Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
13x19 cm, 160 s.
LİSTE DIŞI
BASILMAYACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Fernand Braudel diğer kitapları
Akdeniz Mekân ve Tarih, 1990
Akdeniz, 2007
Bellek ve Akdeniz, 2007
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Akdeniz İnsanlar ve Miras
Özgün adı: La Mediterranee Les Hommes et L'Heritage
Çeviri: Aykut Derman
Yayına Hazırlayan: Haldun Bayrı
Kapak ve İç Baskı Yaylacık Matbaacılık Ltd.
Mücellit Örnek Mücellithanesi
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mayıs 1991
2. Basım: Ocak 1995

DİKKAT: Bu kitap 3. basımında, Akdeniz Mekân ve Tarih ile birleştirilerek tek ciltte toplanmıştır. Ayrı olarak basılmayacaktır. Lütfen bkz. Akdeniz

"Kaynak orada, Akdeniz'in oluşturduğu o geniş mekânda. Bağrında inançların hemen yer ettiği, istila edilen, fethedilen Akdeniz. Cleveland'da ya da Stockholm'da, Krakov'da ya da Kiev'de insanların aklına Venedik, İstanbul, İskenderiye, Roma, Atina geldiğinde, içlerinde kaçma, mutlu bir denizin güneşli kumsallarına doğru yola çıkma isteği uyanır kuşkusuz; ama bu aynı zamanda, ister bilinçli, ister bilinçsiz, bir an bile olsa, o ana kaynağa, çocukluklarından beri kulaklarında yer etmiş bulunan o doğurgan topraklara, üzerinde yarı-tanrıların, bizimkiler kadar soluk ve kaba olmayan yaşamlarını sürdürdükleri o yerlere dönme, ayak basma isteği olarak da düşünülemez mi? Yetkin insanı düşlediğimiz, insan olmanın gururunu, mutluluğunu duyduğumuz anlarda, gözlerimizi hep Akdeniz'e çevirmez miyiz?" – Georges Duby

İÇİNDEKİLER
Tek Bir Tanrı, Roger Arnaldez
Roma Mucizesi, Jean Gaudemet
Aile, Piergiorgio Solinas
Göçler, Maurice Aymard
Venedik, Fernand Braudel
Miras, Georges Duby
Mekânlar, Maurice Aymard
OKUMA PARÇASI

Roger Arnaldez, "Tek Bir Tanrı"dan, s. 7-19

Tek Tanrı'ya Doğru

Akdeniz, kendisini çevreleyen ovalar ve dağlar, kentler ve çöller kadar, tanrıları da barındırıyordu. Akdeniz sularında, bir kıyıdan diğerine sitelerinin tanrılarını taşıyan yürekli denizciler, yeni topraklar peşinde koşuyor, oralarda koloniler kurup tapınaklar dikiyorlardı. Çoğu kıyıya yakın yapılmış bu tapınakların kalıntıları bize bugün hâlâ o eski zaman efsanelerini, insanlarla tanrılarının, bu ayrıcalıklı denizin çevresinde Batı uygarlığının temellerinden birini birlikte attıkları zamanları hatırlatır.

Dinlerin kökeni ne olursa olsun, sularla rüzgârların ve gökten yağan, yerden püsküren ateşlerin insanların yazgılarıyla emeklerini kendi öfkeli kapışmalarının sonunda sürükleyip götürdükleri, zıt güçlerle dolu düşman bir doğa karşısında savaşım vermek zorunda kalmış olan insanların inandıkları çoktanrıcılığın, onların günlük yaşamlarında edindikleri deneyimlere uygun düştüğü görülmektedir. Ardı arkası kesilmeyen savaşlar da, bu uyuşmazlığın insanlar üzerindeki yansımasıydı. Öyleyse, öteki tanrıları alt edecek bir tanrının yardımını güvenceye almak, onu içinde yaşanan sitenin koruyucusu ilan etmek, bu arada ona rakip olan tanrılara tapınmayı da göz ardı etmemek gerekiyordu. Grekler, Homeros'un İlyada'sından başlayarak Tragedyacılar'a kadar, bize bu anlayışı yansıtan yapıtlar bırakmışlardır; edebi bir tür haline gelmiş olan bu düşünce, Vergilius'un onlara öykünerek yazdığı Aeneis'e esin kaynağı olmuştur.

