www.metiskitap
www.metisbooks
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
    
KİTABI / YAZARI BUL
 
  
 
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-732-6
13x19.5 cm, 320 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
 
Kötülüğün Sıradanlığı
Adolf Eichmann Kudüs'te
Özgün adı: Eichmann in Jerusalem
A Report on the Banality of Evil
Çeviri: Özge Çelik
Yayına Hazırlayan: Savaş Kılıç
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Aralık 2009
3. Basım: Haziran 2014

Nazi Almanyası'nda Yahudilerin gettolara ve toplama kamplarına naklinden sorumlu Otto Adolf Eichmann, 11 Mayıs 1960'ta Buenos Aires'in kenar mahallelerinden birinde yakalandı ve İsrail'e getirildi. 11 Nisan 1961'de Kudüs Bölge Mahkemesi'ne çıkarıldı ve on beş ayrı iddiayla suçlandı: Başkalarıyla birlikte, Nazi rejiminin başından sonuna kadar ve özellikle de İkinci Dünya Savaşı sırasında Yahudi halkına karşı suçlar, insanlığa karşı suçlar işlemişti.

Ülkemizde özellikle totalitarizm üzerine çalışmalarıyla tanınan ünlü siyaset bilimci Hannah Arendt bu kitabında, Nazi Almanyası döneminde milyonlarca Yahudinin toplama kamplarına, ölüme gönderilmesinden sorumlu SS yetkilisi Adolf Eichmann'ın Kudüs'teki yargı sürecini ele alıyor. Arendt, bu duruşmada Yahudilerin çektiği acıların, antisemitizmin ya da ırkçılığın bir anlamda gözardı edildiğini; duruşmanın sadece kendisine verilen emirleri yerine getirdiğini söyleyen, terfi etmekten başka bir şey düşünmeyen, savaşın tam ortasında Bratislava'da İçişleri Bakanı'yla bowlinge gittiğinden başka bir şey hatırlamayan bu adamın yaptıklarına indirgendiğini söylüyor.

Yahudi soykırımının mimarı olarak sunulan Adolf Eichmann'ın sadist bir canavardan ziyade, normal, hatta korkutucu derecede normal bir insan olduğuna dikkat çeken Arendt, özellikle düşünme ve muhakeme yetisinin kaybolmasıyla birlikte kötülüğün nasıl sıradanlaştığını vurguluyor. Eichmann duruşmasından yola çıkarak, insanlık tarihinin dönüm noktalarından birini gözler önüne seriyor.

İÇİNDEKİLER
Okura Not

I Adalet Evi
II Sanık
III Yahudi Meselesi Uzmanı
IV Birinci Çözüm: Sürmek
V İkinci Çözüm: Toplamak
VI Nihai Çözüm: Öldürmek
VII Wannsee Toplantısı veya Pontius Pilatus
VIII Yasalara Bağlı Bir Vatandaşın Görevleri
IX Reich – Almanya, Avusturya ve Protektora
X Batı Avrupa – Fransa, Belçika, Hollanda, Danimarka, İtalya
XI Balkanlar – Yugoslavya, Bulgaristan, Yunanistan, Romanya
XII Orta Avrupa – Macaristan ve Slovakya
XIII Doğu'daki Katliam Merkezleri
XIV Kanıtlar ve Tanıklar
XV Hüküm, Temyiz, İnfaz

Sonsöz
Ek
Kaynakça
Dizin
OKUMA PARÇASI

Sanık bölümünden, s. 31-34.

Karl Adolf Eichmann ile Maria'nın (kızlık soyadı Schefferling) oğlu olan Otto Adolf, 11 Mayıs 1960'ta Buenos Aires'in kenar mahallelerinden birinde yakalandı ve dokuz gün sonra İsrail'e getirildi. 11 Nisan 1961'de Kudüs Bölge Mahkemesi'ne çıkarıldı ve on beş ayrı iddiayla suçlandı: "Başkalarıyla birlikte", Nazi rejiminin başından sonuna kadar ve özellikle de II. Dünya Savaşı sırasında Yahudi halkına karşı suçlar, insanlığa karşı suçlar işlemişti. 1950 tarihli "Nazi ve Nazi İşbirlikçileri (Ceza) Yasası"na göre, "bu suçlardan herhangi birini işleyen kişi… ölüm cezasına çarptırılır"dı. Bu yasaya göre yargılanan Eichmann her suçlamayı şöyle reddediyordu: "Bu iddianame bakımından suçsuzum."

