savunur, çünkü ekonomik altyapıyı geniş biçimde tanımlanmış bir mübadele perspektifi üzerinden yeniden ele alınca, ekonomiye dışsal bir ahlaki boyut koyutlamaya gerek kalmaz; mübadele tarzları ahlaki uğrağı zaten içeriyor olur.

“Marx’ın Hegel eleştirisini ve Kant’ı reddiyesini yeniden değerlendirebilmek için modern toplumsal formasyondan ve bu formasyona yol açan ‘dünya tarihi’nden –Hegel bu tarihi kavramıştır ama idealizm tarzında kavramıştır– işe başlamamız, Marx’ın materyalist bir yaklaşımla yaptığı gibi bunları baş aşağı hallerinden çıkarıp yeniden ayakları üstüne dikmemiz ve tüm bunları yaparken de Hegel’in Sermaye-Ulus-Devlet üçlüsünü gözümüzün önünden ayırmamamız gerekiyor. Dünya tarihine üretim tarzları perspektifinden değil de mübadele tarzları perspektifinden bakmamız, bunları yapabilmemiz açısından büyük önem taşıyor.”

Özde Duygu Gürkan
Tanrının Çocukları, Ekim 2016

Tanrının Çocukları, Mary Doria Russell'ın bol ödüllü romanı Serçe'nin devamı. Devam niteliğindeki kitaplar genelde ilk kitaplardan daha zayıf olur, ama bence Tanrının Çocukları hem olay örgüsü hem de irdelediği sorular açısından Serçe'den hiç aşağı kalmıyor. Romanda, daha önce iki sefer düzenlenmiş olan Rakhat gezegenine yeni bir sefer düzenleniyor ve bu sayede gezegendeki hayatı daha yakından tanıma imkânı buluyoruz. Rakhat'la Dünya arasında kimi benzerlikler olsa da, yeni bir gezegen ve yeni diller kurgulama konusunda yazarın hayal gücü takdire değer. Ve işin en güzel tarafı, icatlarını gözümüze sokmadan, sanki çok doğal şeylermiş gibi sunuyor Russell – adeta Rakhat'ta Rakhatlı, Dünya'da Dünyalı bir yazar oluyor. Ayrıca sözgelimi Rakhat'taki toplumsal kural ve gelenekleri resmederken, bunların bazıları ne kadar tuhaf ve yadırgatıcı görünse de, bizim dünyamızdaki kural ve geleneklerden hiç de uzak olmadıklarını hep sezdiriyor.

Kitapta bol bol varoluşsal ve toplumsal soruyla, bu sorulara dair tartışmalarla karşılaşıyoruz – bu açıdan Le Guin'in romanlarını hatırlamamak mümkün değil. Tıpkı Le Guin gibi, Russell da okuru genel geçer doğruları sorgulamaya ve başka hayatlar hayal etmeye teşvik ediyor. Ve bunu naiflikten uzak bir yaklaşımla yapıyor. İnsan zihninin karmaşıklığının farkında olan bir yazar Russell – onun zaaflarının, kendi kendini kandırma ve anlam olmayan yerde bile sürekli anlam arama eğiliminin, inatçılığının farkında olan bir yazar. Yarattığı karakterlerde de bunu sezdirmeyi başarıyor. Karakterler onun fikirlerini ileten kuklalar olmaktan ziyade onun arayışını aktaran, hatta kimi zaman onunla kavga eden, ona direnen kişiler gibi görünüyor.

Tüm bu felsefi meseleleri sarıp sarmalayan olay örgüsü ise oldukça sürükleyici. Yani bir yandan barış, adalet, inanç gibi "ağır" konular üzerinde düşünürken, diğer yandan da ironiden epeyce nasibini almış ilginç bir senaryoya kendimizi kaptırıp gidiyoruz. Romanın tonunda her daim sezilen ince mizah da cabası.

Bilimkurguya edebiyatta hak ettiği saygın yeri kazandıran eserlerden biri olan bu romanı hem bilimkurgu severlere hem de genel edebiyat okurlarına hararetle tavsiye ediyoruz. 