Ama, efsanevi biçimiyle bile olsa insan düşüncesi, birbirleriyle savaşım halinde olan tanrıların oluşturduğu çoktanrıcılıkla pek bağdaşamamıştı. Tanrıların belirli bir uyum içinde olmaları, bir pantheon oluşturmaları gerekiyordu; öyle ki, uygarlaşmış bir site, onun adaletine itaat etsin ve düzenine saygı duysun. Böylece, bir Baştanrı'nın, sonradan öteki tanrıların atası ve babası olarak kabul edilecek, kendisinden çekinilen bir başın (pater), göksel bir tanrının, Hint-Avrupalılar'ın Dyauspitar, biz Avrupalılar'ın Jüpiter dediğimiz tanrının ortaya çıktığı görülür. Efsanelerin hâkim olduğu ortamda, tektanrıcılığa doğru atılmış çekingen bir adımdır bu.

Filozoflar da kendi hesaplarına, bu karmaşayı basite indirgemeye çalıştılar. Varlıkların evrensel bir oluş içinde bulundukları düşüncesine çok duyarlı olan ve "Polemos (çatışma) her şeyin babası ve başıdır," diyen Herakleitos, "Logos" adını verdiği kavramla bir uyum ilkesine ulaşmaya çalışmıştı var gücüyle. Bu filozof, karşıtların birlik oluşturduğunu ileri sürer: "İyi ve Kötü bir bütün oluşturur". Tekil olarak kullandığı Tanrı sözcüğü, bu karşıtlıkların birleştiği ortamdır: "Tanrı, gündüz ve gece, kış ve yaz, bolluk ve yokluktur. Ama, tıpkı içine kokulandırıcı maddeler karıştırıldığında farklılaşan ve katılan maddelerin adlarına göre farklı adlar verilen ateş gibi, o da farklı biçimler alır." Demek ki çokluk, hiçbir zaman katıksız farklılık demek değildir ve farklılıklar, hatta karşıtlıklar içinde bile birleşme özelliği vardır. "Kendi kendisiyle savaşım halinde olan şeyin, örneğin içinde zıt yöndeki hareketleri barındıran yayın ve lirin, nasıl uyum içinde olabileceğini anlamıyorlar." Burada söz konusu olan, etkinin ve tepkinin bir arada bulunmasıdır: "En güzel uyum, birbirleriyle savaşım halinde olan şeylerden çıkar: her şey, karşıtlık sonucu ortaya çıkar."

Böylece, insan düşüncesine düzen, adalet, iyilik gibi kavramlar yerleşir yerleşmez, tektanrıcılığın izlerinin de belirmeye başladığı görülür. Bu düşünce yavaş yavaş belirginleşir. Platon, kafasının içindeki Tanrı kavramı henüz efsanevi düşlerle iç içe olmasına karşın, bu gelişmede önemli rol oynadı. Işık saçan yıldızlarıyla ve düzenli hareketleriyle gökyüzündeki dünya, onun gözünde tanrıların dünyasıydı kuşkusuz; ve bütünüyle ele alındığında, gökyüzünün adı tanrıydı; ama öte yandan, "her zaman varolmuş olan bir tanrı" da vardı ve bu tanrı, "günün birinde ortaya çıkacak olan" tanrıyı önceden tasarlamıştı. Mitolojideki tanrılara gelince, Platon onları yok saymaz ama belirli bir alaycılıkla ele aldığı da gözden kaçmaz: "Ama öteki tanrıların sözünü etmek, onların yaratılışları hakkında bilgimiz olduğunu ileri sürmek, bizim olanaklarımızı aşar. Bu konuda, bizden önce gelmiş olanların onlar hakkında söylediklerine inanmamız gerekir; söylediklerine bakılırsa, onlar, tanrılardan gelen insanlar olarak, sanırım kendi atalarını açık seçik tanıyorlardı. İleri sürdükleri savlar pek akla yakın kanıtlar getirmese de ve öncelikle bu kanıtlar gerekse de, tanrılardan gelen bu insanların sözlerine kulak asmamaya olanak yok. Öyleyse onların, tanrıların yaratılışıyla ilgili olarak verdikleri bilgileri kabullenelim ve diyelim ki, Yeryüzü'yle Gökyüzü'nden Okeanos ve Thetis doğdu; bunlar da Phorkys, Kronos, Rheia ve ötekileri dünyaya getirdi; Kronos ile Rheia'dansa Zeus, Hera ve onların kardeşleri olarak tanıdığımız, kardeşleri diye adlandırılanlar ve geriye kalanlar doğdular." Ama Platon, yıldızların tanrısal kökenli olduğunu ileri süren öğretiyi ciddiye alır: Babil'den geldiği sanılan bu yıldızsal çoktanrıcılık, insanların kafasını uzun süre meşgul edecek ve tektanrıcı görüşün zafer kazanmasından sonra, İbni Sina gibi filozofların, gökyüzündeki kürelerin intelektlerinden söz etmeleri ve bunları melekler olarak düşünmeleri, eski tanrıların, yeni bir inanışın gerekleriyle basitçe bağdaştırılmasından başka bir şey olmayacaktır.