Ne bakımdan suçlu olduğunu düşünüyordu o zaman? Sanığın uzun –kendisine göre "gelmiş geçmiş en uzun"– çapraz sorgusu sırasında, ne savunma ne iddia makamı ne de üç hâkimden biri Eichmann'a bu bariz soruyu sorma zahmetine girdi. Eichmann'ın tuttuğu ve ücretini de İsrail hükümeti'nin ödediği (çünkü bütün savunma avukatlarının ücretlerinin savaştan galip çıkan ülkelerin Mahkemeleri tarafından ödendiği Nürnberg Duruşmaları bu konuda emsal teşkil ediyordu) Köln'lü avukat Robert Servatius bir röportajda bu soruyu cevapladı: "Eichmann Tanrı'ya karşı suçluluk duyuyor, hukuka karşı değil." Ama bu cevabı sanığın ağzından duyan olmadı. Görünüşe göre savunma Eichmann'ın, itham edildiği suçları, dönemin Nazi hukuk sistemine göre yanlış bir şey yapmamış olmasına; itham edildiği şeylerin suçtan ziyade, üzerinde başka hiçbir devletin yetkiye sahip olmadığı (par in parem imperium non habet) "hükümet tasarrufları" olmasına; itaat etmekle yükümlü tutulduğunuz ve Servatius'un ifadesiyle "başarırsanız madalya ve nişanlara boğulacağınız, başaramazsanız darağacını boylayacağınız" eylemler gerçekleştirmiş olmasına dayanarak reddetmesini tercih etmişti. (Nitekim Goebbels 1943'te, "Ya gelmiş geçmiş en büyük devlet adamları ya da en büyük suçlular olarak tarihe geçeceğiz" demişti.) Servatius İsrail dışına çıktığı zaman (Bavyera'daki Katolik Akademisi'nde düzenlenen, Rheinischer Merkur gazetesinin deyişiyle "hassas bir meseleyle", yani "tarihi ve siyasi suçları cezai takibat yoluyla ele almanın olabilirliği ve kısıtlarıyla" ilgili bir toplantıda) bir adım daha ileri gidip "Eichmann duruşmasının meşruluğuna gölge düşüren tek cezai sorunun ancak sanığı yakalayan İsraillileri yargılamakla çözülebileceğini, ama bunun şimdiye kadar yapılmadığını" dile getirdi – bu arada, Servatius'un beyanını İsrail'de sık sık tekrarlanan ve herkese duyurulan sözleriyle bağdaştırmak biraz zordur; çünkü duruşmanın işleyişini, olumlu bir anlamda Nürnberg Duruşmaları'yla karşılaştırarak "büyük bir manevi başarı" olarak nitelendirmiştir.

Eichmann'ın yaklaşımı ise daha farklıydı. Her şeyden önce, cinayet suçlaması asılsızdı: "Yahudilerin öldürülmesiyle hiçbir ilgim yok. Hayatım boyunca ne bir Yahudiyi ne de Yahudi olmayan birini öldürdüm – hayatım boyunca kimseyi öldürmedim. Bir Yahudiyi veya Yahudi olmayan birini öldürme emri vermedim, kesinlikle böyle bir şey yapmadım." Veya daha sonra açıklamasını biraz daha daraltarak söylediği gibi, "Bir kere bile yapmak zorunda kalmadım" – buna karşılık böyle bir emir alsa, zorunda kalsa, şüphesiz kendi babasını bile öldürecekti. Bu nedenle sadece –Kudüs'teyken "İnsanlık tarihinin en büyük suçlarından biri" ilan ettiği– Yahudi katliamında "yardım ve yataklıkla" suçlanabileceğini tekrar tekrar söyledi (1955' te Arjantin'de, kendisi gibi kanundan kaçan eski bir SS olan Hollandalı gazeteci Sassen'e verdiği ve bir kısmı Hollanda'da çıkan Life'ta ve Almanya'nın Der Stern'inde yayımlanan röportajda, kısacası şu meşhur Sassen dokümanlarında bunlar zaten vardı). Savunma, Eichmann'ın teorisine pek aldırış etmedi; ama iddia makamı, Eichmann' ın en azından bir kere, kendi elleriyle bir insanı (Macaristan'daki Yahudi bir delikanlıyı) öldürdüğünü kanıtlamaya yönelik başarısız bir girişim için epey zaman harcadı. Savcının üstünde daha fazla zaman harcadığı, ve daha başarılı bir biçimde ele aldığı, başka bir şey de Franz Rademacher'in aldığı bir nottu. Almanya Dışişleri Bakanlığı'ndaki Yahudi uzmanı Rademacher'in Eichmann'la telefonda konuşurken Yugoslavya ile ilgili dokümanlardan birinin üzerine karaladığı bu notta şöyle bir cümle vardı: "Eichmann vurun diyor." Nihayetinde Eichmann'ın, cüzi de olsa bir kanıtı bulunan, tek "ölüm emri" buydu – tabii bu bir ölüm emriyse.