Savaş Kılıç

Akademik yapılanmada iyi kötü bir yer kapan her “araştırma disiplini”nin kendini bilim’den saydığı; medyaya, özellikle televizyona çıkan “uzman”ların büyük kısmının ağzından çıkan her sözü, ayet gibi değilse bile, “bilimsel bir hakikat” bahşeder gibi söylediği bir ülke bu bizimki. Sorsanız bilimselliğin ölçütleri nedir diye, cevap verebilecek kaç kişi olduğuysa belli değil.
Ama “bilim” payesinin neye yaradığı belli. Disiplinin varlığını meşrulaştırıp, hatta tartışılmazlaştırıp, eğitim bütçesinden pay almayı kolaylaştırıyor; eğitimi verilen disiplini meslek ve zanaatler sırasından ulvi bir sıraya terfi ettiriyor. Eh, o “bilimci”lere din adamlarınınkine benzer bir otorite bahşetmesi de cabası.
Tarih de bir bilim mertebesindeydi bu iklimde yakın zamanlara dek. Tıpkı bütün beşeri bilimler gibi. “Resmi tarih” tartışmalarıyla birlikte sorgulanır oldu tarihyazımının bilimselliği, dolayısıyla da tarihsel hakikatin hakikatliği. Paul Veyne’in öncelikli sorularından biri bu işte: “Bilim” kavramını ciddiye alırsak, tarihe bilim demek mümkün müdür? Hayır değildir, der, çünkü tarih sadece “hikâye anlatır” – üstelik hiçbir pejoratif yananlamı yoktur bu sözün. Biraz daha teorik bir kılığa sokarsak, “doğru sözlü bir anlatıdan başka bir şey değildir,” der.
Tarih Nasıl Yazılır, adından da anlaşılacağı üzere, tarihi yazarken ne yaptığımızı, tarih yazmanın ne demek olduğunu, tarihin bir bilim olup olmadığını, hakikatle ve değerlerle ilişkisini, tarihsel “yasa”ları tartışıyor. Üstelik tarihçi olan Paul Veyne, bilim felsefesi alanında da ne kadar donanımlı olduğunu gösterircesine tam bir filozof gibi söz alıyor kitap boyunca.
Tarihin epistemolojisi konusunda bir klasik olan bu kitabın, resmi/gayrı resmi, doğrucu/yalancı tarih gibi Türkiye’ye özgü meselelerle yetinmek istemeyen, uğraştığı veya merak duyduğu disiplinin yöntemsel ve felsefi sorunlarına eğilmek isteyen okurların ilgisini çekeceğine inanıyoruz.

Tuncay Birkan
Endişe Nehri Geçiyor,
27 Ocak 2014

Türün kurucusu Montaigne’den beri, bütün has denemeciler, büyük harfli Hayat’la, hayatın faniliğiyle, onu yaşamaya değer kılanın ne olduğu sorusuyla uğraşır, başka hayatlarla kurulan envai çeşit ilişkiyi tasvir ederler bana kalırsa. O yüzden her an didaktizme ve yavan bir ahlakçılığa meyledebilecek bu türden tat alabilmek için yazarın “bilgeliğine” (tırnak içinde, çünkü bilge yazarın kendisi de kendi bilgisine zaten hep şüpheyle, ironiyle yaklaşır) ikna olmamız şarttır. O yüzden tanımadığımız yazarların bu tür kitaplarına hep biraz endişeyle yaklaşırız. Yeterince tanımadığım ama hep merak ettiğim Blumenberg’in bana daha kolay ulaşılabilirmiş gibi gelen bu kitabının İngilizce çevirisini Amazon’dan getirtirken benim de bu konuda şüphelerim vardı; o yüzden de yayınevi için değil kendim için istemiştim doğrusunu söylemek gerekirse. Ama okuyunca hiçbir şüphem kalmadı: Blumenberg gerçekten o bahsettiğim has denemecilerdendi; o yüzden de hemen “basılması gereken” kitap kategorisine girdi benim için. Cemal Ener gibi müthiş bir çevirmenle de kitabı buluşturunca sonuç mükemmel oldu. Şu tür olağanüstü derinlikli tespitlerini artık Türkiyeli okur da okuyabilecek diye seviniyorum: “Hayatlarının anlamını, başkalarını kurtarmakta bulduklarına inanan gereğinden fazla insan var; bu nedenle de, o başkalarını çaresiz durumda olduklarına inandırmaya çalışmakta hiçbir beis görmüyorlar.”

HAZIRLANAN KİTAPLAR


Metis Edebiyat'ta

Metis Edebiyatdışı'nda

Bülent Diken, Tanrı, Siyaset, Ekonomi
Cemal Kafadar, Kendine Ait Bir Roma
David Harvey, Marx’ın Kapitali’ni Anlama Kılavuzu - 2

Demet Ş. Dinler, İdealler ve Çıkarlar
Kalyan Sanyal, Kapitalist Gelişmeyi Yeniden Düşünmek
Walter Benjamin, Radyo Konuşmaları


Metis Bilim’de
Michael Tomasello, İnsan İletişiminin Kökenleri

Metis Eleştiri'de
Leo Lowenthal, Edebiyat, Popüler Kültür ve Toplum





 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.