Önemli olan, bir tanrının ötekilerden ayrılarak, onlar ve onların hüküm sürdüğü dünya üzerinde düzeni ve adaleti hâkim kılmasıdır. Tam anlamıyla çoktanrıcılık yavaş yavaş ortadan kalkacak, eski tanrıların her biri, tek Tanrı'nın yalnızca bir yönünü, ya da onda var olduğu düşünülen "gücün" bir bölümünü simgesel olarak temsil edecektir. Bu yeni anlayış, Yeni-Platonculuk'ta, Porphyrios ve İamblikhos'tan Proklos'a kadar Helen bilinircilerinde, Kaldeli Kâhinler'de, Hermesçilik'te kendini gösterir. Zaten bu düşünce sistemlerinin çoğu, Mısırlılar'ın dinsel düşüncelerine, özellikle de İsis ve Osiris efsanelerine dayanır, çünkü aynı gelişmenin Nil vadisinde de meydana gelmiş olması gerekir ve birçok Mısırbilimci, oradaki heykellerde ve resimlerde sergilenen çoktanrıcılığın, tek Tanrı'ya özgü güçlerin temsil edilmesinden başka bir şey olmadığını düşünmektedir.

Stoacılar da kendi paylarına, Tanrı'nın ussallığı ve bilgeliği üzerinde durdular ve böylelikle İskenderiyeli Philon, hem Platoncu, hem de Stoacı tanrıbilime dayanarak, Grekler'e özgü katıksız kavramların, yani köken olarak "paganizm"e özgü kavramların yardımıyla Kitabı Mukaddes'e yorum getirebildi. Bu açıdan bakıldığında, pagan düşünürlerin, Hıristiyanlık öğretisiyle bağdaşan gerçekliklere doğru nasıl yavaş yavaş yöneldiklerini, Euaggelike proparaskeue (İncil'e Hazırlık) adlı yapıtında ele alan Caesarea'lı Eusebios'un girişimi daha iyi anlaşılır.

Kuşkusuz Grek düşüncesinin tek Tanrı kavramına doğru yol alışı, sitelerin dinsel inanışlarındaki farklılıklardan ötürü uzun süre gecikti. Politik bakımdan bu ölçüde parçalanmış olan sitelerin hiçbiri, ötekilere kendi koruyucu tanrısını benimsetemedi; ayrıca yine hiçbiri, komşu sitelerde özellikle kutsanan tanrıları, sahte olduklarını ileri sürerek yadsımadı. Büyük İskender İmparatorluğu ile birlikte, belirli bir kozmopolitizm doğdu; bunun ise, Grek dünyasında tektanrıcı düşüncenin yerleşmesindeki etkisi kesin oldu. Dünyanın, Kosmos'un, büyük bir siteden farkı yoktur. Bir tektir, Kendi Yasası'nın birliğine uygun olarak düzenlenmiştir. Öyleyse onu yöneten de tektir, bütünüyle bilgece kurulmuş olan bu düzenin kaynağı odur. Bu ise, tek Tanrı'dır.