Bu kanıt, duruşma sırasında o kadar üstünde durulmasa da, çok tartışmalıydı. Hâkimler Eichmann'ın toptan inkârını reddedip savcının beyanını kabul ettiler – Eichmann'ın inkârı hiç etkili olmadı çünkü, Servatius'un tabiriyle, "pek de önemli olmayan küçük bir olayı [topu topu sekiz bin insan]" unutuvermişti. Söz konusu olay 1941 sonbaharında, Almanya'nın Yugoslavya'nın Sırp kesimini işgalinden altı ay sonra gerçekleşmişti. İşgalin ilk zamanlarından beri, Ordu'nun başı partizan savaşlarıyla beladaydı ve askeri makamlar da öldürülen her Alman askerine karşılık yüz Yahudi veya Çingene rehine öldürerek bir taşla iki kuş vurmaya karar vermişti. Yahudiler de Çingeneler de partizan değildi elbette; ama askeri hükümetin ilgili sivil yetkilisi, Devlet Danışmanı Harald Turner, "kamplarda tuttuğumuz Yahudiler de Sırp uyruklu [nasılsa], ayrıca ortadan kaldırılmaları gerekiyor" diyordu (aktaran Raul Hilberg, The Destruction of the European Jews, 1961). Bu kamplar bölgenin askeri valisi General Franz Böhme tarafından kurulmuştu ve sadece erkekleri barındırıyordu. Binlerce Yahudiyi ve Çingeneyi öldürmeye başlamadan önce, ne General Böhme ne de Devlet Danışmanı Turner Eichmann'ın onayını bekledi. Asıl sorun Böhme'nin, ilgili polis ve SS makamlarına danışmadan kendi sorumluluğundaki bütün Yahudileri sürmeye karar vermesiyle başladı; Böhme muhtemelen, Sırbistan'ı judenrein hale getirmek için başkalarının komutası altında faaliyet gösteren özel birliklere gerek olmadığını göstermek istiyordu. Mesele tehcirle ilgili olduğundan Eichmann durumdan haberdar edildi, ama böyle bir hamlenin diğer planları olumsuz etkileyeceğini düşünerek buna onay vermedi. Zaten General Böhme' ye "diğer ülkelerde [yani Rusya'da] çok daha fazla sayıda Yahudinin icabına bakarken, başka komutanların bu bahsi açmaya bile gerek görmediklerini" hatırlatan Eichmann değil, Dışişleri Bakanlığı' ndan Martin Luther'di. Her halükârda, Eichmann gerçekten "vurmayı önerdiyse", askerlere sadece bunca zamandır zaten yaptıkları işe devam etmelerini ve rehine meselesini tümüyle onların inisiyatifine bıraktığını söylemiş oluyordu. Sadece erkekler söz konusu olduğuna göre, bu meselenin Ordu'yu ilgilendirdiği belliydi. Sırbistan'da, Nihai Çözüm'ü yaklaşık altı ay sonra uygulamaya başladılar; kadınları ve çocukları gaz kamyonlarına doldurup öldürdüler. Çapraz sorgu sırasında, Eichmann her zamanki gibi en karmaşık ve inandırıcılıktan en uzak açıklamayı seçti: Rademacher'in bu konuyla ilgili olarak Dışişleri Bakanlığı'nda söz sahibi olabilmesi için, Reich Güvenlik Merkez Bürosu'nun (RSHA), yani Eichmann'ın birliğinin desteğine ihtiyacı vardı; dolayısıyla Rademacher bu sahte belgeyi düzenledi. (Rademacher 1952'de, bir Batı Alman mahkemesinde yargılanırken, bu olayı çok daha makul bir biçimde açıklamıştı: "Ordu, Sırbistan'da düzeni sağlamakla görevliydi ve isyancı Yahudileri vurup öldürmek zorunda kalmıştı." Rademacher'in söyledikleri ne kadar aklımıza yatsa da, koca bir yalandan başka bir şey değildi; çünkü –Nazi kaynaklarından edindiğimiz bilgilere göre– Yahudiler "isyancı" değildi.) Telefonda söylenen bir sözü emir şeklinde yorumlamak zorsa, Eichmann'ın Ordu generallerine emirler yağdıracak bir konumda bulunduğuna inanmak daha da zordu.