Tek Tanrı'nın Ortaya Çıkışı

Yukarıda kalın çizgileriyle verilen bu büyük düşünce hareketinin dışında, kendi türünde tek olan bir deneyim gelişti; İbraniler'in deneyimiydi bu. Onların da kendi tanrıları vardı, ataları İbrahim'in, İshak'ın ve Yakub'un tanrısıydı bu; ama bu tanrı, insanların yalnızca kendisine tapınmasını isteyen kıskanç bir tanrıydı. Yahudi tektanrıcılığı her şeyden önce tekelci bir anlayıştır. Tarihçiye göre, bu tanrının başlangıçta, komşu halkların taptığı öteki tanrılarla akraba olduğuna kuşku yoktur; eleştirmense, Kitabı Mukaddes'te, Samiler'e ilişkin efsanelerde birçok ortak temaya rastlamaktadır. Ama kayda değer olan, gökle yerin yaratıcısı bu Elohim'in, kendini öteki tanrıların efendisi, en yüce tanrı olarak ileri sürmek bir yana, onlardan mutlak olarak farklı olduğunu bildirmesidir hemen; öteki tanrıları yadsır, onları kendi hiçliklerine fırlatıp atar, halkından "putlara" bütünüyle yüz çevirmesini istediği gibi, putlara tapan halklardan uzaklaşmasını da buyurur. Böylece İsrailoğulları tek Tanrı'ya, tek biçimde, tek tapınakta tapmakla görevlendirilmelerinin dışında, dünyanın gözü önünde bu tektanrıcı inanışın ve tapınmanın bekçileri olmayı da yüklenmişlerdir. Birleşme düşüncesi, ayrı tutulmuş, tanrısına adanmış, seçilmiş olan bu halka yapılan vaatleri doğrular. Ama bu, Yahudi tektanrıcılığının bir ilk aşamadan geçtiğini, bunun da daha çok bir henoteizm(1) olduğunu gösterir: Yahudiler, birçok tanrıya değil, tek bir tanrıya tapmışlardır; ama bu, henüz tam olarak tek bir evrensel tanrı değildir. Tekvin'in ilk bölümünde anlatılan tanrının Evren'i yaratmış olduğuna kuşku yok. Ama peygamberlerden söz etmeye başladığında hatırlattığı ilk şey, altı günde varedilen o muazzam yapıt değil, İsrailoğulları'nı iyiliklere boğuşu, Mısır'dan çıkış ve Vadedilmiş Topraklar'a yerleşmedir, çünkü O yalnızca kendi halkına seslenir: "Ve Mısır diyarından çıktığı gün İsrail için olduğu gibi, kavminin artakalan bakiyesi için Aşurdan büyük bir yol alacak" (İşaya, 11, 16)(2). "Ve sen kendi değneğini kaldır, ve elini deniz üzerine uzat ve onu yar; ve İsrailoğulları denizin ortasına kuru yerden gideceklerdir (Bkz. Çıkış, 14, 16) ... çünkü Rab kuvvetli elle seni Mısırdan çıkardı" (Çıkış, 13, 9). "Ve demediler: Mısır diyarından bizi çıkaran, çölde, (...) bizi yürüten RAB nerede?" (Yeremya, 2, 6). "Fakat ben Mısır diyarından senin Allahın olan RAB'im; ve benden başka Allah tanımayacaksın, ve benden başka kurtarıcı yoktur. Ben seni çölde, kuraklıklar diyarında bildim" (Hoşea, 13, 4-5). "Ey kavmim, sana ne ettim? ve seni ne ile yordum? bana karşı cevap ver. Ve ben sizi Mısır diyarından çıkardım, ve Amorînin memleketini mülk edinmek için çölde kırk yıl size yol gösterdim" (Amos, 2, 10). "Çünkü Mısır diyarından seni ben çıkardım, ve köleler evinden seni ben kurtardım; ve senin önünce Musayı, Harunu, ve Miryamı ben gönderdim" (Mika, 6, 3-4).

Tanrı (Yunanca Kyrios, Yahudiler'in telaffuz etmedikleri, onun yerine Adonai ya da Hä-ŞEM, "Ad" sözcüğünü kullandıkları Y H V H dört harflisinin karşılığıdır), İsrail'in tanrısıdır. "Çünkü İsrailin Allahı RAB bana şöyle diyor: ..." (Yeremya, 25, 15; bundan başka Eski Ahit'in tamamında birçok pasajda). Öyle görülüyor ki, İsrail'in seçilmesindeki amaç, puta tapan halklar arasında inancı yaymak değildir: Elohim sanki kendisine, yalnız kendisine tapan bir sadık kullar ocağı yaratmak istemiş ve bu sadık kullardan, çoğu zaman utanılacak tapınma biçimlerini uygulayan, her zaman suçlu olan "uluslar"ın ortasında kendi tapınmalarının saflığını korumalarını buyurmuştu. "Ve siz, ey İsrail evi, Rab Yehova şöyle diyor: Gidin, herkes kendi putlarına kulluk etsin; ancak bundan sonra beni gerçekten dinleyeceksiniz, ve takdimelerinizle, ve putlarınızla bir daha mukaddes ismimi bozmıyacaksınız... Sizi kavmlar arasından çıkardığım (min hâ'ammîm), ve dağılmış olduğunuz (nephôşôtem, Bkz. tephûşa: diaspora) memleketlerden sizi topladığım zaman (qibbaşti, Bkz. modern İbranice'deki "Kibbutz" sözcüğü), hoş koku alır gibi sizden razı olacağım, ve milletlerin gözü önünde sizin içinizde takdis olunacağım (le-ene ha-gôyîm)" (Hezekiel, 20, 39 ve 41).

Böyle bir metnin Yahudi düşüncesi için ne ölçüde önemli olduğu ve bu önemi günümüze kadar neden koruduğu görülüyor. İtalikle verilen İbranice sözcükler bunu doğrulamaktadır. İsrail'in tanrısı halkını, bir âşık sevgilisini kıskanırcasına kıskanan bir tanrıdır. Yüzünü putlara döndüğünde, İsrail'in iffetsizliğinden söz edilişine sık sık rastlanır. Yukarıda, "sizi kavmlar arasından çıkardığım" biçiminde çevrilen sözcük, aynı zamanda, karısından boşanmak anlamına da gelmektedir. İsrail'in öteki halklardan boşanması gerekmektedir: tanrısına gösterdiği sadakat, bir kadının kocasına gösterdiği sadakatle karşılaştırılır.

Fakat seçilmiş halkın yalnızca saf ve temiz kalmakla yetinmemesi, nerede tapınma aracı olan putlar varsa, orada onları ortadan kaldırması gerekmektedir, yani puta tapan uluslarla, kimi zaman onlara saldırarak (Bkz. Hoşea'nın Kitabı), kimi zaman da kendini savunarak savaşmalıdır. Gerçekten bütün bu savaş edimleri, savaş tanrısı tarafından yönetilmektedir: İsrail itaat ettiği zaman, onun düşmanlarını ortadan kaldırmakta; tersine davrandığı zaman, onu yenilgiye uğratarak cezalandırmaktadır. Örneğin Filistîler iki kez zafer kazanacak ve Kutsal Sandığı tapınaklarına götürerek tanrıları Dagon'un heykelinin yanına yerleştireceklerdir. "Ve Aşdodlular ertesi gün erken kalktılar ve işte, Dagon RABBİN sandığı önünde yüz üstü yere düşmüştü. Ve Dagonu alıp yine yerine koydular. Ve ertesi gün sabahlayın erkenden kalktılar, ve işte, Dagon RABBİN sandığı önünde yüz üstü yere düşmüştü; Ve Dagonun başı ile iki elleri kesilmiş olarak eşikte idi; Dagonun kendisine yalnız bedeni kalmıştı. (...) Ve Aşdodlular böyle olduğunu görünce dediler: İsrail Allahının sandığı yanımızda kalmasın; çünkü onun eli bizim üzerimizde ve ilâhımız Dagonun üzerine sertleşti" (I. Samuel, 5, 3-4 ve 7).

Böylece ilkel henoteizm, çok sayıda yabancı tanrıyı kendine bağımlı kılarak ya da onları yüce bir tanrının farklı özelliklerine sahip tanrılar haline getirerek Yahudi halkı arasında çoktanrıcılığı bütünleştirme yoluna gitmedi. Bu tanrıları indirgeyerek kökten yok etmeye yöneldi ve böylece mutlak bir tektanrıcılık haline geldi. Seçilmiş halkın dinsel tarihi şu birkaç satırla özetlenebilir: "Gelecek günlerde Yakub kök salacak; İsrail gonca verip çiçeklenecek; ve yeryüzünü meyva ile dolduracaklar. (Tanrı) kendilerini vuranları nasıl vurdu ise, onları da öyle vurdu mu? (...) Bundan ötürü Yakubun günahı bununla örtülecek, ve suçunun kaldırılmasının bütün semeresi şu ki, mezbahın bütün taşlarını, dövülmüş tebeşir taşları gibi edecek; Aşerler ve güneş putları artık dikilmeyecekler. Çünkü duvarlı şehir (yabancıların şehri) tek başına, çöl gibi bırakılmış ve kimsesiz bir yurt olmuş" (İşaya, 27, 6-7 ve 9-10; Bkz. 25,2). "O gün insanlar kendilerini Yaratana yönelecekler, ve gözleri İsrailin Kuddûsuna bakacak. Ve kendi ellerinin işi olan mezbahlara yönelmiyecekler; ve parmaklarının yaptığına bakmayacaklar, ne Aşerlere, ne de güneş putlarına. Onun kuvvetli şehirleri o gün İsrailoğulları yüzünden ormanda ve dağ başında bırakılmış yerler gibi olacaklar; ve çöl olacaklar" (İşaya, 17, 7-9). Aşer sözcüğü hem bir tanrıçayı, hem de yüksek tepeler üzerindeki kutsal bir yeri ifade etmektedir (Bkz. Çıkış, 34, 13; I. Krallar, 14, 23; Yeremya, 17,2). Güneş putlarınınsa, Baal-Hammon kültüne bağlanan kokulu sunakları ifade ettiği varsayılmaktadır.