Öyleyse, cinayetin suç ortağı olmakla itham edilse, bu suçu kabul mü edecekti? Belki de, ama şüphesiz suça önemli sınırlamalar getirecekti.

...

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Yeliz Kızılarslan, "Kudüs’teki Eichmann ve Kötülüğün Sıradanlığı Üstüne Bir Çalışma", biamag, 11 Ekim 2008

Yahudi kökenli Alman felsefeci Hannah Arendt, 1960 yılında Arjantin’de yakalanarak Kudüs’te yargılanan Nazi savaş suçlusu Otto Adolf Eichmann’ın yargılanışını, "yüzyılın davası" olarak niteler.

Kötülüğün Sıradanlığı Üstüne Bir Çalışma: Kudüs’teki Eichmann adlı eserinde Arendth, Yahudi soykırımı sırasında Avrupa’nın her yerinden toplama kamplarına getirilen Yahudilerin nakledilmesiyle görevli Eichmann’ın, mahkemede yaptığı savunmada söylediği “sadece, yasalara uygun olarak görevimi yerine getirdim” cümlesinin ardında yatan “devlet memuru” mantığını da farklı bir biçimde eleştirir.

Arendt bu kitapla, “görevini yerine getiren yurttaş” söyleminin sıradanlığını ve bu sıradanlığın ardında yatan milliyetçi ulus-devlet idealizminin kötülüğünün derinliğini tüm dünyaya gösterir.

“Bürokratik, sığ ve basmakalıp bir cümle kurmaktan öteye geçemeyen aciz bir insan” olarak tanımladığı Eichmann’ın duruşmalar sırasında yasalara dayandırdığı soğukkanlı açıklamalarını, “kör bir itaat” olarak niteleyen Arendt; Eichmann’ı suçlu yapan şeyin, “asla aptallıkla aynı olmayan saf bir düşüncesizlik” olduğunu belirterek, bütün bir Nazi Almanya’sının ve gerisinde yatan, tüm dünyaya model olan bürokratik sistemin, dünyanın her yerinde daha nice Eichmann’lar çıkaracağını da yalın bir ifadeyle anlatır.

Kötülüğün Sıradanlığının bir göstergesi olan bu ne yaptığını düşünmeden ve bilmeden yapma halinin dayanağı olan kamu ahlâkı ve politik yargının gerisindeki insan yaşamını kuşatan sistemi de açığa çıkarır.

Bugün tüm dünyada kabul edilmiş Yahudi soykırımının işleyişi sırasında sadece terfi etmek ve “iyi vatandaş” olmak için görevini sorgulamadan yerine getiren Eichmann’ın cinayetleri, şeytani bir zekanın ürünü olarak gerçekleşmez. Akıl dışı ve kahramanca bir vatan savunması da olmayan bu eylemler, daha iyi ve diğerlerinden yalıtılmış bir toplum yaratmak üzere gerçekleştirilir.

“İyi birey, iyi devlet memuru ve iyi vatandaş”

İdama giderken bile “bayağılığını ve sıradanlığını” koruyan cümlelerini, ezberinden tekrar eden Eichmann’ın kötülüğü; insan doğasında var olan felsefi bir arayışın dış dünyada vuku bulan bir tezahürü değildir.

Eichmann’ın cinayetleri, “iyi birey, iyi devlet memuru ve iyi bir vatandaş” olması istenen bir toplumun öngördüğü biçimde yaşayan sıradan bir insanın, elinde bulundurduğu gücü ve konumu; kişisel vicdan ve bireysel yetisini kullanmadan otomatik bir şekilde hareket ederek, “olağandışı bir durumda” uyguladığı kararlarının bir sonucudur.