Demek ki İsrail'in tanrısı putları alt etmiş, puta tapan halkları, halkının yardımıyla yenmiştir. Tek başına, Kâdiri Mutlak olarak kalmıştır. Ulusların ve onların sahte tanrılarının ezilmesi, bu paha biçilmez Kâdiri Mutlaklığın bir belirtisi gibidir: Evrenin bütününe hâkim olan ilâhî gücün, insan toplumları üzerindeki gücüyle koşutluk kurulmuştur. "Avucunun çukuru içinde suları ölçen, ve karışla gökleri ölçen, ve yerin toprağını ölçeğin içine sığdıran, ve dağları kantarla, ve tepeleri terazi ile tartan kimdir? RABBİN Ruhuna ölçü koyan, ve öğütçüsü olup ona öğreten kimdir? Danıştığı adam, ona anlayış veren, ve ona bilgi öğreten, ve anlayış yolunu ona bildiren kimdir? İşte, milletler kovadan düşen bir damla gibi, ve terazinin ince tozu gibi sayılır (...) Onun önünde bütün milletler bir hiç gibidir; onun için hiçten az ve boş şey sayılır" (İşaya, 40, 12; 15 ve17).

Öyleyse putlar asıllarına dönmüşlerdir: İnsan elinden çıkma, ağaçtan, madenden, taştan yapılma nesneler; yenilgiye uğratılan sıradan tanrılar değil. "Öyle ise, Allahı kime benzetiyorsunuz? ve hangi benzeri onunla bir tutuyorsunuz? Put, onu bir işçi dökmüştür, ve onu kuyumcu altınla kaplar, ve onun için gümüş zincirler döker. Böyle bir takdimeye gücü yetmiyen adam, çürümez bir ağaç seçer; kendisine yerinden oynamaz oyma put hazırlasın diye usta işçi arar" (İşaya, 40, 18-20; Bkz. aynı bölüm, 44, 15-20). "Çünkü kavmların âdetleri boş şeydir; çünkü ağacı ormandan keserler, balta ile üstat ellerinin işidir. Gümüşle ve altınla onu süslerler; çivilerle ve çekiçlerle onu pekiştirirler de yerinden kımıldanmaz. Tornacı işi, hurma ağacı gibidirler, ve söz söylemezler. Onlardan korkmayın; çünkü kötülük edemez, onlarda iyilik etmek de yok" (Yeremya, 10, 3-6). Putlara karşı söylenmiş bu sözler, Kur'an'da neredeyse sözcüğü sözcüğüne yinelenir. Hem de, sonuç olarak ortaya çıkan tektanrıcılığın aynı kesin sözleriyle: "İlk benim, ve son benim, ve benden başka Allah yoktur" (İşaya, 44, 6: anî rîshôn, va-anî aharôn umibal'âday ên Elôhîm – bkz. Kur'an(3), Hadîd, 3: "O, Evveldir; Âhirdir"; Hüvel'evvelü vel'âhirü, ve Müslüman imanının iyi bilinen ilk sözleri: Lâ ilâhe illâ'llâh). Tanrı bundan böyle, varolan herşeyin yaratıcısı ilan edilmiştir; yalnızca İsrail'in Kralı değil (melekh-İsrâêl), bütün ulusların Kralıdır (melekh ha-gôyîm): "Senin gibisi yoktur, ya RAB; sen büyüksün, ve ceberrutta ismin büyüktür. Ey milletlerin Kralı, senden kim korkmaz? Fakat RAB hak Allahtır, hak olan Allah ve ebedî Kral odur (hû Elôhîm hayyîm û-melekh'ô-lâm). Yeri kuvvetile yarattı, dünyayı hikmetile pekiştirdi, ve gökleri anlayışı ile yaydı" (Yeremya, 10, 6-7; 10 ve 12). Kur'an'da da aynı şeyler aynı sözlerle ifade edilecektir.

Seçilmiş halk bir görev çağrısı almıştır şu halde: "İşte, bilmediğin bir milleti (goy) çağıracaksın (tiqrâ); seni bilmiyen bir millet Allahın RABDEN, ve İsrail'in Kuddûsundan ötürü sana koşacak; çünkü o sana izzet verdi" (İşaya, 55, 5). Kur'an'ın ilk ayeti ikra (oku) ile başlar; bu sözcük, Sami dilindeki tiqrâ ile aynı köktendir.

Yahudiler'deki tektanrıcı düşünce birçok olayı aşarak işte böyle doğmuş ve gelişmiştir. Yunanlılar'daysa her şey başka türlü olup bitmişti; onlarda bu gelişme, birden ortaya çıkan tarihsel bir olay olmaktan çok, bir akıl serüvenidir; oysa İsrailoğulları, kendilerini çevreleyen ve varlıklarını, ulusal bağımsızlıklarını olduğu kadar, tanrılarına olan bağlılıklarını da tehdit eden yabancı halklarla yaptıkları gerçek savaşım sonunda, kendilerine ait, geriye kalan insanlara karşı, ama bir ve tek, yeryüzünün, göklerin yaratıcısı, bütün insanların, bütün ulusların yaratıcısı olan Tanrı düşüncesini böyle kavramışlardı. Immanuel(4), Tanrı yalnız bizimle (İspanyolların nosotros'u, buradaki biz, başka birçok dilde de olduğu gibi, dışlayıcıdır –biz, sizler değil!), yavaş yavaş, Tanrı bizim hepimizle, bütün insanlarla birlikte, haline gelir (buradaki biz ise kapsayıcıdır: hem biz, hem de siz). Bazı İsrail düşünürleri, özellikle Ferisi okulu düşünürleri, evrensel bir akımın etkisinde kalarak, örneğin "Süleyman'ın Mezmurları"nda olduğu gibi, insanlığın tümü için Tek Olan'a tapınmaya katılmayı, O'nun lütuflarından yararlanmayı önerdiler ve bunu çoğu kez Mesih düşüncesi kapsamının içinde kalarak yaptılarsa da, bu Uluslar Kralı'nın temelde kendi halkıyla, Kendi Yasası'na uygun olarak bağlaştığı ve öyle kaldığı da gözden uzak tutulmamalı. Yahudiliğin yayılmasında zorluklar doğuran da işte bu tutum oldu.

Her ne olursa olsun, karşımıza bir değil, iki tektanrıcılık çıkıyor, yani belki de iki tanrıyla karşı karşıyayız: biri, Pascal'in düşüncesini izleyecek olursak, insanın aklına görünen ve bu kibirli yetinin zayıflıklarını da içermesinden dolayı gerçek olmayan, filozofların Tanrısı; ötekiyse, tarih sahnesinde ortaya çıkan, gönderdiği peygamberler aracılığıyla konuşan ve yaşamın kaynağı olma niteliğiyle, sevinçlerinde olsun, kederlerinde olsun bütün bir halkın yaşamına etkinlikle karışan ve aklın kavradığı basit bir kavramla eşdeğer tutulmasına olanak bulunmayan, İbrahim'in, İshak'ın, Yakub'un Tanrısı.

Diaspora ve Yunan Dünyası

İlkçağ'ın son yüzyıllarıyla Hıristiyanlığın ilk yüzyıllarında Yahudiler Akdeniz çevresinde, özellikle İskenderiye ve Roma'da yayılarak diasporayı oluşturmuşlardı. Denize yakın olan Yahudi merkezlerinin bulunduğu öteki önemli kentler şunlardır: İtalya'da Ostia, Cenova, Bologna, Ravenna, Napoli, Pompei, Taranto; Galya'da Marsilya, Arles, Narbonne; Yunanistan'da Atina, Pire, Patras; Önasya'da İzmir, Efes, Bergama, Yunan takımadalarının birçoğu; Pisidia'da Antiokheia (Antakya); Kappadokia'da Tarsus; Güney kıyılarında Kyrene, Kartaca. Bu çeşitli topluluklar, her zaman birbirleriyle bağlantılı olmasalar da, Kudüs'le ve Tapınak'la bağlarını koruyorlardı, zira Tapınak, ayakta kaldığı sürece tektanrı kültünün gerçek merkezi oldu; yıkılıp tahrip edilmesinden sonra da bu durumunu ülküsel planda korudu. Nasıl ki Yunan düşüncesinde evrenin birliğinin Tanrı'nın birliğinin ifadesi olduğu söylenirse, Yahudiler için de Tapınak birliği tektanrıcılığın simgesi oldu, denebilir. Cicero, Önasya'daki Yunanlılar ve Yahudiler'ce zimmetine para geçirmekle suçlanan ve buranın yöneticisi olan Flaccus için yazdığı savunmada, "her yıl, İtalya'dan ve bütün öteki eyaletlerimizden Yahudiler adına Kudüs'e düzenli olarak altın gönderiliyordu," diyerek yukarıda söylenenlere kanıt getirir. Bu, Tapınak için her yıl ödenmesi gereken vergiydi; böyle bir verginin ödenmesiyse benzeri olmayan bir bağlılığı simgeliyordu.