Görünürde hiçbir suç işlemeyen ve yasal prosedüre göre davranarak işini yapan “devlet görevlisi” Eichmann’ın, işlediği insanlık suçunun vahametini “olağandışı durum” ortadan kalktığında dahi anlayamamasının nedeniyse, görevine olan bağlılığı ve Hitler Almanya’sının belirli bir dönemde çıkardığı diktatörlük yasalarının meşruluğuna olan inancıdır.

Bu meşruiyet, o dönemde SS subayı Nazi Alman çoğunluğun elinde bulunarak kamusal alanda meşruluğunu ilan etse de, II. Dünya Savaşı’nın yarattığı atmosfer biter bitmez tüm dünyayla birlikte Almanların Nazilerin dışında kalan bireyleri (tümü Yahudi olmasa da) Yahudi katliamının sorumlularının yakalanması için çaba göstererek, Eichmann’ı yargılatabilmiştir.

Hitler’e, bütün Yahudileri gaz odalarına ve fırınlara gönderme yetkisini sağlayan güç, iktidar mekanizmasının yarattığı sonsuz Tanrısal ve politik doğruluğun ardında yatan illüzyonun kırılmasıyla birlikte, “banal kötülüğünü” gösterir.

Bütün bir Avrupa siyasi düşüncesinin temelinde yatan sömürgeci ulus devlet mantığının meşruiyetini, Aydınlanma düşüncesinin Tanrı’nın yerine insan aklını koyarak, insanı “ben” ve “ötekiler” olarak ikiye bölen düalizminden alan yasallığı; bütün bir toplumu yasa koyucu hak sahibi resmi görevliler ve bu hakkın uygulandığı kurbanlar olan itaatkâr sivil bireyler olarak ikiye böler.

Eichmann’ın savunmasında görülen inançlı devlet görevlisi mantığı da, bu bölünmüşlüğün bir yansıması olarak devlet adına suç işlemeyi meşrulaştırır ve suçlanmak yerine takdir beklediği açık olan Eichmann’ın suçlarını hafifletmez.

Bir dönüm noktası olarak Eichmann davası

Yasaların, uygulayıcısına vicdan payı bıraktığı meşruiyet; köklerini gerçekte kamusal vicdan ve ahlâktan alır ki bu da, evrensel ahlâk ve vicdan yasalarına göre dış dünyaya bakarak, karar verme yetisinin tekilliğini sağlar. Bu tekillik ise, insanlık adına “devlet görevlisi” kimliğiyle değil, insan olarak “öldürmemeyi seçiyorum” demeyi ve Hitler Almanya’sının Nazi soykırımına suç ortaklığı etmemeyi gerektirirdi.

Ancak, Eichmann vakası, bu durumun tam tersini göstererek; yüzyılın en korkunç savaş suçlarından birini işleyen Otto Adolf Eichmann’ın “iyi bir vatandaş” olarak hem yasal hem de politik anlamdaki haklılığını, “başka bir olağan durumda” doğrulayamadı ve Eichmann, binlerce Yahudi’nin ölümünden sorumlu tutularak idam edildi.

İnsanlık tarihinin bir dönüm noktası olan bu dava; bugün tüm dünyada yaşanan sessiz katliamların, günün birinde başka olağan ve mümkün yargılamalarda, başka bir adaletin var olabileceğini insanlığın ortak hafızasına örnek teşkil edecek şekilde gösterir.

Bu davayı, 19 Ocak’ta planlı bir saldırı sonucu yaşamını yitiren Hrant Dink’in 13 Ekim 2008’de yapılacak duruşması öncesi insanlık, vicdan ve ahlâk adına hatırlamak/ hatırlatmak gerek.

13 Ekim sabahı, Hrant Dink cinayetinin bu ülkenin vicdanın da nasıl bir dönüm noktası yarattığını hep birlikte hatırlamak için, herkesi Beşiktaş İskelesi’nde görmek gerek. Adaletin bir an önce tecellisi için, insanlık için, Hrant Dink için…

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax: 212 2454519 e-posta: bilgi@metiskitap.com
copyright © metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.