Romalılar, Yahudiler'e iyi davrandıkları gibi, onlara çeşitli acılar da çektirdiler. Yahudiler, dinlerini yaymak için çaba gösterdiler ve o dönemde Yahudiliği kabul edenler olduğuna kuşku yok. Ama yine o dönemde İmparatorluğun resmî dini olan ve bütün Doğu dinlerine açık olan paganlıkla uzlaşmayı reddetmeleri yüzünden birçok insanın kendilerinden uzaklaşmasına yol açtıkları gibi, çok sayıda düşman da kazandılar. Yaşlı Plinius, Yahudiler hakkında, "Tanrıları kınayıp onlara hakaret etmekle sivrilmiş bir halktır," (gens contumelia numinum insignis, Doğa Tarihi, 13, 4, 46) derken, aslında onların katı ve mutlak tektanrıcılığından başka bir şeyden söz etmiyordu.

Roma'da bile o dönemden kalan ve Yahudiler'in İmparatorluğun başkentinde yaşadıklarına tanıklık eden altı yeraltı mezarlığı vardır.

Fakat Mısır Yahudileri'ni, özellikle de İskenderiye Yahudileri'ni, Philon'un ortaya koyduğu eşsiz yapıt dolayısıyla, diğerlerinden ayrı tutmak gerekir. Bu kentteki Yahudi topluluğu Yunan kültürünü benimsemişti. Kitabı Mukaddes ise Yunanca'ya çevrilmişti; söz konusu çeviriyi "Yetmişler" yapmıştı. Öte yandan, Yunanistan'dan gelme düşüncelerle Kitabı Mukaddes'in içerdiği düşünceler daha önce karşı karşıya gelmişti: Bu konuda, Bilgelik gibi, Kilise'nin ikinci derecede kabul ettiği dinsel kitaplar kanıt gösterilebilir. İskenderiyeli Philon, Platonculuk'la, Stoacılık'la beslenmiş, ama aynı zamanda gizemli Doğu dinlerine de merakla yaklaşan Yunan düşüncesini, bir düşünce mozaiği oluşturan derin düşünceyle ve Yasa'nın simgesel anlamıyla bağdaştırmak istiyordu. Kitabı Mukaddes'in metninin izlediği, herkese seslenen uygulamaları reddetmeksizin kutsal metinlerin alegorik bir yorumuyla Musa'nın insanlara, kendileri hakkında, dünya ve Tanrı hakkında yeni bir görüş getirdiğini, bu sonuncu görüşünse olası en katıksız bilgelik olduğunu ve felsefe geleneğini bütünüyle yetkinliğe ulaştırdığını kanıtlıyordu. Büyük filozofların tektanrıcılığı ile Tanrı ilhamını birleştirdiği ileri sürülebilir. Philon'un zenginliklerle dolup taşan düşüncesi, daha sonra İskenderiyeli Klemens'in yapıtları aracılığıyla, özellikle Yunanlılar'daki Hıristiyan patriklik düşüncesini besleyecekti.

Notlar


(1) En yüksek tanrının yanında başka tanrıların da varlığını kabul eden din anlayışı. (ç.n.) Yukarı
(2) Kitabı Mukaddes alıntıları Kitabı Mukaddes Şirketi'nin 1988 baskısından aktarılmıştır. Ayet numaralamasında Türkçe baskı temel alınmıştır. (ç.n.) Yukarı
(3) Kur'an'dan yapılan alıntılar Ali Bulaç'ın hazırladığı Kur'an-ı Kerim'in Türkçe Anlamı'ndan aktarılmıştır (Pınar Yayınları, 1983). (ç.n.) Yukarı
(4) Matta'ya göre, İsa Mesih'e verilen ad. İbranice'de, "Tanrı bizimle" anlamında. (ç.n.) Yukarı

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.